<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482</id><updated>2012-01-29T07:18:49.186-08:00</updated><title type='text'>Nezan N. Çelebi</title><subtitle type='html'>"Ne olurdu yani, bir sene de insanlık moda olsa.. " [e.ayhan]</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>47</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-4416831366926630964</id><published>2012-01-29T06:49:00.001-08:00</published><updated>2012-01-29T06:49:24.927-08:00</updated><title type='text'>Gören Göz Lal Olamaz</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-DZOexTvuy6A/TyVcV7L-dYI/AAAAAAAAADo/Vf4lstjVdzQ/s1600/fft16_mf1879247.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="132" src="http://1.bp.blogspot.com/-DZOexTvuy6A/TyVcV7L-dYI/AAAAAAAAADo/Vf4lstjVdzQ/s200/fft16_mf1879247.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Yıllar öncesine dönüldü. Dönmek iyi midir, kötü müdür bilmeden… Bilinebilirdi aslında. Dönen bazen acının katmerlisini yaşatır bazen bir zamanların vazgeçilmez güzelliğini. Dil yuvarlanır önce. Söz dolanır dile. Bazen ne dediğini bilir; bazen de ortaya saçılmış sözcükler topluluğu kalır sadece. Dil yuvarlanınca kendisini ifade edemez; yanlışı, doğruyu tarif edemez. Lal olur yani. Tutulan dil, duyguyu hapseder. Hapsolan duygu kendine bir yol arar. Bazen bulur bazen bulamaz. Kendine yol bulan dil, serpilir. Şarkı olur, ağıt olur çağlar. Gerçek olur, görünür kılar olanı biteni. Daldan dala konan kuş misali heyecanlıdır. Dil kendini bilirse masal olur, ninni olur. Çocukların gıdası olur. Herkesin kapısı olur. Dile kelepçe vurulursa sansür olur, gerçeği görmez. Söz, "yalan" olur.  Gözün gördüğü gerçek olur, gözün gördüğünü gönül de görür. Gönül kör değilse dışa vurur duygusunu. İşte Uludere’de gören göz, dile gelir. Gören göz bazen de vurur. Bile bile öldürür insanı. Ancak ne olursa olsun, nasıl olursa olsun gören göz unutmaz tanıklık ettiklerine. Gören göz, vicdansızsa kör olur, vicdanlıysa yaşamın aynası olur. Gören göz bazen pişman olur; bazen düşman. Gören göz canları alınmış insanların bizim vergilerimizle bombalandığını görür. Gören göz, yoksullukla birleşen kimlik inkârının; savaşın, gözyaşı ve çaresizliğin son korkunç fotoğrafını inkâr edemez. Gören göz, Uludere’de öldürülenlerin hayat hikâyesini merak eder. Gören göz, katliam geleneğini tanır. Onları bir senaryonun parçası olmaktan çıkarıverir. Gören göz, gerçeği “sözde” değil “sözle” anlatır. Gören göz, Uludere'de 35 köylünün öldürülmesini deşifre etmekten vazgeçip kaymakamı dövenleri deşifre etme derdine düşen medya ve hükümetin, olayı görmeme konusundaki ısrarını deşifre edebilmeli. Unutmamalı gören göz. Bütün katliamlar gören gözler tanıklık ettiğinde deşifre olmuştur. Kürtlerin haklarını cezaevlerini yol göstermek gibi kendince “akılcı bir stratejiyle” örtbas eden gözdür Uludere’deki 35 canın katili. Bu göz, ileriki dönemlerde (özellikle ilkbahar) askeri yol ve yöntemleri kullanarak (tabii ki adaleti de tutuklamalara aracı kılarak) Kürtlerin sesini kısabileceğini hesap eden göze izin vermemeli.Gören göz, kış aylarına rağmen operasyonlar yapan AKP’nin, olayı "savaş modeli"yle çözmek istediğini görmeli. Gören göz, muhtemelen her sorunu hal-i yoluna koyduğunu varsayan AKP iktidarının sinirlerini alt üst eden tek kayda değer muhalefet olarak Kürtlerin bir yol temizliğine malzeme edilmek istendiğini görmeli.Gören göz, şiddetin doruklarında gezinmekle meşgul AKP hükümetinin her muhalifi menziline aldığını görmeli. Gören göz, her düşüneni içeri alma planının ters tepeceğini göstermeli muktedirlere.Gören göz, anayasa yapma sürecinde belli ki Kürtleri devre dışı bırakma peşinde olan Erdoğan’ın hastaneden çıkıp halka hitap ederken arkasına aldığı kırmızı renk Türkiye haritasıyla MHP'den rol çaldığını ve bu kırmızının ne anlama geldiği tez zamanda anlamıştır sanırım…Gören göz, vicdanlı bir sese dönüşüp Erdoğan'ın milliyetçi tavrının, Kürtleri haklarından vazgeçirmeye yetmeyeceğini anlatabilmeli.Gören göz, “gerçek denen şey”in insanların kafasından çıkarılıp atılamayacağını anlatmalı artık.Gören göz,  "kardeşlik nasıl olacak?" sorusuna bir cevap bulmalı artık...Gören gözün ağzı dili lal olmamalı artık...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-4416831366926630964?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/4416831366926630964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2012/01/goren-goz-lal-olamaz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4416831366926630964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4416831366926630964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2012/01/goren-goz-lal-olamaz.html' title='Gören Göz Lal Olamaz'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-DZOexTvuy6A/TyVcV7L-dYI/AAAAAAAAADo/Vf4lstjVdzQ/s72-c/fft16_mf1879247.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-887751007859531159</id><published>2011-10-27T11:53:00.000-07:00</published><updated>2011-10-27T11:54:52.082-07:00</updated><title type='text'>Deprem: “Ey Devlet, İyilik Yapma, Vazifeni Yap!”</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-BN_9yyNsh4U/Tqmo9GdYz_I/AAAAAAAAADE/7DF_BL9iRY4/s1600/deprem.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 124px; height: 90px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-BN_9yyNsh4U/Tqmo9GdYz_I/AAAAAAAAADE/7DF_BL9iRY4/s200/deprem.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668247373681840114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Van ve Erciş’te meydana gelen deprem kuşkusuz ki birçoğumuzu derinden etkiledi, üzdü. Bu tür zamanlarda dayanışma ve paylaşma kültürünün önemini kimse yadırgayamaz. Bu tür felaketlere bireysel olarak hazır olmanın yanı sıra devletin zamanında gerekli tüm hazırlıkları planlaması ve pratiğe geçirmesi çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deprem sonrasında yaşananlar bize, Türkiye’nin vatandaşına bakış açısını, onu sahipleniş biçimini bir kez daha gösterdi. Merkezi otorite etrafında tüm yetkileri toplayan devlet, çadırı, ambulansı, doktoru, gıda malzemesini, kurtarma ekiplerini Tekirdağ’dan, Bursa’dan vb. şehirlerden toparlama telaşına girdi. Yerinden yönetimin ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğu böylece bir kez daha gün yüzüne çıktı. Devletin ağırlıklı olarak merkez batı illerinden yaptığı aktarmalar/transferler, Doğu’nun nasıl da gerçekten ötekileştirildiğini gösterdi. Hoş, olası bir İstanbul, İzmit depreminde çuvallanacağı çok açık ama yine de Doğu’nun güvenlik eksenli organizasyon dışında sağlık, ilkyardım, barınma vb. temel haklardan nasıl da nasiplenemediğini canlı canlı izledik.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yardım koordinasyonunun hiçbir aşamasında söz hakkı verilmeyen Van Belediye Başkanı Bekir Kaya’nın çaresizliğini anlamak hiçte güç değildi doğrusu. İlin seçilenlerinin halkın yaşadığı trajediye seyirci konumda bırakılması "merkezin başarı hanesi"ne yazılmalı aslında! Bu da yetmiyormuş gibi alttan alta sorumluluk, onların omuzlarına yüklenmeye çalışıldı. Bu tür sorunlarda ilk önce devreye girmesi gereken belediyenin çaresiz olmasının temel sebebi, merkezi otoriteye yapılan vurgunun tonudur. Yerinden yönetim ilkesini savundukları için Kürtlerin binlercesi cezaevlerine konurken, merkezi yönetimin en sıkı koruduğu kurumların başında oradaki cezaevi geliyordu. Neyse ki bazı mahkumlar bir şekilde kaçmayı başarabilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan ırkçı söylemlerin araya sıkıştırıldığı böyle bir dönemde devlet, Kürtleri ne kadar ötekileştirdiğini ve onlardan ne kadar uzaklaştığını belki de görmüş oldu. Bu telaş, bu yardım reytingleri ondan olsa gerek. Duyarlı insanların uzattığı eli, devletin şefkatli eline dönüştürme gayretini de gördük. Oysaki “küçük insanların yardımlarını” “büyük, kudretli devletin” yardımı gibi göstermek kadar saçma bir durum olamaz. Acziyetini toplumun dayanışma duygusunun ardına saklamaktır bu. Çünkü insanlar dayanıştıkça devlet, görevini yapmış olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet, ötekini kendinden görmenin yolunu ise dayanışma ve yardımlaşma stratejisini “milli dayanışma ve yardımlaşma”nın vakti olarak lanse etti. İnsanlar, mağdur insanlara yardım gönderdikçe devlet, mağdurları “millileştirmekle” meşgul. Vatandaşların tüm maddi kaynaklarını, vergilerini merkezde toplayan devlet, mağdurlara yapılacak yardımları organize etmek için sivil toplum örgütlerinden medet umar duruma geldi. Oysa ki devletin mağduriyetleri gidermek için bir bütçesi, hazinesi var. Hazine’den pay alamayan depremzedelerin payına düşenle devlet, dağlarda Kürt gençlerini avlama derdinde. Deprem mağdurlarıyla ilgilenmek dururken devletin aklı askeri operasyonlardaydı. Böyle olmasa BBC’nin 1400 PKK’li öldürüldü haberi 270 civarı olarak düzeltilmezdi. “Bir yandan kurtar bir yandan öldür.” Aman ne güzel! Mağdurların en doğal hakkı olan maddi kaynaklar, askeri harcamalara ayrılırken mağdurların akıbeti medyanın ve duyarlı insanların insafına bırakıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyarlı insanların bağışlarını, yardımlarını “devletin kaynaklarından ayrılıyormuş gibi” göstermenin ne demek olduğunu da gördük. İnsanlar yardım ettikçe devlet yardım ediyormuş, devletin şefkatli kolları oralara yetişiyormuş havasını yaratmaya çalışmak anlamsız. Çünkü devlet, üzerine düşen vazifeleri zamanında yapmadığı gibi yardımlaşma organizasyonu yapan Kürt örgütlerini de  “PKK’ye yardım etmeyin” şeklinde engelliyordu. Binlerce, on binlerce askerini, polisini istediği zaman istediği yere toplayıp bütün “güvenlik organizasyonlarını” layıkıyla başaran bu zihniyet, nedense yardım kamyonlarını korumaktan acizdi. Müdahale ve organizasyonda çuvallayan hükümet, başarısızlığını birtakım yağma görüntüleriyle “biz yapıyoruz ama insanlar yağmalıyor, işimiz engelleniyor” şeklinde örtbas etme derdine düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekinin yoksulluğu, çaresizliği, dışlanmışlığı şimdi daha da katmerli. Birçok insanın ne canı ne de malı kaldı. Canı ve malı korumakla görevli merkezi otorite, insanlarda oluşan dayanışma ve kardeşlik duygusunu kendi açıklarını kapatmak için kullanmaktan vazgeçmelidir. Bu dayanışma duygusu çok değerlidir. İnsanların bir arada yaşama isteğini ortaya çıkaran güçlü bir göstergedir. Fakat kendi değerleri ve kültürel farklılıklarıyla. Dayanışma, yardımlaşma duygusunu alıp Türkiye’nin milli bütünlüğüne bağlamaktan vazgeçilmelidir. Barışa giden yol için dayanışma ve duyarlılık çok değerli. Çünkü bütünlük için insanların eşit haklara sahip olması gerekiyor. Bunun barışa hizmet edebileceğini ifade eden Başbakan, samimi ise askeri operasyonlardan ve Kürtleri tutuklama siyasetinden vazgeçmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, duygu sömürüsüne hiç gerek yok. O insanlar (mağdurlar) acınacak insanlar değiller, onlara maddi yardımda bulunan bireyler bunu zaten gönülden yapıyor fakat asli görevini yapması gereken hükümet, iyilik yapma havasına girmemelidir. Bizler de oluşturacağımız baskıyla öncelikle “her şeye hâkim, kudretli devletin” asli görevlerini layıkıyla yerine getirip getirmediğini denetlemeliyiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-887751007859531159?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/887751007859531159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/deprem-ey-devlet-iyilik-yapma-vazifeni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/887751007859531159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/887751007859531159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/deprem-ey-devlet-iyilik-yapma-vazifeni.html' title='Deprem: “Ey Devlet, İyilik Yapma, Vazifeni Yap!”'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-BN_9yyNsh4U/Tqmo9GdYz_I/AAAAAAAAADE/7DF_BL9iRY4/s72-c/deprem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-6446972198025616492</id><published>2011-10-16T13:23:00.001-07:00</published><updated>2012-01-29T07:05:47.304-08:00</updated><title type='text'>Eğitim-sen Ne İşe Yarar?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-386RsSsutk8/TyVgQQvkuoI/AAAAAAAAAD0/ccp3tW-aA5U/s1600/egitim-sen.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="199" src="http://1.bp.blogspot.com/-386RsSsutk8/TyVgQQvkuoI/AAAAAAAAAD0/ccp3tW-aA5U/s200/egitim-sen.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Mimesis-dergi.org sitesinde “Kürt Sorunu Tiyatro ve Drama Eğitimcilerini Hangi Açılardan İlgilendiriyor?” başlığıyla yayınlanan yazıda Bülent Sezgin, benim de katıldığım düşünceleri ifade ediyor. Bülent, bana attığı mailde benim de görüşlerimi paylaşmamı öneriyor. Kürt sorunu bağlamında tiyatro ve drama eğitimcileriyle ilgili çok ciddi gözlemlerim olmasa da genel anlamda eğitimle ilgili birkaç hususu dillendirmek ve tartışmaya bir nebze de olsa katılmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu belirtmeliyim. Okullarda genel anlamda sınıfiçi veya okuliçi tartışmalarda karşı tarafı yani “ötekini” insan yerine koyma ya da empati kurma gibi bir derdi olmuyor insanların. Özellikle savaş sözkonusu olduğunda ağlayan Kürt annesi anne değil, üzülen baba baba değildir. Karşıdaki “terörist” olunca onun “ölüm”ü hakkettiği düşünülür. Ölüm “öteki”ne reva görüldüğü içindir ki o taraftaki ölüm ve yaşattığı yas havası/üzüntü pek önemsenmez. Bu, ezberlenmiş bir yaşam ve düşünce biçimidir. Okul yıllarında sistemli bir şekilde köreltilen ve belli bir kalıptan geçirilen düşünceden eser kalmamasından kaynaklıdır. Çünkü devlet kurulalı beri eğitimde farklı düşünmek, denemek, yanılmak, sorgulamak gibi kavramlarla eğitmen/öğrenci arasında ciddi bir mesafe oluşmuştur. Sınav sisteminlerinin klasik verilerden hareketle en fazla üç ya da dört seçenek arasında tercih yapmak zorunda bıraktığı eğitim sistemine öğretmenler de alıştı artık. Birinci sınıflarda bile sınavlar artık klasik şekilde değil de test yöntemiyle yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan belirli gün ve haftalar adı altında organize edilen tüm bayramlar, törenler ezberci bir tonda hazırlandığı için içerikleri cumhuriyet kuruldu kurulalı çok değişmemiştir. Malum ismi üzerinde; bunlar “belirlenmiştir.”  Bu yönüyle tekçi eğitim sisteminin altını doldurmaya dönüktür her şey.. Bu ırkçı söylem, 2000’li yıllardan bu yana hiçte değişmiş değil. Ötekileştirme için verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri “Çingene” çocuklarının hem öğretmenler hem de idareciler tarafından okullara alınmak istenmemesi verilebilir. Nitekim Çingene öğrencinin kaydını yaptığınızda birçok öğretmen bu çocukları sınıflarına almak istemediklerini rahatlıkla dile getirebilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel anlamda müfredatta bazı değişiklikler olmakla birlikte eğitimcilerin önemli bir bölümü, ezberci kalıpları tekrarlayıp durmaktalar. Kaldıki müfredattaki değişiklerin çoğu “Türk-İslam” konseptine doğru kaymaktadır. Eskiden savaşları kazananlara “kahraman Türk” gözü ile bakılırken şu anda “imanının gücüyle kazanan kahraman/müslüman  Türk” vurgusu öne çıkmaktadır. Örneğin son yıllarda genelde İslami düşünceleri ön planda olan şair ve yazarların yapıtları (Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek vb.) okuma yarışmalarında okutulurken solcu, demokrat şair ve yazarlara neredeyse hiç yer verilmiyor olması çok düşündürücü. Diğer dilllerde yazanlardan ise hiç bahsedilmez zaten. Çocukların farklı kültürleri/yazarları/şairleri bilmeleri, tanımaları aslında o kadar da zor değil. Ancak yabancılaşma ve reddetme geleneği o kadar yaygın ki çocuk, aynı sırada oturan ama farklı bir dili konuşan Kürt arkadaşını olduğu gibi kabul etmekte zorlanıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak istenirse çocukların birçok husustaki ezberleri rahatlıkla bozulabilir. Mesela, dil ya da kültür ile ilgili konuşurken insan haklarıyla ilgili temel hususlara dikkat çekmek bile ezberleri bozabiliyor. Ancak eğitimcilerin birçoğu, ırkçı söylemleri öylesine ezberlemiş durumdalar ki Türkiye’de demokratik bir eğitim modelinin esamesi bile okunamıyor. Nitekim eğitimcilerin büyük bölümü okumuyor, araştırmıyor, derslere hazırlık yapmıyor, haber izlemiyorlar. Bazı derslerde öğrenciler o kadar sıkılmaktadırlar ki zilin çalmasına on saniye kala hepsi kapının önüne toplanıp 10’dan 1’e kadar saymaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’li yıllardan beri hemen her alandaki kanun ve yönetmeliklerde belli bazı değişiklikler yaşanırken eğitim ile ilgili temel/düzenleyici kanunlarda/yönetmeliklerde hiçbir değişiklik olmamasına özel bir vurgu yapmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda dile getirdiğimiz konsepti eleştiren, farklı bir eğitim modelini savunan ve bunun altyapı çalışmalarını yapması gereken Eğitim-sen gibi kurumlar ise öğretmenleri çoğunlukla seçimden seçime hatırlamaktalar. Eğitim-sen’in üye sayısında yaşanan ciddi düşüşler de gösteriyor ki ortada eğitime, eğitmene ve öğrenciye dair ciddi bir dert ve de çalışma yoktur. Müfredatta, eğitimle ilgili kanun ve yönetmeliklerde Eğitim-sen’in alternatif çalışmalar yapmaması bunun en somut  göstergesidir. Milli Eğitim’de çalışan öğretmen sayısının yaklaşık 6/1’nin (100 bin öğretmen) üyesi olduğu bir sendika, demokratik eğitim modelleriyle ilgili ciddi bir katkıda bulunsaydı sanırım okullarda icra edilen tiyatro oyunlarında, şiir dinletilerinde, törenlerde, bayramlarda ve en önemlisi de derslerde bir nebze de olsa demokratik bir model havası yaratılabilirdi. Bu noktada “Eğitim-sen ne işe yarar?” gibi bir soruyu sormak hiçte yadsınmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan yukarıda bahsedilen çerçevenin dışına çıkılamamasında, eğitimcilerin demokratik okul ve eğitim modelinden uzaklaşmasında “korku” da önemli bir etken. Korku, eğitimciyi hiçbir şey talep edemez, öneremez, sorgulayamaz, düşüncesini gizler bir pozisyona itiyor. Öğretmenin durumu bu iken öğrencinin düşüncesini özgürce ifade etmesi de pek beklenmiyor zaten. Bu bir kısırdöngü. Ilköğretim Kurumları Yönetmeliğinin öğrencilere dönük yaptırım gerektiren davranışlar bölümünde şu ifadeler yer almaktadır: “Okulda bulunduğu hâlde törenlere özürsüz olarak katılmamak ve törenlerde uygun olmayan davranışlarda bulunmak.” “Anayasanın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayalı millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti niteliklerine aykırı davranışlarda bulunmak veya başkalarını da bu tür davranışlara zorlamak.” “Okul içinde ve dışında; siyasi parti ve sendikaların propagandasını yapmak ve bunlarla ilgili eylemlere katılmak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaöğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliğinde “öğrenci korkusu”nu pekiştiren yaptırımlar şunlardır: “Türk Bayrağı'na, sancağına, ülkeyi, milleti ve devleti temsil eden sembollere saygısızlık etmek,” “Millî ve manevi değerleri söz, yazı, resim veya başka bir şekilde aşağılamak; bu değerlere küfür ve hakaret etmek, Eğitim-öğretim ortamında siyasi partilerin, bu partilere bağlı yan kuruluşların, derneklerin, sendikaların ve benzeri kuruluşların siyasi ve ideolojik görüşleri doğrultusunda eylem düzenlemek, başkalarını bu gibi eylemleri düzenlemeye kışkırtmak, düzenlenmiş eylemlere etkin biçimde katılmak, bu kuruluşlara üye olmak, üye kaydetmek; para toplamak ve bağışta bulunmaya zorlamak,” “Okul müdürlüğünden izin almadan okul hakkında bilgi vermek amacıyla basın toplantısı yapmak, bildiri yayınlamak, dağıtmak; konferans, temsil, tören, açık oturum, forum ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve bu tür faaliyetlerde etkin rol almak,” “Bir kimseyi ya da grubu suç sayılan bir eylemi düzenlemeye, böyle eylemlere katılmaya, yalan bildirimde bulunmaya, yalan delil göstermeye ya da suçu yüklenmeye zorlamak,” Türk Bayrağı'na, sancağına, ülkeyi, milleti ve devleti temsil eden sembollere hakaret etmek,” “Türkiye Cumhuriyeti'nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine ve Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına ve Anayasanın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayalı millî, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliklerine aykırı miting, forum, direniş, yürüyüş, boykot ve işgal gibi ferdi veya toplu eylemler düzenlemek; düzenlenmesini kışkırtmak ve düzenlenmiş bu gibi eylemlere etkin olarak katılmak veya katılmaya zorlamak,” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de 657 Sayılı Devlet Memurları ve İlk ve Orta Tedrisat Muallimlerinin Terfi ve Tecziyeleri Hakkında Kanun maddelerinde sıralanan ve cezai işlem gerektiren maddelere bakalım. Sözkonusu maddelerin “öğretmen korkusu”nu pekiştirdiği aşikâr. “Yasaklanmış her türlü yayını görev mahallinde bulundurmak.” “Yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına bilgi veya demeç vermek” “Herhangi bir siyasi parti yararına veya zararına fiilen faaliyette bulunmak.” “İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükün ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunmak,” “Yasaklanmış her türlü yayını veya siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları kurumların herhangi bir yerine asmak veya teşhir etmek,” “Siyasi partiye girmek,” “5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna aykırı fiilleri işlemek.” “Talebeyi Vekaletin ve mektebin amirleri ve muallim ve memurları aleyhine itaatsizliğe teşvik eden,” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim-sen’in önünde duran temel çalışma ve mücadele alanlarından birkaçını dile getirmeye çalıştık. Her ne kadar üye sayısındaki kan kaybı gittikçe artsa da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda çalışan öğretmenlerin 6/1’nin Eğitim-sen’e üye olması, her şeye rağmen ciddi bir rakamdır. Ve de istendiği takdirde bir şeylerin değişebileceğine dair bir potansiyeli de gösteriyor. Yukarıda bahsettiğimiz ve daha önceki yazımızda dile getirdiğimiz "korku" "kanun" "yönetmelik" duvarını aşmak için Eğitim-sen'e çok şey düşüyor. Tabii bunun için öncellikle Ömer F. Kurhan'ın birçok yazısında özellikle altını çizdiği "yüksek siyaset" duvarını aşmak gerekiyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-6446972198025616492?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/6446972198025616492/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/egitim-sen-ne-ise-yarar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6446972198025616492'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6446972198025616492'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/egitim-sen-ne-ise-yarar.html' title='Eğitim-sen Ne İşe Yarar?'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-386RsSsutk8/TyVgQQvkuoI/AAAAAAAAAD0/ccp3tW-aA5U/s72-c/egitim-sen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-6057220461881428007</id><published>2011-10-16T13:22:00.000-07:00</published><updated>2012-01-29T07:06:51.193-08:00</updated><title type='text'>Eğitimde “ Türk ve Milli” Sevdası</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4zFckwKLG3k/TyVghdNU4EI/AAAAAAAAAEA/Lk5vF2Eq5YE/s1600/meb.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="115" width="116" src="http://1.bp.blogspot.com/-4zFckwKLG3k/TyVghdNU4EI/AAAAAAAAAEA/Lk5vF2Eq5YE/s200/meb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Türkiye, eğitim organizasyonu ve hedefleri anlamında demokratik yaklaşımları uygulamayan dolayısıyla “ötekilerin” en temel insani hakkı olan eğitim hakkını gasp eden bir ülke. Gerek 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, gerek 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, gerek ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim ile ilgili diğer yönetmelik ve kanunlarda toplumun çok kültürlü yapısını dikkate alan yasal düzenlemelerden çok uzaktayız.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türk vatandaşı kız ve erkek çocuklar ilköğrenimlerini resmi veya özel Türk ilköğretim okullarında yapmakla mükelleftir.” derken “Türklük” vurgusundan vazgeçmiyor. Yine 222 sayılı kanundaki “İlköğretim, kadın erkek bütün Türklerin milli gayelere uygun olarak bedeni, zihni ve ahlaki gelişmelerine ve yetişmelerine hizmet eden temel eğitim ve öğretimdir.” ifadesi ülkede yaşayan herkesi “Türk” olmaya mecbur kılan asimilasyoncu stratejinin vazgeçilmez olduğunu göstermektedir.  Aynı kanunun 3. maddesi ise bütün çocukları doğuştan mezara kadar Türklük ilkesi etrafında eğitmeyi tasarlamaktadır. “Mecburi ilköğretim çağı, 6 - 14 yaş grubundaki çocukları kapsar. Bu çağ çocuğun 5 yaşını bitirdiği yılın eylül ayı sonunda başlar, 14 yaşını bitirip 15 yaşına girdiği yılın, öğretim yılı sonunda biter.” İşte bu mecburi ilköğretim çağında, Kürt çocukları, Laz çocukları, Çerkes çocukları içine doğup büyüdükleri dil ve kültür ortamından koparılıp “ağaç yaşken asimile edilmeli” mantığından hareketle “milli” bir eğitime tabii tutulmaktalar. Bir çocuğu, tüm evrensel beyannamelerde ifadesini bulan anadili ve kültür haklarından koparıp yetiştirmeyi amaçlamaktadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 1. maddesi “Bu Kanun, Türk milli eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve ilkeler, eğitim sisteminin genel yapısı, öğretmenlik mesleği, okul bina ve tesisleri, eğitim araç ve gereçleri ve Devletin eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde kapsar.” Türklüğe vurgu yapar ve ötekileri tamamen görmezden gelir. Yani ülkede yaşayan herkesi “Türk” olarak kabul eder ve ona göre eğitmeyi amaçlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;” şeklinde faşizan ve zora dayalı bir eğitim anlayışıyla eğitmeyi amaçlar. Yine ilgili maddenin son bendi şu şekildedir. “Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.”  Sahte demokrasi kalıpları içerisine hapsedilen ve faşizmi çağrıştıran bu amaçlar bize Türk Devleti’nin “ötekileri” nasıl da yok saydığını ve herkesi kendisine benzetme amacından hiç de vazgeçmek istemediğini açıkça gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri başlığını taşıyan bölüm ise “Milli eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir.” şeklindedir. Eğitim hizmeti verilirken mesela Kürt, Laz, Çerkez vb. halkların istekleri ve kabiliyetleri hiçe sayılır ve onların ihtiyaçları tamamıyla görmezden gelinir. Eğitim hakkı “her Türk vatandaşının hakkıdır” cümlesiyle vatandaş olmak için önce Türk olmak gerektiği açıkça ifade edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği üst başlığında ifade edilen şu cümlelere bakalım: “Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Milli ahlak ve milli kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir. Milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde, özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir; çağdaş eğitim ve bilim dili halinde zenginleşmesine çalışılır ve bu maksatla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile işbirliği yapılarak Milli Eğitim Bakanlığınca gereken tedbirler alınır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine anadilinin beşiği sayılan okul öncesi ile ilgili olarak amaçlar arasında“Çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.” şeklinde ifade edilen kanun maddesi öteki halkların çocuklarının kendi dillerini bir kenara bırakıp Türkçeyi güzel ve doğru konuşmalarını amaçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlköğretim ile ilgili şu kanun maddeleri yine “ötekilerin çocuklarına” bu alanda da yer olmadığını; ancak Türk olmayı kabul etmeleri koşulluyla kendilerine bir yer bulabileceklerini ima eder. “1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlak anlayışına uygun olarak yetiştirmek; 2. Her Türk çocuğunu ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaöğretim ve yüksek öğretimde de her cümlenin başında, ortasında ya da sonunda “milli ve Türk” kelimeleri geçmektedir. Çünkü eğitim “milli”dir ve “milli” olması için de “Türk” olması gerekmektedir. Nitekim yükseköğretimin temel amaçları arasında da şu madde bulunmaktadır. “Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici ve kamuoyunu aydınlatıcı bilim verilerini sözle, yazı ile halka yaymak ve yaygın eğitim hizmetlerinde bulunmaktır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece örgün eğitimde değil yaygın eğitimde de “milli” sevdasından vazgeçilmez. Şöyle ki; “Milli kültür değerlerimizi koruyucu, geliştirici, tanıtıcı, benimsetici nitelikte eğitim yapmak” maddesine göre mesela bir marangozun ya da kuaförün temel hedefleri arasında öncelikle “milli değerleri korumak” gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Türk Milli eğitiminin neredeyse her kademesinde açılacak okullar,  “Türkiye'de ilköğretim okulu, lise veya dengi okullar, Milli Eğitim Bakanlığının izni olmaksızın açılamaz.” Maddesiyle sıkı bir kontrol altında tutulmaktadır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Milli eğitiminin bu yasakçı karakteri 4-8 sınıflar için seçmeli Arapça dersine izin verirken, birçok okulda anasınıfından itibaren İngilizce dersinin okutulmasına izin verirken neden Kürtçeye, Lazcaya ya da Çerkezceye izin vermez acaba? Aslında bunu anlamak zor değil ancak vicdanı olan insani bir aklın mantığına bir türlü sığmıyor bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk eğitim sisteminin yukarıda birkaç örneğini verdiğim katı çerçevesinde ufak da olsa bir kırılmayı ifade eden Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Kürt Dili alanının açılması her şeye rağmen önemlidir. Yetersiz ve tadımlık olsa da gelecek açısından tünelin ucundaki bir ışığı ifade edebilir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilktir. Tünelin ucundaki ışığa ulaşmak Kürtlerin anadili ve eğitim alanındaki taleplerini daha örgütlü, planlı olarak savunmalarına ve dillerine ısrarla sahip çıkmalarına da bağlıdır. Sonuçta bugün itibariyle devletin eğitimdeki katı milli politikasından vazgeçtiğine dair veri sayısı ne yazık ki çok azdır. Unutmamak gerekir ki bugün Türkiye’nin her yanındaki ilköğretim okullarında eğitim; “Türküm ile başlayıp ne mutlu Türküm diyene” şeklinde bitmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-6057220461881428007?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/6057220461881428007/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/egitimde-turk-ve-milli-sevdas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6057220461881428007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6057220461881428007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/10/egitimde-turk-ve-milli-sevdas.html' title='Eğitimde “ Türk ve Milli” Sevdası'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4zFckwKLG3k/TyVghdNU4EI/AAAAAAAAAEA/Lk5vF2Eq5YE/s72-c/meb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8069060729061370205</id><published>2011-08-28T06:27:00.000-07:00</published><updated>2011-08-28T06:29:39.193-07:00</updated><title type='text'>Barış İsteği ve Ayak Oyunları</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-h3BRtdKDJU8/TlpCulzO76I/AAAAAAAAAC8/5LYXAD0D1Mk/s1600/g.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 199px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-h3BRtdKDJU8/TlpCulzO76I/AAAAAAAAAC8/5LYXAD0D1Mk/s200/g.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5645898451050753954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin her defasında nihai diz çöktürme ve bitirme nidalarıyla yola çıkarak sağa sola kükrediği dönemleri çokça yaşadık. Hepsinin sonunda çok acı çekildi, çok insanın bağrı yandı. Çok insan sevdiklerini toprağa gömdü. Çok insan yüreklerinde derin özlemlerle kendi iç dünyalarında sellerle boğuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İşte yeni bir acı döneminin içine düştük. Acı döneminin güdümlü bombaları yürekleri dağlıyor. Dağdan kopup gelen her haberin acı yanı annelerin, babaların, kardeşlerin, çocukların dünyasında derin yaralar açıyor. İster asker ister gerilla olsun ölümle temas eden her kalp yerinden fırlıyor. Bir an duruyor. Sanki hiç çarpmayacakmış gibi kemiriyor insanoğlunun kalbini ve ruhunu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; En alasından ağıtlar ciğerlerimizi dağlarken gözlerdeki umutlu bekleyiş yerini hüzne bırakıyor. Gerçek insanlar şunu söylüyor: “Bırakın gencecik canlar yaşasın. Bizimle kırlarda bayırlarda koşsunlar… Sevgilileri olsun, nişanları, düğünleri olsun… Umutları ve hüzünleri olsun, iyi günleri ve kötü günleri olsun...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet kendi vatandaşına yiğitlik yapar mı? Türkiye Cumhuriyeti, yanıbaşındaki Suriye'ye öğütler verirken ve tehditler savururken kendi yaptıklarını bir güzel süsleyip kamuoyuna sunuyor. Türkiye devletinin insan haklarıyla ilgili tüm beyanname ve belgelere ve insanoğlunun tüm içtihatlarına aykırı politikaları nedeniyle otuz yıldır süren savaşın sonuçları, gençlerin kanları üzerinden yiğitlik taslayanları değilse de halkın büyük çoğunluğunu yaralıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hepimiz yaşanan acının merkezindeyiz. Esas olarak mağduriyet, ezilmişlik, haksızlıktan kaynaklanan bu savaş bitmelidir. Hükümetin sadece askeri alanda değil sivil alana dönük savurduğu salvolardan mazlumlar korkmayacaktır. Ancak acıları katmerleşecektir. Çünkü Kürtlerle devletin savaşı, varlık ile yokluğun mücadelesidir. Devletin dayattığı ölüm, yokluk, hiçlik ve esarete karşı özgürlük ve yaşam düşünün peşine düşmek her insanın doğal davranışıdır. Çünkü beraber yola çıkan iki halktan birisi ihanete uğramış, bütün haklı istek ve söylemleri zora dayalı bir biçimde bastırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yalnızlığa ve yoksulluğa terk edilen her insan topluluğunun talepleri görmezden gelinirse mağduriyetin dili anlaşılamaz.  Şiddet ve savaş Kürtlerin kendi tercihlerinden kaynaklanmamaktadır. Kürtleri güçlü kılan sadece haklılıkları ve bu haklılıktan aldıkları cesarettir. Kutsal ve tekçi devletçiler, epey bir zamandır Kürtlere ve mazlumlara ölüm yollarını yeniden açmaktan bahsediyorlardı zaten. Bunun planları yapılıyordu. Özel ordu kuruluyordu mesela. Barışmak isteyen bir yapı neden ordu kursun ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Meğerse yeniden kutsal devletçilerin ayakları, uçakları, tankları, silahları altında ezilmeye mahkûm olacaktık. Oylarını bile saymıyorlar; onları ülkenin lanetlileri, ayak bağı olarak görüyorlardı. Yaklaşık on yıldır iktidarda olmalarında rağmen barış isteği ayak oyunlarıyla çocuk oyuncağına çevrilmeye çalışılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İktidar sahipleri yeniden kokmuş aşları pişirip tekrar tekrar Kürtlerin önüne sürerken bir yandan da yardım kampanyaları ile ruhlar inceltiliyor... Kuşkusuz ki aç olarak ölmek kadar haksız olarak savaşmak da kötüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Aslında başta söylenmesi gerekeni sonda söylemiş olalım. “bu savaşın yeniden başlamasının gerçek nedeni, on yıldır Kürtleri salak yerine koyan devletin çözüm konusundaki oyalamacı ve ikircikli tavrıdır.” PKK’nin bazı yanlış savaş politikaları ise savaş yolunun açılması için bilenenlere davetiye niteliğinde oldu ne yazık ki….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8069060729061370205?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8069060729061370205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/08/bars-istegi-ve-ayak-oyunlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8069060729061370205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8069060729061370205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/08/bars-istegi-ve-ayak-oyunlar.html' title='Barış İsteği ve Ayak Oyunları'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-h3BRtdKDJU8/TlpCulzO76I/AAAAAAAAAC8/5LYXAD0D1Mk/s72-c/g.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1961035647979109360</id><published>2011-01-07T11:20:00.000-08:00</published><updated>2011-01-07T11:22:12.675-08:00</updated><title type='text'>Demokratik Özerklik ve Dil</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TSdn2i7QTgI/AAAAAAAAACs/eL-On6Gda78/s1600/dil.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 111px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TSdn2i7QTgI/AAAAAAAAACs/eL-On6Gda78/s200/dil.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559526451798101506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Victor Hugo’ya göre; “orduların istilası engellenebilir ancak zamanı gelen bir fikrin asla” Demokratik özerklik tartışmalarının son dönemde Türkiye’de gündeme gelmesini zamanı gelmiş bir fikrin tartışılması olarak düşünebiliriz. Fakat dışarıdaki Kürt siyaseti ile içerideki (Öcalan) Kürt siyasetinin dili arasında pratikler anlamında ciddi farklar olduğunu söylemek mümkün. Buna düşünce ile pratik arasındaki fark da denebilir. Normal koşullarda içerinin (Öcalan) dışarıdan (BDP-PKK vb.)  en azından zamanlama, konuya/gündeme hâkimiyet anlamında geri kalması anlayışla karşılanabilir. Ancak dışarıdaki Kürt siyaseti; örgütlenme, tabana yayılma, söylem geliştirme, siyaset üretme ve uygulama, sorunları doğru tartışma gibi hususlarda içeriden (çoğu zaman haklı olarak) fırça yiyip duruyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratik özerkliğin toplumsal hayattaki ve medyadaki  uygulama/işleme alanlarından biri “dil” oldu. BDP’ye bağlı belediyelerde “sembolik” olarak iki dil uygulamasına geçilmesi Türk medyasında “oralara müdahale edilmeli” tonunda işlenirken; Kürt cephesinde ise bu durum günübirlik, gelip geçici bir gündem biçimine işaret ediyor. Kürt dil hareketinin Kürt siyasetine etki etmesi gibi olumlu bir pratiğe işaret eden bu durum, kanımca Kürt siyaset dilinin Kürt dilini pragmatik siyasetine kurban etme riskine de işaret ediyordu. Dil, siyaset dilinin ötesine geçip  hayatın her alanında kullanılabilirse sorun yoktur. Kürt dilini, siyasetlerine malzeme yapanların gündelik, akademik, eğitim hayatındaki dil kullanımına dair nasıl bir planlama içinde oldukları çok önemlidir. Aksi takdirde Kürt siyasetinin diğer “koordinatör ve yüksek” siyasetlerden pek bir farkı kalmayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumu ortak paydada birleştiren ve o topluma kimliğini veren dilidir, kültürüdür. Bu yönüyle dil, o toplumun aynasıdır. Türkiye’de bizler o aynaya baktığımızda hem devletin ayıbını hem de kendi ayıbımızı görmeliyiz. Devletin ayıbı, bir dili yok saymak veya kendi tekelinde olması koşuluyla varsaymaktır. Kürtlerin ayıbı ise yaklaşık 15-20 milyon civarında bir nüfusa rağmen o dili öğretebilecek yeterlilikte olan ancak 100 civarında eğitimli insanın olmasıdır. Bu rakam, biraz daha yüksek olsa bile Kürt hareketinin dil politikaları konusundaki yetersizliğine götürmez mi bizi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri, zamanı ne olursa olsun her insan, insan oluşunu dilinde gerçekleştirir. Fakat Kürt hareketinin kendini gündelik siyasetin ritmine kaptıran durumu; kültürü, dili, sanatı ya unuttu, ya siyasetin hizmetinde gördü ya da kurulacak yeni devlette ele alınacak bir olgu olarak gördü. Oysaki hayat ve zaman geçtikçe asimilasyonun boyutu da hızlanıyordu. Bunu içerideki Kürt siyaseti çoktan fark etmişti fakat dışarıdaki Kürt siyaseti anlamakta bile zorlanıyordu. O yüzden 2000’li yıllarda Eğitim-sen’de “kültür-sanat paradigması, üçüncü alan, alternatif kurumlaşma” vb. tartışmaları yaptığımızda Kürt üyelerin birçoğu, “bu deliler de kim” şeklinde yüzümüze bakıyorlardı. Böylece içeriden(İmralı) dışarıya çıkan binlerce sayfalık savunma ve görüşme notu çoğu zaman birer “iyi düşünce/parlak fikir” olmanın çok da ötesine geçemiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her toplum, dilinin sunduğu olanaklardan yararlanarak, dilini kullanarak ve geliştirerek tarih boyunca varlığını sergileyen bir kültür ortaya koyar. Hepimiz belli bir toplum içine doğar, genellikle de doğduğumuz toplumun dilini öğrenerek yetişiriz. Ancak Türkiye’de bu durum, yedi yaşından sonra değişir. İçine doğduğumuz toplumun dilini değil, zora dayalı üst kimliğin dilini kullanırız. "Bazen de anadan doğma olarak buz gibi bir havuzun içine atılırız. Orada hem yüzmeyi, hem havuz problemlerini çözmeyi hem de kekelemeden ve su yutmadan konuşmayı öğreniriz.!" Neyse uzatmayalım. Uzun lafın kısası hiçbir Kürdün Türkçeyi konuştuğu için rahatsız olduğunu zannetmiyorum. Sorun “kendi dilini unut bizimkini konuş”anlayışından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtlerin dillerini kullanması fikri önlemez bir taleptir. Fakat Kürtlerin kendi dillerini kendi siyasetlerine kurban etmeden “sembolik” kullanımın ötesine geçip uzun erimli ve ciddi bir planlama çerçevesinde kullanması da o kadar önemlidir. Bunun en önemli ayağı ise anayasal garanti altına alınıncaya kadar dil eğitiminde alternatif okullaşma olanaklarının ve akademik altyapının sonuna kadar zorlanmasıdır. Kanımca Kürt kültürünü, dilini, sanatını geliştirmek; bunların hayatta kalmasını sağlamak ve de nitelikli ürünler vermek için “alternatif okullaşma” olgusu elzemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir politikanın ağızdan çıkması kolaydır fakat  pratiğe geçmesi zordur. Sözü söylemek güzeldir fakat fazilet onu hayata geçirmektedir. O yüzden dilin   kemiği yok; kuralı var derler. Kuralı, onu yaşatmak için sembolik yaklaşmak değil ciddi planlama yapmaktır. Nitekim dil, sadece malzeme/araç olarak kullanılacak bir şey değildir. İnsanın özü, ruhudur ve de tüm güzelliğidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1961035647979109360?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1961035647979109360/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/01/demokratik-ozerklik-ve-dil.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1961035647979109360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1961035647979109360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2011/01/demokratik-ozerklik-ve-dil.html' title='Demokratik Özerklik ve Dil'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TSdn2i7QTgI/AAAAAAAAACs/eL-On6Gda78/s72-c/dil.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-7245362602631100361</id><published>2010-12-14T12:09:00.001-08:00</published><updated>2012-01-29T07:07:57.947-08:00</updated><title type='text'>KESK: "Bir Yozlaşma Hikâyesi"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-36IvyLNftWo/TyVgyDuwEiI/AAAAAAAAAEM/b7B5wfkpgQQ/s1600/kesk.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="118" width="132" src="http://4.bp.blogspot.com/-36IvyLNftWo/TyVgyDuwEiI/AAAAAAAAAEM/b7B5wfkpgQQ/s200/kesk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Bir süredir KESK’te neler yaşandığını; sebep ve sonuçlarıyla birlikte takip etmek amacıyla düzenli olarak gazetelerdeki ve internet medyasındaki haberleri okuyorum. Zaman zaman da Eğitim-sen üyesi öğretmenlerle sohbet ediyorum. Süreçle ilgili çeşitli haberlere ve açıklamalara göz atmak faydalı ama yine de yetersiz görünüyor. Nitekim “bilgiyi üyelerinden saklayan KESK iktidarı” daha büyük “iktidardan” şeffaflık talep ederken iş kendi siciline gelince ya sus pus oluveriyor ya da haklılığını vurgulamak isteyen her yönetici cephesi kendi cümlesini olabildiğince “yüksek sesle ve sert” bir şekilde dille getiriyor. Bana kalırsa KESK yönetimi, bu tavrını büyük oranda yozlaşmaya evrilen pratiklerinden almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan birkaç sene önce Eğitim-sen şubelerinde çalıştığımızda (yaklaşık iki yıl) şu anda KESK’e yansıyan zihniyet yapısının ta o dönemlerde şekillenmeye başladığını anımsıyorum. Bu yazıda ifade edeceğim hususlar  ciddi rahatsızlıklar yaratabilir fakat bunların bizzat tanığı olduğum için KESK'te yeni bir yapılanmaya gidilecekse ve sözü edilen "taciz" konusu soruşturulacaksa bu yazıyı yazmak zorunda hissetmekteyim kendimi. Amacım tüm Eğitim-sen veya KESK camiasını karalamak değildir. Bu camiada çok değerli, iş, emek, insan hakları savunucularının olduğunu biliyorum. Fakat amacım bazı veriler üzerinden tanık olduğum acı gerçekleri dile getirmektir sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütlenme perspektifini “üyelerine mesaj” atmakla, eylem pratiğini “devrimciye her gün eylem” ve “otobüs organizasyonlarıyla”, dayanışma ve paylaşma pratiğini “piknik ve gece” düzenlemekle, sendikal çalışma pratiğini “kol, komisyon ve müsamere” mantığıyla, muhalefet pratiğini “her düzenlemeyi mahkemelere götürmekle”, toplu görüşme pratiğini “her görüşmeyi boykot etmekle”, eğitim pratiğini “ezberlenmiş cümlelerle”, kadın mücadelesi pratiğini büyük oranda “ataerkil denetim ve belirleyicilikle”, bilimsel araştırma pratiğini “gazete okumakla ve haber izlemekle”, politika yapma pratiğini “pragmatist uzlaşılarla” oluşturan sendikal bir yapılanmada böyle şeylerin yaşanmış olması doğrusu pek şaşırtıcı değil.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK’te yaşananlar, “özgürlükçü yaşam biçiminin!” yozlaşmaya varan yolculuğuna götürüyor bizi. Nitekim sendika yapılanmasında bu tarz yozlaşmış ilişki biçimlerinin zaman zaman yaşandığını yıllar önce gözlemlemiştik. Dünya Kadınlar Günü’nde eşini evde bırakıp eyleme giden erkek üye mi dersiniz, eşi evde çocuklara bakarken kendisi sendikada başka bir kadın üyeyle flört eden yönetici mi dersiniz, ortamda samimiyet kokan fakat tacize varan “arkadaşlı” sahte dokunuşlar mı dersiniz; bunların hepsini gözlemleme imkânımız maalesef oldu. Dahası bu kişilerden bir tanesi sonradan insan haklarıyla ilgili önemli bir kurumda, önemli bir göreve gelmişti. Hiç unutmam bir defasında aynı zamanda yönetimde de olan üyelerden birine “hocam eşiniz neden kadın komisyonu toplantısına (bu arada kadın komisyonu toplantısı da erkeklerin arasında köşede bir masada yapılırdı) gelmedi?” diye sormuştuk (bilinçli bir iğneleme için) Sözkonusu üye; memleketten annesinin ve babasının geldiğini eşinin de onları ağırlamakla meşgul olduğunu ifade etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan özellikle çocuk sahibi erkek üyelerin bazıları, çocukların her türlü bakım işini ve ev işlerini eşlerinin sırtlarına yük edip kendileri de “devrim yapmakla” meşgullerdi. Hiç unutmam işyeri temsilcisi (bir süreliğine örgütlenme sekreterliği de yaptı) yöneticinin en önemli yaşam pratikleri arasında sürekli yeni aşklara yelken açmak! da vardı. Sözkonusu kişiye göre “Nazım Hikmet gibi özgür yaşamak” lazımdı her şeyi. Aile, evlilik denen  olgular birer saçmalıktan başka bir şey değildi. “Solcu, devrimci” kişi, kimseye bağlı yaşamamalıydı ona göre. Nazım gibi bir devrimci bile Piraye’yi aldattıysa rahat takılmak lazımdı vs…Burada eleştirilmesi gereken şey, sendikanın bu tür hayat tarzlarını rahatlıkla bünyesinde ikame edebilmesi, bu çelişkili hayat biçimini tolere etmesi, midelerin bulanmamasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK,  bünyesindeki yozlaşmayı ve çürümeyi bir tür “örgütlenme” olarak manipüle edemez artık. Fakat bunun için üyelerinin “taraftar” kimliklerinden ve günübirlik kısır hesaplardan vazgeçmeleri gerekiyor. KESK üyelerinin birçoğunun sendika merkezlerine hiç uğramamasının altında yatan gerçekler anlaşılmadan tüm bu yozlaşmışlığı anlamak zordur. Çok açık ki kendi yaşam kalitelerinden, güçlerinden, statülerinden, gelirlerinden olmak istemeyen fakat “muhalifliği” bir şekilde politik duruşlarının bir parçası gibi yansıtanların keyifli durumu, hiçte hesapta olmayan bir sebepten dolayı gün yüzüne çıkmış oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK başkanı Sami Evren’in kendini feda eder cansiperane tutumundan tutun da kadın sekreterliğinin duruma seyirci kalmasındaki trajik duruşa, başkanın ve MYK üyelerinin manipülatif yaklaşımlarından tutun da, olay duyulduktan sonraki açıklamaların saçmalığına kadar birçok konunun her biri aslında ayrı ayrı değerlendirilmeye değerdir ve de her biri “muhalif” bir sendikanın ne olması veya olmaması gerektiği hakkında bize çok fazla veri sunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’li yıllardan bugüne kadar Eğitim-sen ve KESK’te yaşanan ciddi üye kaybını AKP iktidarının baskısına bağlayan yönetim kademelerinin bu savunma biçiminin ne kadar yanlış olduğu anlaşılmalıdır. KESK’te birkaç yıldan beri süregelen özeleştiri pratiğinin-ki önce günah çıkart sonra tekrar aday ol pratiği diyorum ben buna- yozlaşmaya hizmet etmekten başka bir işe yaramadığını hepimiz görüyoruz. Bu özeleştiri yöntemine bizzat tanık olduğumuz için bu kadar rahat cümleler kuruyorum açıkçası. Eylemlere taksiyle gitmek, davetlere/toplantılara uçakla gitmek, derslere girmeden, örgütlenme yapıyorum diye maaş almak her devrimciye! cazip gelmeyebilir fakat bazılarına da geliyor işte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken şunu ifade etmek istiyorum; KESK’te ve Eğitim-sen’de en büyük mücadele seçim zamanlarında olur. Seçim zamanlarında farklı fraksiyonlarda bulunanların iş yeri ve okul ziyaretleri tavan yapar. Seçimler bitince ziyaretler de sona erer. Bir üye istifa ettiğinde örgütlenmeden birileri gelir veya telefon edip sebebini sorar. Çünkü işin ucunda maddiyat vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanında sendikada eleştirilerimizi dile getirdik fakat özellikle yönetim nezdinde tasfiye ve manipüle edilmeye çalışıldığımızı dün gibi hatırlıyorum. Eğitimcilerle ilgili o yıllarda bir ağabeyimiz şunu söylemişti; “öğretmenler, öğrete öğrete öğrenmeyi unutuyorlar. Onlara bir şey öğretmek doğrusu çok zor. Okumuyorlar, ama çok okuyormuş gibi yapıyorlar, bilmiyorlar ama bilmiş gibi davranıyorlar, ezberci eğitime karşılar ama kurdukları cümlelerin önemli bir bölümü ezber”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yetmezliklerini resmi ideolojinin “bitmek tükenmek bilmeyen saldırıları” ile manipüle etmenin bir anlamı olmadığını artık biliyoruz. Yaşananları “derin güçlerin komplosu” olarak adlandıranlardan tutun, “biz araştırdık ortada böyle bir şey yok” diyenlere,  istifalarını “duydukları sorumluluk ve bilinçle” açıklamaya çalışanlardan tutun, olayın duyulmasından sonra genel sekreterle hiçbir ilişkileri olmadığını açıklayan BDP’ye, KESK içerisindeki disiplin kurullarının devreye girmesini ve “şeffaf bir soruşturma?” sürecinin yaşanmasını talep edenlerden tutun, yaşananları anayasa referandumu, TİS tartışmaları, örgütlenme çalışmaları, genel seçim süreci ve yaklaşan KESK Genel Kurulu sürecine bağlayanlara, olayın duyulmasını kurumu korumak cümlesi ile manipüle etmeye çalışanlardan tutun, istifa edenlerin bu davranışlarını “öteki taraf”ın kendisini aklamaya dönük kullanmasına, aklanmaya çalışanların diğer tarafı “komplo” yapmakla suçlamasından tutun, disiplin mekanizmalarını göreve davet edenlere, her fraksiyonun kendi paçasını kurtarma gayretinden tutun, olayı “evet, hayır ve boykot” hikâyesine götürenlere, tüm bu süreçte taraf olmaktan korkanlardan tutun, istifaları ve olağanüstü kongreye gitme kararını doğru bulanlara ve bulmayanlara kadar KESK’in neredeyse tüm bileşenlerinin ne kadar saçmaladığına tanık olduk.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KESK’teki durum, eğer sağlıklı bir değerlendirmeye ve gerçek bir özeleştiriye tabii tutulabilirse yeni bir başlangıç yapılabilir. Görmek isteyenler için bu yozlaşmanın onlarca sebebinin olduğu apaçık ortadadır. Fakat KESK’te doğru bir yapılanma için öncelikle sorumluluk sahibi üyelerinin tutumları çok önemlidir. Yoksa yeni bir KESK MYK’sı seçip yola devam etmek, sorunların üzerine sünger çekmeye yarar. Unutmak, silmek, zamana yaymak, hiçbir şey olmamış gibi davranmakla da KESK gittikçe yozlaşmaya ve küçülmeye devam edecektir. Yeni mağduriyetler ortaya çıkacaktır. Bu yüzden yukarıda biraz dağınık da olsa bahsettiğim anlayışın tamamen tasfiye edilmesi gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markar Esayan’ın ifadesiyle “… kol kırılır, yen içinde kalırsa, ataerkil tahkimli bir suç ortaklığı...ve ikiyüzlü muhafazakârlık” devam edecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-7245362602631100361?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/7245362602631100361/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/12/kesk-bir-yozlasma-hikayesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7245362602631100361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7245362602631100361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/12/kesk-bir-yozlasma-hikayesi.html' title='KESK: &quot;Bir Yozlaşma Hikâyesi&quot;'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-36IvyLNftWo/TyVgyDuwEiI/AAAAAAAAAEM/b7B5wfkpgQQ/s72-c/kesk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8936696762525578816</id><published>2010-11-25T11:12:00.000-08:00</published><updated>2010-11-25T11:14:18.965-08:00</updated><title type='text'>Pınar Selek ve "Türk Hukukunun Kapsama Alanı"</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TO61doux_kI/AAAAAAAAACg/eLxwzXerR10/s1600/pinar.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 140px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TO61doux_kI/AAAAAAAAACg/eLxwzXerR10/s200/pinar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543567712094125634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanın bir şeyi yapmaması onun suçsuz olduğu anlamına gelmiyor! Tersinden işleyen her türlü mantıkî tutarsızlığı “adalet” diye yutturmak, kendine has hukuk sisteminin teraziden sapkın haline işaret eder aslında. Mesela “suç” kelimesi; cürüm, günah, hata, hıyanet, ihanet, kabahat, kusur, suçluluk, taksirat, töhmet, vebal, yazık ve ziyan gibi eş anlamları da içerir. Adalet ise âlicenaplık, doğruluk, dürüstlük, eşitlik,  hakkaniyet,  hoşgörü,  insaniyet,  iyilik, merhamet, meşruluk, tarafsızlık, vicdan, yansızlık gibi anlamları ifade ediyor. Oysaki hukuk sistemimiz “suç”u ihanet ve hıyanet; adaleti ise töhmetle çokça özdeşleştirir. Bunun canlı örneklerinden biri, Türk hukukunun "ihanet gözlüğü ile görüp töhmet" altında bıraktığı Pınar Selek'tir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimeler önemlidir. Dildeki ve zihindeki kelimeler, birer işarettir. Saussure'e göre dil işareti (gösterge), işaretleyen (gösterenden) ve işaretlenenden (gösterilenden)   oluşur.  İşaretleyen, dil işaretinin yani bir kelimenin zihnimizde canlandırdığı ses imajıdır, kelimenin sesidir; işaretlenen, dil işaretinin, kelimenin ifade ettiği kavramdır, anlamdır.  Ayrıca işaretin işaretleyen ve işaretlenen kısımları, bir yaprağın iki yüzü gibi tek bir gerçeklik oluşturur ve birbiriyle bağlantılıdır. Bu tanımlamaya göre dilde anlam, işaretin işaretleyen yüzünde ortaya çıkar, (Pınar'ın soyut olarak suçlu gibi görülmesi diyelim biz) yani dil işaretinin soyut cephesinde kendisini gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk hukukunun Pınar Selek’e yüklemeye çalıştığı suçtan P. Selek yıllardır kurtulamıyor. Çünkü Türk devlet geleneğinde olduğu gibi Türk yargı geleneğinde de her şey çok zor değişir. Lakin hayat onlara göre "durağandır, geçmişte kalmıştır ve de değişmezdir." Hukuk namına yaratılan dil,  tek bir “gerçeklik” yüklemek istiyor Pınar Selek’e. Oysaki kelimelerin de özünde çok anlamlılık, çok kültürlülük vardır. Mesela “ev” kelimesi, gerçek bir evi adlandırır, ama anlamını “kulübe, ev, konak, saray” kümesinden alır ve bu anlam görelidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulübe: Barınak + Fakirlerin yeri, küçük&lt;br /&gt;Ev: Barınak+ Orta hallilerin yeri, &lt;br /&gt;Konak: Barınak + Zenginlerin yeri, büyük&lt;br /&gt;Saray: Barınak+ Üst sınıfın yeri, çok büyük&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Pınar’ın anlamına bakalım; çağlayık, çeşme, göz, göze, içme  vb.  Pınar, pratik olarak barış, kardeşlik, öteki, feminist de demek. Çünkü insanın anlamı, yaptığı işlerin, verdiği mücadelenin kendisidir aslında. Türk adalet sisteminin Pınar Selek’e yüklediği anlam ise Pınar'ın kendi dışında bir durumdur ve de zorakidir. Türk hukuk siteminin Pınar’a atfettiği anlamların hepsi “O suçludur"a götürmek istiyor "izleyenleri." Bir davranışa -ki ortada bir davranış olmadığını P. Selek ısrarla vurguluyor- en az iki anlam verilebiliyorsa, (diyelim ki suçlu-suçsuz) anlamların bir tanesi diğerinin yerine -öbürünü maskeleyerek- geçiriliyorsa suçsuzluk öldürülüp simge “suçluluğa” evriltilirse işte o zaman hayat zindan edilmeye başlanır.  “Pınar” bir simge olarak “o suçludur” gibi bir anlamla dolup taştığı sürece canlı tutulur, olabildiğince yaşatılır; çünkü O’nun(Pınar’ın) yaptıklarına karşın (muhalif kimliği) cezalandırılması ya da korkutulması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "suçlu olarak işaret etmek" bizzat kelimeyle olduğu kadar işaretle de ilgilidir;  anlam ise işaretin (o suçludur) zihindeki etkisiyle ilgilidir. Toplumun zihninde oluşturulmak istenen anlam, “kurnaz ve de zehirleyicidir.” Pınar Selek’in ifade ettiği “çok anlamlılık” objektif anlamından, edebî anlamından, insanî anlamından vb. koparılarak yargının tezgâhladığı bir zihnî anlama hapsedilmiştir artık. Ondan kurtulmak için bireysel olarak mücadele etmek kâfi gelmez. Hukukun/yasanın kapsamı alanına zorla dahil edilen ve bir tür zindan hayatı yaşatılmak istenen Pınar’ın çok anlamlı barışsever kimliği bir an önce bu kapsamdan kurtarılmalıdır. Türk hukuk sisteminde yasayı kılıfına uydurmak ya da “birey”i yasanın kapsamı alanına almak diye nitelenebilecek bu tür infazlarlaa sıkça karşılarız. Fakat Pınar'ın bu tedirginliği, sinir bozucu bir şekilde on yıldan fazladır sürüyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pınar Selek’in insanî özelliklerini bir tarafa atıp, ondan bir bombacı yaratmaya çalışmak, devletin ve onun yılmaz bekçisi Türk yargısının “yaşamını ötekileştirilenlerin, mağdurların haklarını korumaya adayan muhalif Pınar”a reva gördüğü  yolla ilintilidir. Pınar da bunu biliyor ve Orhan Veli’nin şu dizelerini kaçırıveriyor dilinin ucundan; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açlıktan bahsediyorsun&lt;br /&gt;Demek bütün binaları yakan sensin&lt;br /&gt;İstanbul’dakileri sen&lt;br /&gt;Ankara’dakileri sen&lt;br /&gt;Sen ne domuzsun sen...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8936696762525578816?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8936696762525578816/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/11/pnar-selek-ve-turk-hukukunun-kapsama.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8936696762525578816'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8936696762525578816'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/11/pnar-selek-ve-turk-hukukunun-kapsama.html' title='Pınar Selek ve &quot;Türk Hukukunun Kapsama Alanı&quot;'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TO61doux_kI/AAAAAAAAACg/eLxwzXerR10/s72-c/pinar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-2663034793796309834</id><published>2010-11-20T02:33:00.000-08:00</published><updated>2012-01-29T07:09:28.357-08:00</updated><title type='text'>Güven</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-rr10GY0ga4M/TyVhIrVhM4I/AAAAAAAAAEY/c68TQEKa7Ek/s1600/g%25C3%25BC%25C3%25A7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left:1em; margin-right:1em"&gt;&lt;img border="0" height="94" width="150" src="http://3.bp.blogspot.com/-rr10GY0ga4M/TyVhIrVhM4I/AAAAAAAAAEY/c68TQEKa7Ek/s200/g%25C3%25BC%25C3%25A7.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Egemen anlayışın Kürtlerin taleplerine bakışı başından itibaren reddetme politikası üzerine inşa edildi.  Birlikte yaşama iradesi sadece bir tarafın yok edilmesi, sömürülmesi, baskı altına alınması anlamına geliyor ise et tırnaktan ayrılamaz gibi laflara inanmak imkânsız hale geliyor.  Egemen olanların birlikte yaşamak zorunda olmadıklarını ifade etmesi, esasen ötekine yolu ya da kapıyı gösterme anlamına geliyor. Hukuksuz bir birliktelik, bu ülke insanının yaşam iradesini her gün biraz daha baltalamaya devam ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılım politikasının içini doldurmak için malzemeden çalan Erdoğan’a inanmak çok zor; nitekim Erdoğan bu cümleleri kurduğu her günün akşamında izlediğimiz haber bültenlerinde ülke genelinde onlarca Kürt gözaltına alınıyor. Erdoğan açılımın içini tutuklamalarla doldururken egemenlerden tipler; ayrılmayı neden tartışmıyoruz, birlikte yaşamak zorunda mıyız gibi sorular soruyorlar.  Sorun Kürtler olduğunda eşit yurttaşlık hakkının uygulanmasını istemeyenler zoruyla aklımıza, tarihin kirli mantığı çıkıyor. Tarihin mantığı ise gücü ve iktidarı elinde bulunduranların “ötekine” uyguladığı amansız şiddet eylemleriyle dolu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başından beri üzerinde durduğumuz önemli noktalardan biri AKP’nin ve onun başkanının başörtüsü, Alevi ve Kürt sorunu konusunda çelişkili tavırlar içerisinde olmasıydı. Referandumdan sonra bir süre barış havaları estiren Erdoğan, bu aralar yine esneyip gürlemeye başladı. Anadili konusunda keskin ve bir o kadar da çelişkili nutuklar atmaya devam ediyor. Belli ki Kürt sorununu çözme iradesine sahip olma konusunda gel gitli bir çizgi izlemeye devam edeceğiz. Ara sıra demokrat, arada bir ırkçı olmak, doğrusu pek tutarlı bir tutum olmasa gerek. Bu durumun Öcalan da farkına varmış olmalı ki bir haftaki görüşme notlarıyla öteki haftaki görüşme notları arasında uçurumlar gözlemlenebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin kendine has sorun büyütme pratiği, her defasında umutları boşa çıkarırken, Kürt tarafının sorunun çözümü konusundaki iradesi de ve devlete olan güveni de yıpranıyor. Nitekim Kürtler nezdinde “komplo”, “tasfiye” kelimelerine yapılan vurgu barış konusundaki umutları iyiden iyiye zayıflatıyor. Kandırılma psikolojisinin gücü Kürtleri kapsamı alanına alırken, güven problemleri ön plana çıkıyor. Erdoğan’ın arada bir ırkçılığa varan söylemleri ise her defasında çözümsüzlüğü körüklüyor. Durup dururken BDP oylarının silah zoruyla alındığını dolayısıyla da şaibeli olduğunu ifade etmesi Erdoğan’a olan güveni iyiden iyiye azaltıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümetinin 2002 yılından beri en iyi uyguladığı fakat artık gına geldi dedirten stratejisi “oyalama, vakit kazanma, yapıyormuş gibi görünme” olarak ifade edilebilir. Eğer başörtüsü, Alevi sorunu, Kürt sorunu gibi temel problemlerin çözülmesi isteniyorsa gerçekten de AKP hükümetinin bu stratejisini bir kenara bırakması gerekiyor. Nitekim karşıdakini her defasında elma şekeri ve futbol topuyla kandırmak çok zor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-2663034793796309834?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/2663034793796309834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/11/guven.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2663034793796309834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2663034793796309834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/11/guven.html' title='Güven'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-rr10GY0ga4M/TyVhIrVhM4I/AAAAAAAAAEY/c68TQEKa7Ek/s72-c/g%25C3%25BC%25C3%25A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-4638416762383406651</id><published>2010-07-16T12:41:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T12:43:20.806-07:00</updated><title type='text'>Anneciğim, güzelim, bir mendil niye kanar?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TEC2PsNNmnI/AAAAAAAAACQ/X9lg37s8-AE/s1600/resim.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TEC2PsNNmnI/AAAAAAAAACQ/X9lg37s8-AE/s200/resim.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494591926072875634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir ölünün donuk ve yanık yüzü neler söyler? “Ey beni öldürenler, bu bir savaşsa beni öldürme hakkınıza saygı duyuyorum fakat bedenimi annemin kucağından, babamın gözyaşlarından, kardeşlerimin minik ellerinden mahrum etmeyin. Bırakın sevdiklerim beni doğduğum yere gömsün. Sevdiğim çiçekleri diksin mezarıma; Fırat’ın buz gibi suyunu döksünler yanmış ve yıkılmış bedenime. Biliyorum annemin bembeyaz mendili kana boyandı. O kan, kuruyacak, çocuklar büyüyecek, çeşmelerden kana kana su içecek ceylanlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne şöyle der: “Çocuğum beni bağışla, seni yıkayıp beyaz kefene saramadım, seni yıkayıp varsa günahlarından arındıramadım. Sana sarılıp gözlerinden, yanaklarından, büyümüş ellerinden öpemedim. Kesilmiş kulaklarına fısıldanamadım seni seviyorum diye. Kırılmış kollarından tutup bağlarda, bahçelerde gezdiremedim. Paramparça edilmiş bacaklarına sarılıp gitme diyemedim. Ey oğul, sen yaşadığın yere ne kadar da çok benziyorsun. Paramparça, yakılmış, yıkılmış, işkenceden geçirilmiş ve öldürülmüş… Ey oğul, sen memleketimin toprağına, suyuna, havasına ne kadar da çok benziyorsun? Oysaki ilkbaharda yeşeren çiçektin, dumanlı dağların masmavi rengiydin, hırçın hırçın akan Dicle’si, Fırat’ı ve Munzur’uydun… Ey oğul, ne kadar da çok benziyorsun ülkenin köylerine? Talan edilmiş, yakılmış, damları çökmüş evlerine. Virane, dolambaçlı yollarına, terkedilmiş avlularına… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğul annesine şöyle seslenir; “Ey anne, ne kadar da benziyorsun virane varoşlara, suyu, yolu olmayan gecekondu evlerine. Nasıl da benziyorsun sigaramdan çıkan dumanın kararsız yol alışına. Ey anne, hasretine, özlemine ne kadar da çok benziyorsun sahipsiz, virane topraklara... Nasıl da  söylenen yalanlardan, tekrarlanan cümlelerden bitkin düşmüşsün… Nasıl da işsiz kalmış babamın, kardeşimin acılarına benziyorsun. Hangi dilde söylemek lazım bilmiyorum. Bir ölünün dili yasaklanır mı veya kesilir mi? Güzel annemin dilini konuşsam benim hangi yanımı kanatırlar, daha başka hangi yanımı keserler? Biliyorum gülmek istiyorduk gülemedik. En çok da bıçaklar, bombalar ve kurşunlar parçaladı umutları. Beni sana yâd etmediler. Beni anneme vermediler. Olsun canım annem olsun! O çocuklar taş atmaya devam etsin. Çünkü acısı bilincidir bir halkın… Anneciğim şair der ki “gülemiyorsun ya gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir.” Biliyorum anne gidişimde de dönüşümde de ağlattım seni. Üzgünüm, dilim kesilmeseydi şunu söyleyecektim anneciğim;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O çocuklar büyüyecek, O çocuklar büyüyecek, O çocuklar...”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-4638416762383406651?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/4638416762383406651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/07/annecigim-guzelim-bir-mendil-niye-kanar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4638416762383406651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4638416762383406651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/07/annecigim-guzelim-bir-mendil-niye-kanar.html' title='Anneciğim, güzelim, bir mendil niye kanar?'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/TEC2PsNNmnI/AAAAAAAAACQ/X9lg37s8-AE/s72-c/resim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-7940338690481598620</id><published>2010-07-01T11:24:00.000-07:00</published><updated>2012-01-29T07:12:19.782-08:00</updated><title type='text'>Hikâyesi Gerçek Olan Haklıdır</title><content type='html'>Savaş dönemlerinin hikâyeleri çoktur ve bu hikâyeleri büyük resimlerin ön yüzünde görmek neredeyse imkânsızdır. Henüz küçük bir çocukken babamın Almanya’dan alıp getirdiği ve elektrik olmadığı için sadece pille çalıştırabildiğimiz radyodan haberleri dinlediğimi anımsıyorum. O gün kullanılan cümleler ile bugün kullanılanlar arasında doğrusu pek fark göremiyorum. O günlerde TRT haber spikerlerinin belli ki ağızlarından köpükler saçılarak ve büyük bir nefret duygusuyla dile getirdikleri “şu kadar bölücü öldürüldü.” sözlerinin bir yerden sonra herhangi bir kıymeti harbiyesi kalmamıştı. Nitekim etrafımızdaki insanlardan ve komşu köylerden öğrendiğimiz kadarıyla asker çok büyük kayıplar veriyor, karakollar ele geçiriliyordu. Resmi söylemin kurguladığı hikâye ile bizim şahit olduğumuz gerçek hikâyenin farklı olduğunu henüz çocuk yaşlarda iken fark etmiştim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;90’lı yıllara geldiğimizde ise işin rengi biraz değişmişti. Nitekim ister JİTEM ister kont-gerilla deyin devletin özellikle yanı başımızdaki Nazimiye İlçesi köylerini nasıl bombaladığını, ormanlarını nasıl ateşe verdiğini gözlerimizle gördük. O savaş hengâmesinde gece yarısı baskınlarıyla köylülerimizin ve komşu köylülerin nasıl tutuklanıp “1800 Evler Cezaevi”nde işkencelerden geçirildiğine de tanıklık ettik. O dönemde, ailelerin çoğu göç etmek zorunda kaldı, köyler boşaltıldı. Gençlerin çoğu Avrupa’ya kaçak olarak gitmenin hesaplarını yapmaya başladı. Gidemeyenler metropol kentlerde en kötü koşullarda ve işlerde çalışmaya başladı. Yine doksanlı yıllarda askere gitmeden önce neşeli ve konuşmayı seven bir insan olan abimin önceki hali ile askerden döndükten sonraki ruh hali arasındaki uçumu gözlemleme fırsatım oldu. “Her şey vatan için, vatan sana canım feda” diyerek askere gönderilen gençlerin nasıl da Kürdistan’ın dağlarında kuzu sessizliğine büründüklerini, uzun geceler boyunca ölüm korkusuyla nasıl yaşadıklarını abimin asker hikâyelerinden anladım. Kuşkusuz ki ölüm korkusunu aşmak zordur ve bu korkuyu dağdaki de gerilla da karakoldaki asker de hissetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köye gelen askerlerin, ablamın hatıra/şiir defterinden hareketle onu tutuklamak istemelerini, küçük kardeşimin bir gece yarısı askerler tarafından cemse dediğimiz askeri araca bindirilerek nasıl zorla alıkonulduğunu, annemin gecenin saat birinde nasıl çaresizce askerlere yalvardığını, köyde arama yapmak için gelen askerlerin o dönem 65 yaşında olan babamı nasıl tokatladıklarını, evin altını üstüne nasıl getirdiklerini ise çok sonraları annemden, babamdan, ablamdan ve kardeşimden dinledim. Sonraları diyorum çünkü o dönem artık liseyi okumak için bir başka kente gelmiştim. Kaldı ki annem ve babam bunları bizlere çok sonraları anlattılar; çünkü bizim tepkisel davranıp belki de dağa gitmemizden korkuyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra ise köye gelen gerilla öyküleri de anlatılmaya başlandı. O dönemlerde köylerde genç kalmamıştı. Bu öyküleri, çoğunlukla yaşlılar bize sonraları anlattılar. Her birinin anlatacağı onlarca öykü vardı. Her birinin korkuları vardı. Her birinin bir şekilde çocuklarını savaş ortamından uzaklaştırma kaygıları vardı. Son yıllarda artık köyümüzün dört bir yanında karakollar, geçişleri engellemeye dönük barajlar, talan edilmiş bir iklimin hüzünlü bekleyişi var artık. Gece olup da köyümüzün güneyine, kuzeyine, batısına, doğusuna baktığınızda belki de en az 10 tane karakolu saymak mümkün artık. Ancak hiçbir şey yine de çözülemedi. İşte bugün son dakika haberlerinde izlediğim Golan Karakolu (Yoğunağaç) çatışması da bunlardan biri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç unutmam, lise yıllarımda okullar tatil olup da köye gittiğimde birer kilo üzüm, domates, patlıcan, biber, bir karbuz almıştım. Askeri kontrol noktasında bunların asker tarafından elimden alındığını dün gibi hatırlıyorum. Nedeni ise bunları dağdakilere götürebileceğim kaygısıydı. Köylülerin ellerinde karneleriyle erzak almak için ilçeye gidip neredeyse ellerli boş bir şekilde nasıl döndüklerini de hatırlıyorum. Bir defasında amcamın oğlu bir kilo çayı ceviz ağacının en yüksek yerine bir poşet içinde saklamış. Köye gelen askerlerin başındaki komutan bunu görünce amcamın oğlu, biraz telaşlı birazda trajikomik bir şekilde komutana veryansın edince komutan da güler; oradaki çelişkiyi ve arada kalmışlığı vurgular ve oradan ayrılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle anneler, köye gelen gerillaya da askere de acırlardı. Bunlar genç derlerdi. Askerlere ayran ikram ederlerdi. Gerillaya ise varsa ekmek, çökelek verirlermiş. Annem hep şunu söylerdi: “yavrum kim bilir onların anneleri nasıl dayanıyorlar evlatlarının hasretine?”  İşte bu hasret ve acı annelerin yüreklerini geçmişte yaktı; bugün de yakmaya devam ediyor. Acılarını gizlemek, gözyaşlarını saklamak için manipülasyon kıskancına alınan asker anneleri, çoğu zaman çocuklarının cenazelerini bile göremeyen gerilla anneleri acıların en derinini ve en katmerlisini yaşayanlar aslında. Ancak aradaki fark belki de artık bazı asker annelerinin, oğullarının bir hiç uğruna, gerilla annelerinin ise oğullarının bir gerçek adına öldüklerine inanmaları. Durum bu olsa da ölümden daha gerçek ve insana dokunan ve insanı bu kadar yakan bir "gerçek" olmasa gerek. Sorun bu fikirden vazgeçememekte görünüyor. İnsan olduğunu hatırlayan her insanın eşit olduğunu/na algılayamaması/inanmaması ne acı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batıdan bakınca Kürdistan coğrafyasında özellikle de 90’lı yıllarda yaşanan büyük dramları algılamak gerçekten çok zordur. Batı’nın ezberci, tekçi, kahramanlık taslayan cümlelerinin Doğu’da bir karşılığı yoktur. Çünkü o cümleler, Doğu’da kısıklaşır ve birer fısıltıya döner. Doğu’da yaşanan binlerce, milyonlarca dramatik, trajik hayat hikâyesi insanların yüzlerindeki keskin çizgilerde sezinlenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Doğu’da insanlar erken yaşlanır, normalde 25 yaşında olan bir genci kırk yaşında zannedersiniz. Bilindik cümlelerin aksine Doğu’da kışın ortasında köyleri JİTEMCİLER tarafından basılan köylülerin karların üstünde nasıl soyunduruldukları, kadınların gözü önünden erkeklerin cinsel organlarına ipler bağlanarak nasıl yerlerde süründürüldükleri ile ilgili hikâyeler de, kardeşlerinin gözü önünde alnından vurulan ağabeylerin, annelerin, babaların gözü önünde kızlarının nasıl taciz edildikleri ile ilgili öyküler de, cesetleri tankların, cemselerin arkasında iple bağlanıp ilçelerin sokaklarında ibreti âlem olsun diye dolaştırılan gerilla öyküleri de çokça anlatılır. İşte bu yüzden acıların en derinini gözleriyle gören bir halkın gerçekten de korkabileceğine inanmak zor olsa gerek.  Bütün bunları geçmişe takılıp kalmak ya da yaşanmışlıkların öcünü almak gerektiği gibi bir fikirden hareketle dile getirmemekle birlikte yaşanmışlıkların geleceği nasıl etkileyebileceğine dönük bir öngörü olarak ifade ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Etnik temelli olarak başlayan hemen hemen bütün başkaldırıların eninde sonunda karşılıklı büyük bedellere rağmen nasıl başarıya ulaştıkları ise dünyanın tecrübe etmiş olduğu gerçek bir hikâyedir. Gücü elinde bulunduranlar tarafından gerçeğin kabul edilmesi çok güç olsa da hiçbir halk, kendi gerçek hikâyesini unutamaz. Annelerinden, babalarından, eşlerinden, çocuklarından, okullarından, üniversitelerinden, arkadaşlarından vazgeçip ölümü göze alarak dağlara doğru giden Kürt gençleriyle baş etmek için en az onlar kadar her şeyden vazgeçme cesaretini gösteren bir ordu ve hükümet olması gerekir. Aşağılanan ve de hataları da olan bir örgütün ve liderinin bir yol haritası olmasına rağmen; devletin “açılım” diye lanse ettiği bir süreçte yol haritasının olmaması bir yana (kimilerince tasfiyeydi esas yol haritası), tutuklanmama garantisi devlet tarafından verilmesine rağmen dağdan inenleri tutuklayan bir devletin hangi tarafı inandırıcı geliyor acaba? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Eleştirebileceğimiz yanları olmasına rağmen devletin, üzerinde ulusal ve uluslar arası düzeyde büyük hesaplar/ittifaklar yaptığı/aradığı Kürt halkı, kuşkusuz ki bu süreçte daha büyük bedeller ödeyecektir. Bu, aynı zamanda Kürt siyasetinin devletin işleyiş yöntemlerine benzemesinin ve giderek yozlaşmasının/politika üretememesinin de bir sonucudur. Ancak buna rağmen Kürdün hikâyesi, bir gerçeğe dayanmaktadır. O gerçek de şudur; “Devlet, bütün büyük ve korkutucu söylemlerini bir kenara iterek her defasında bahsettiği o tavizsizliğinden vazgeçmek zorunda kalacaktır.” Çünkü hiçbir korku, yalan, talan ve şiddet üzerine inşa edilmiş politikanın ecele faydası olmamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Toplantı üstüne toplantı, plan üstüne plan, tutuklama üstüne tutuklama, operasyon üstüne operasyon, işkence üstüne işkence,   baskı üstüne baskı, karakol üstüne karakol yapan,  silah üstüne silah alan,  asker ve polis kadrolarının üstüne her yıl binlercesine alan, cenazeden cenazeye koşmaktan bitkin ve yorgun düşen, bazı ölümlerin üzerine her türlü imkânı seferber edip giderek  katilleri bulan, binlerce faili meçhulün üstünü ise kapatan bir devlet anlayışının  "hikâyeleri gerçek" olan fakat her zaman daha fazla bedel ödeyen bir halkın inancı ve direnci karşında galip gelmesi düşük bir ihtimaldir. Öldürmek için yarışa girmenin de bir anlamı kalmamıştır artık. Çünkü hikâyesi gerçek olan çoğu zaman haklıdır ve de zor da olsa kazanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-7940338690481598620?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/7940338690481598620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/07/hikayesi-gercek-olan-hakldr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7940338690481598620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7940338690481598620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/07/hikayesi-gercek-olan-hakldr.html' title='Hikâyesi Gerçek Olan Haklıdır'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-2936805222406769710</id><published>2010-06-22T12:11:00.001-07:00</published><updated>2010-06-22T12:11:47.481-07:00</updated><title type='text'>Yolun Sonu Görünmüyor</title><content type='html'>Son birkaç yazıda AKP’nin özellikle Kürt sorunuyla ilgili çelişkili yaklaşımlarına değindik. Kürt sorununun neredeyse yüzyılı bulan bir dönemde “yokluk” söyleminden “varlık” söylemine evrilmesinin çok sancılı ve acı dolu tecrübelerle sabit olduğunu düşünürsek; “çözüm” aşamasında genellikle “asimilayoncu” yaklaşımla “ertelenmesi” bıktırıcı bir hal almaya başladı. Kuşkusuz ki bu sorunun, Kürt hareketinin öne sürdüğü “tümdengelimci, toptancı” hak talepleriyle çözülmesini beklemek de safdillik olur. Kabul etmek gerekiyor ki toptancı bir yaklaşımla taleplerin öne sürülmesi, devlet nezdinde kabul edilebilir değil.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür konularda  dört temel stratejiden bahsetmek mümkün. Bunlardan biri, birtakım “risksiz” hakların uzun bir sürece yayılarak verilmesi. Buna, sıkıştıkça ağza bir parmak bal çalma yöntemi de denebilir. Esasında bu yöntem, taraflar karşılıklı müzakere ettiğinde ve bir yol haritası çizildiğinde tercih edilebilir. İkincisi genel anlamda tarafların müzakere masasına oturup sorunu konuşması ve çözmesidir.  Üçüncüsü “karşı” tarafı tamamen yok etme siyasetidir. Dördüncüsü ise savaş dengede gittiği sürece asker ölümlerini göze alarak savaşı devam ettirmektir. Türkiye’de izlenen strateji birinci ve dördüncü seçeneklerdir. Bu, uzun erimli bir planlama dâhilinde “asimile etme”, sindirme ve korkutma politikasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü yolu tercih eden egemen devletler, “ötekine” çok sert yöntemlerle müdahale ederler. Bu yöntem, toptan reddiyetçidir ve gerekirse “ötekini” yok etme hususunda elinden geleni ardına koymaz. Bu yöntemde, toplu katliamlara başvurulabilir, halkın önemli bir bölümü göçe zorlanabilir. Dersim, Halepçe gibi yaşanmışlıklar buna örnek olarak verilebilir. Türkiye bu yöntemleri denemeye kalkışmış ancak Kürt nüfusunun geniş bir coğrafyaya yayılması ve fazla olması nedeniyle başarısız olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz yıldır devletin temel stratejisi türlü gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler ve faili meçhullerle “moral bozucu, bıktırıcı, korkutucu” bir yönteme başvurmaktır. Diyarbakır cezaevinde ve daha sonrasında (2000’li yıllara kadar) bu “korkutucu” yöntem denenmiştir. Büyük oranda bu hesabı bozan temel gelişmelerden biri “Kürt hareketinin silahlı mücadele yolunu” tercih etmesidir. Devlet, silahlı mücadeleyi bastırmak için Kürt bölgelerinde ciddi bir askeri yığınak yapmış; türlü savaş yöntemlerini denemiştir. Bu sürece eşlik eden temel planlardan biri, Kürt yerleşim bölgelerinin boşaltılması ve halkın göçe zorlanmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yol ve yöntemlere rağmen Kürt sorunu çözülemedi. Öcalan’ın üzerinde ısrarla durduğu Özal, Ecevit, Erbakan dönemlerindeki dolaylı diyalog yollarına Erdoğan hükümeti dönemindeki “açılım” konsepti de eklendi. Ancak açılım söyleminin büyük oranda “tasfiye” amaçlı olduğu algılandığında iş yine silaha düştü. Açılım söyleminin bittiğini ilan etmekten imtina eden Erdoğan’ın “açılım devam ediyor” sözlerine artık kimsenin inanmadığını söylemek mümkün. Söz sırası tekrar silaha geldi. Süreçte herhangi bir tarafların (TSK ve PKK) galip geleceğini zannetmemekle birlikte olan yine yüzlerce belkide binlerce gence ve ailelerine olacaktır. Bir süreliğine de olsa “ölümü” unuttuğumuz günler geride kalıyor. Türkiye toplumunun “ölümlere alışma geleneği”nin devam edip etmeyeceğini kestirmek ise çok güç. Geçmişe baktığımızda ciddi bir karamsarlıktan bahsetmek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte birçok siyasiyi koltuğundan eden, yüzlerce generali emekliye ayıran Kürt sorunu, Erdoğan’ı da eninde sonunda koltuğundan edebilir. Nitekim PKK, AKP’nin kendisini tasfiye etmeye çalıştığını ve buna seyirci kalamayacağını düşünmektedir. Son dönemdeki gelişmelerden sonra özellikle İsrail’in de (belki ABD' nin) köstek olabileceği bir AKP’nin eski gücünü koruması imkânsızlaşabilir. Ancak gelenin gideni aratabileceği yönünde de ciddi kaygılar mevcut. Bugün yaşanan üzücü asker ölümleri sonrasında emekli generallerin, haber bültenlerinde haritalar eşliğinde daha büyük bir savaşın çığırtkanlığını yapmalarına kimse yabancı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun sözün kısası yolun sonu görünmüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-2936805222406769710?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/2936805222406769710/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/06/yolun-sonu-gorunmuyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2936805222406769710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2936805222406769710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/06/yolun-sonu-gorunmuyor.html' title='Yolun Sonu Görünmüyor'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1267731675030558537</id><published>2010-05-23T05:05:00.000-07:00</published><updated>2010-05-23T05:07:13.566-07:00</updated><title type='text'>AKP’yi Kendi Söylemleriyle Vurmak</title><content type='html'>Profesyonel bir hamle ile Deniz Baykal’ın CHP genel başkanlığından alaşağı edilmesi ve CHP’lilerin bir süre biat andı içtikten sonra toplu olarak “kıble” değiştirmesi o kadar hızlı oldu ki AKP’liler bile nasıl bir değerlendirme yapacaklarını şaşırdılar. Daha önceki yazılarda da ifade ettiğimiz gibi “ulusalcı kanadın ve ordunun bir yerden sonra o bildik stratejilerden şimdilik (darbe planları vs.) vazgeçmek zorunda kalacağını” ifade etmiştik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin istihbarat kaynaklı bilgiler vesilesiyle medyaya sızdırdığı ve üzerinden oluşturduğu mağduriyet söyleminin bundan sonra ne kadar işe yarayacağı tartışmalı hale gelmiş bulunuyor. Kızılelmacı ittifak, Kılıçdaroğlu ismi üzerinde uzlaşacak ve AKP’nin “yapıyormuş/istiyormuş gibi görünme” stratejisini devralacaktır. Söylemlerini yumuşatıp “halkçı bir imge” üzerinden iktidarı hedefleyeceklerdir. İktidar ele geçirildiğinde (ki bu çok kolay değil. Buna en azından iktidarı dengeleme hedefi de demek mümkün.) gerçekten de AKP’nin işinin çok zor olacağını herkes söylüyor. Yapıyormuş gibi davranmanın temel dayanaklarından biri hiç kuşkusuz ki Kılıçdaroğlu’nun “Alevi-Kürt kimliği”ne sahip olmasıdır. Alevi hakkı isteyene “işte başkanımız Alevi”, Kürtlere hak isteyene “işte başkanımız bir Kürt” ve de “ayrımcılık yapsaydık böyle bir başkanımız olamazdı” ifadelerini şimdiden duyar gibiyim. Ulusal kanadın "derin" politikalarında/ideolojisinde köklü değişiklik yapma hedefi taşımayan ancak halk tabanında ciddi bir heyecan oluşturabileceği kesin olan Kılıçdaroğlu hamlesi, ABD ile uzlaşırsa işte o zaman AKP’nin işi daha da zorlaşır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan önümüzdeki süreçte büyük ihtimalle Anayasa Mahkemesi, “değişiklik paketi”ni iptal edecektir. Çünkü sözkonusu paketin halk tarafından onaylanması, AKP politikalarının benimsenmesi anlamına geleceği için Kılıçdaroğlu rüzgârının da sona ermesi anlamına gelecektir. Böyle bir durumda ise AKP erken seçime gitmek isteyecektir. Ulusalcı ittifak, tüm imkânları seferber ederek çoğu irili-ufaklı partinin/kurumun Kılıçdaroğlu etrafında birleşmesini zorlarken AKP de Saadet, BBP gibi partilerle flört etmeye başlayacaktır. AKP, elindeki bütün devlet imkânlarını maddi-manevi anlamda kullanmaktan çekinmeyecektir. Bu, onlar için bir avantaj tabii ki. &lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’nun suya sabuna dokunmayan, manipülatif ama bir yandan da halkçı gibi görünen konuşması, önümüzdeki süreçte nereye evrilir bilemiyoruz. Ancak Kürt sorunu hakkında konuşurken “işsizliğe” vurgu yapması hatta manipülatif bir yaklaşımla “etnik siyaseti” benimsemediklerini ifade etmesi ileriye dönük yaklaşımın ipuçlarını veriyor. SHP döneminde Nazimiye’nin bombalanan köylerini ve yakılan ormanlarını gözlerimle görmüş biri olarak,  Kılıçdaroğlu’nun tavrını merak etmiyor değilim. Kılıçdaroğlu’nun bir Kürt Alevisi olarak “Türk Dil/Tarih Kurumu’nu canlandıracağız” mesajını vermesi; doğrusu dillerini, kültürlerini yaşatma hakkı olmayan Kürtler için ilginç bir mesajdı. Öte yandan CHP'nin Baykal dönemindeki çok sert söyleminin en azından Kılıçdaroğlu döneminde yumuşaması ihtimali, Kürt halkı için kısmi kazanımlara evrilebilir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu Kılıçdaroğlu’nun işsizlik, yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele vurgusunun toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulabileceğini düşünüyorum. Halkın Kılıçdaroğlu’nu sempatik bulması ve kendilerinden biri gibi görmesi CHP’nin oylarını arttırabilir. Fakat ciddi bir şaşkınlıktan sonra AKP’nin Kılıçdaroğlu ve çevresini zorda bırakabilecek tüm istihbari bilgileri seferber edeceğini düşünüyorum. &lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu, AKP’nin tüm söylemlerine büyük oranda sahip çıkıp “ben onlardan daha çok halkçıyım ve de dürüstüm" diyecektir. Ulusalcılar, iktidara geldiklerinde ise AKP’nin yaptığı gibi kendine göre bir anayasal değişiklik hamlesine girişecektir. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının bir bölümünde “özel yetkili mahkemeleri kaldıracağız” cümlesini kurması sanırım Silivri’de alkışlarla karşılanmıştır. Belki de önümüzdeki süreçte güçler dengesi sağlandıkça Ergenekon sürecinde de önemli bazı tahliyelerin başlayacağına şahit olacağız. Kılıçdaroğlu’nun %10 barajı esprisini de zorlama bir yorumla; AKP’nin Kürt bölgelerindeki gücünü kırmaya dönük bir hamle olarak okumak mümkün. Ancak bunun negatif bir söylem olduğunu iddia etmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’ı türlü darbe oyunlarıyla ve Baykallı bir CHP ile devirmek konusunda umutlu olmayan ulusalcı kesimler, CHP’deki bu değişimin belki de son şansları olduğunu bildikleri için tüm güçlerini seferber edeceklerdir. Çaresiz kalan bir Erdoğan’ın başörtüsü/imam hatipler gibi söylemler üzerinden puan toplamasına engel olmak için Kılıçdaroğlu’nun “laiklik”ten hiç bahsetmemesi hatta konfeksiyonlarda çalışan başörtülü bayanlara vurgu yapması; bu kanadın Erdoğan’ın parti programında ne varsa onları alıp kullanma stratejisini benimsediğini gösteriyor. Yani Erdoğan’ı kendi silahıyla/söylemleriyle vurmak denebilir buna. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal’ı tasfiye eden kesimlerin AKP’ye nasıl oyunlar oynayabileceklerini şu an için kestirmek güç ancak bu savaşta AKP’nin de bütün kozları oynayacağını unutmamak gerekiyor. Baykal’ın tasfiye edilmesi bütün ezberleri bozmuş gibi görünüyor. Önümüzdeki süreçte “demokrasiden yana olmayı” diline dolayacak iki kesimi kozlarını paylaşırken göreceğiz. Ancak bu süreçte  “gerçek mağdurların” nasıl bir politika geliştireceklerini de doğrusu merak ediyoruz. Baykal’ın deyişiyle yeniden tanzim edilen siyaseti, “gerçek mağdurlar”ın nasıl izleyeceğini, ona nasıl müdahalede bulunacağını/evrilteceğini vs. göreceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhaliflerin/ezilenlerin/mağdurların “bu geçiş dönemi”nde, nasıl bir politika izleyeceği hayati bir öneme sahip görünüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1267731675030558537?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1267731675030558537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/akpyi-kendi-soylemleriyle-vurmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1267731675030558537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1267731675030558537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/akpyi-kendi-soylemleriyle-vurmak.html' title='AKP’yi Kendi Söylemleriyle Vurmak'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-3783490366118787745</id><published>2010-05-23T05:04:00.000-07:00</published><updated>2010-05-23T05:05:17.530-07:00</updated><title type='text'>Kendine Müslüman Yaklaşımlar ve Çelişkiler</title><content type='html'>Başından beri AKP hükümetlerinin büyük bir başarıyla gerçekleştirdiği iki strajenin artık toplumun bir bölümü tarafından sevimsiz karşılandığını ifade etmeliyiz. Bunlardan biri, “gündemi belirleyebilme stratejisi”ydi. Bu stratejinin temel ayaklarından biri “emniyet gücü” diğeri ise “medya gücü”ydü. AKP, bu iki gücü profesyonelce kullanarak zaman zaman kendi başarısızlıklarını “gizlemeyi” başardı. Emniyet güçlerinin elde ettiği veriler, periyodik olarak medya gücü tarafından sansasyon yaratacak derecede gündemleştirildi. Bu bir yere kadar statükocuların gerçek yüzünü ve militarizmin ipliğini pazara çıkarmaya da yaradı. Ordunun o eski büyüleyici ve korkutucu karizmasının yerinde bugün yeller esmesinde bunun ciddi bir faydası da oldu. AKP, gündem değiştirme politikasını, “mazlumun mağdur edilmesi” şeklinde işliyordu. Mazlum, dışlandığında partinin eli kolu bağlanıyor; yapmak istedikleri, bir takım güç odakları tarafından engelleniyor ve “halkın partisi” mağdur ediliyordu. Dolayısıyla örneğin işsizliğe, yoksulluğa ve ekonomik darboğaza dair politikalar hayata geçirilemiyor gibi bir hava yaratılıyor; farklı kulvarlarda “halk adına çarpışmak” zorunda kalan AKP, büyük bir cesaret timsali halkın ve demokrasinin vazgeçilmez savaşçısı oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında AKP, çelişkiler yumağı içinde yüzen tutarsız partilerin başında gelir. Kırmızı çizgileri ve ideolojik bakış açısı çok daha sert MHP ve CHP gibi partilerin, “kendi düşünsel yapıları içinde tutarlı” davrandıklarını bile ifade edilebiliriz. Çünkü onlar, zaten “kendilerine yakışanı” yapıyorlar. Ancak AKP, farklı bir hava yaratmayı başarmış, insanların beklentilerini karşılama potansiyeline sahip bir organizasyondu. Başkanı Kasımpaşalı bir “halk çocuğu”ydu ve bir şiir okudu diye hapse atılmıştı. Halka göre kendisini en iyi temsil edecek ve anlayacak olan da O’ydu. Fakat bugün, AKP’nin özellikle de demokratikleşme ve ekonomik konulardaki derin çelişkileri/hataları, başta Kürtler, işsizler, Aleviler, Ermeniler olmak üzere önemli bir kesimi çileden çıkaracak boyutlara ulaştı. Barış dendi, savaş devam ediyor, Alevilere hak verilecek dendi, ortada hiçbir somut adım görünmüyor. Roman açılımı dendi, Romanlar yerinden yurdundan edildi, başörtüsü konusunda hiçbir ciddi adım atılamadı vs. Katsayı konusu ise her defasında yargıdan döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alevi, Roman, Ermeni, Kürt açılımı söylemlerinin tamamen bir oyalama, göz boyama ve “yapıyormuş gibi görünme”den ibaret olduğunun farkına varmak gerçekten uzun bir zaman aldı. Yoksulluk bitmedi, etin fiyatı 30 TL’ye çıktı. Ekmek 75 kuruş oldu. Soğan bile 3,5 TL oldu. Özellikle memur, emekli ve asgari ücretlilerin maaşlarında 2002 yılından beri hiçbir ciddi artış olmadı. Tüm bu kesimlere verilen komik zamlardan sonra elektrik, doğalgaz, su, yol ücretlerine kat be kat zam yapıldı. Diğer zamları saymaya gerek yok, zaten herkes biliyor. Ücretsiz hale getirildi denen ilaç ve hastane ücretleri eskisine nazaran kat be kat arttı. Aslında umutların korunması adına AKP’ye ciddi bir fırsat ve süre verildiğini kabul etmek gerekiyor. Fakat artık AKP’nin “kendine ve destekçilerine ekonomik refah ve kadrolaşma” perspektifinin toplumda ciddi bir tepki aldığı söylenebilir. Nitekim işyerlerinde, sokaklarda yapılacak küçük bir sohbet bile AKP’nin insanların büyük ve ciddi beklentilerinden ziyade kendi “ekonomik potansiyelini” geliştirmeye dönük hamleler yaptığına işaret ediyor. Bu, Türkiye siyasetinde bir hastalıktı ve AKP bunu aşmayı denemedi bile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün artık AKP’nin devlet kadrolarını ve kaynaklarını “kendi eğitimini, kendi polisini, kendi medyasını, kendi dersanelerini, kendi üniversitelerini vb.” korumak, kollamak ve genişletmek adına sonuna kadar kullandığına  inanmaya başlayan insan sayısı azımsanamayacak derecede artmış durumda. AKP’nin yoksullara dönük politikası ise insanları sadece “yoksul kimlikli” hale getirdi. Bu, utanılacak bir sonuçtu. Nitekim yoksulların hayatı, iktidar partisinin seçim kazanmasına endekslenmiş, karnını doyurmak için oy satan ve “iktidardan dilenen kimlikler”e dönüştürüldü. Yoksulun, varoşun yanında yer alan mazlum ve mağdur dostu AKP imajı, böylece çatırdamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baştan beri yazılarımda hep şunu söylemeye çalıştım. 85 yıllık kemikleşmiş bir gelenekle, iktidar/güç mücadelesine giren AKP’nin bu mücadeleyi kazanıyor gibi göründüğüne kanmamak gerekiyor. Lakin bu iktidar savaşında kimin kazanacağı henüz netleşmiş değil. Bu tür durumlarda ise atla katır tepişirken doğru politik yaklaşımlar sergilenemediği takdirde genelde olan “ötekilere” olur.  TSK, yargı, CHP, MHP, DP, TDP vb. bir yapıların kolay kolay alt edilemeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bu cephenin dünyada hangi güç odaklarıyla işbirliği yapabileceği ise çok kritik. Örneğin İsrail’in AKP hükümetine eski desteği vereceğini düşünmek artık çok zor. Yine ABD’nin İran’ı ve Filistin’i kollar gibi görünen bir AKP’den desteğini çekip Ergenekoncu kanattan alacağı tavizler karşılığında strateji değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor. Veya Ergenekoncu kanat da AKP’nin verebileceklerini biz verelim diyebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümetinin 2002 yılından bu yana çoğu zaman yanında hissettiği liberal kesimin (özellikle Taraf gazetesi çevresi, belli gazetelerin köşe yazarları, bazı üniversitelerin liberal öğretim üyeleri) ise Kürt hareketinin yeni stratejisi karşısında nasıl bir pozisyon alacağı çokta netleşmiş değil. Şimdilik demokrasi yanlısı görünüp manipülatif söylemlerin temsilciliğini de yapan bir kesimden bahsediyorum. Kürtlerin AKP’ye destek vermeyerek büyük kayıplara uğrayacağını (ki bunun doğruluk payı yok değil) ifade eden bu liberal kesim; son seçimlerden bu yana gittikçe şiddetlenen Kürt karşıtlığını gündeme getirmediği gibi Kürtlerin kimliksel taleplerini bir başka bahara öteleme önerisinde birleşiyorlar. Bu yönüyle tutumları eski solcularındakinden farklı değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Doğan medyasının gücü, tam anlamıyla kırılabilmiş değil. Doğan medyası muhtemel bir AKP sarsıntısında, tasfiye edilecek İslami medyayı devralacak bir güç olarak kodlanmaya devam edilecektir. İş çevreleri ise şu an için bekle ve gör politikasını gütmekte. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile kanka olan Erdoğan, şimdilik onlarla da köprüleri atmışa benziyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye başkalarının da aralarında bulunduğu yüzlerce Kürt’ün sıra sıra dizilip kelepçelenerek hapishanelere atılması Kürt hareketi açısından kırılma noktasına işaret ediyordu. Bu kırılma, AKP politikalarından tamamen umudun kesilmesi anlamına geliyordu. Kürt hareketi, 2002 yılından bugüne kadar ısrarla taşımaya devam ettiği “belki bir şeyler olabilir mantığını” terk etti çünkü artık kendisinin hiçbir şekilde muhatap alınmak istenmediğini ve tamamen tasfiye edilmeye çalışıldığını düşünmeye başladı. Kürt hareketi açısından bu koşullarda şu soru hiçbir şey ifade etmiyor; “hangi iktidar bizi daha az veya daha çok ezecek?” Gelinen son aşamada Öcalan’ın vurguladığı nokta bence şudur: “kölelik köleliktir, az köleliğe razı olmak da köleliğe razı olmaktır oysaki onurlu bir duruş sergilenirse kölelikle baş edilebilir.” Dünyanın her yerinde PKK gibi hareketler, iktidarın kendilerini muhatap almadığını görünce onun değişmesini veya devrilmesini en azından bir şans olarak görürler. Kürt hareketi açısından AKP’nin tek tutarlı yanı, TSK ile (muhtemelen Dolmabahçe görüşmelerinde) varılan mutabakata AKP’nin sonuna dek sadık kalmasıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin zaman zaman ezber bozar çıkışlarıyla tamamen çelişen söylemleri insan psikolojisini alt üst edecek düzeylere varıyordu. Ermeni sorununu çözeyim derken Ermenileri sınır dışı etme söylemi, Filistinliler için “one minute” çıkışını yaparken kendi Müslümanlarına karşı kullanmak üzere ordusunu İsrail heronlarıyla donatmak, Kürt açılımı derken Kürtleri, onurlarını ayaklar altına alacak derecede kelepçeleyip tek sıraya dizmek, Kürt çocuklarının toplamda binlerce yılı bulacak şekilde cezalandırılmasını izlemek, Ergenekon’u bitireyim derken Kürt topraklarındaki 17 bin faili meçhulü, 3 bin kaybı soruşturmanın kapsamı dışında tutmak,  Alevi problemini çözeyim derken cem evlerini cümbüş evi olarak nitelemek, Roman açılımı derken onları yerlerinden etmek,  hesap verilebilirliği savunurken dokunulmazlığa sahip çıkmak, çok kültürlülük derken tek dil, tek millet gibi kavramları vurgulamak, partilerinin kapatılması davasında mağduru oynarken DTP’nin kapatılmasını adeta alkışlamak, bahar ile birlikte ordunun topyekün bir temizlik harekatına katılmasına seyirci kalmak vs. TRT Şeş ve Kürtçe kursları verdik nankörlük yapmayın gibi söylemler de cabası. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük oranda “kendine Müslüman bir ruh haliyle” girişilen anayasa değişikliği sürecinde de AKP klasik “herkesi dinlemeye hazırız.” taktiğiyle hareket etti. Birçok kesimi de dinledi. Fakat sonuçta yine “kendi bildiğini” okudu. (Bu arada siyasi partilerin kapatılması ile ilgili maddenin paketten düşmesini daha çok Kürtlerin cezalandırılmasını isteyen faşist bir iradeye bağlıyorum.) Neticede BDP’nin MHP ve CHP ile aynı kulvarda görünmesinin altında yukarıda saydığımız düş kırıklıkları ve gerçekler yatıyor. Sözkonusu süreçte BDP’nin temel stratejilerinden biri en azından elindeki kozu kazanıma (barajın düşürülmesi, TMK vb.) dönüştürmek şeklinde oldu. Ancak süreçte AKP, BDP’nin önerilerini dikkate almadan hareket edince BDP, MHP ve CHP ile aynı çizgide görünür oldu. Bunun BDP’nin oylarını ciddi şekilde etkileyebileceğini ben şahsen düşünmüyorum. Bunun bir ilkesizlik olduğuna da katılmıyorum. Kaldı ki paket bu haliyle geçse bile anayasa mahkemesi tarafından iptal edilebilir. Bu, AKP’nin de istediği bir şey aslında. Bu sayede çok iyi oynadığı “mağdur” rolünü cebine koyarak seçime gidebilir. Ancak bu mağduriyet hissiyatı AKP’ye %47 gibi bir oy getirmeyecektir. Neticede seçime nasıl gidilirse gidilsin sekiz yıllık bir iktidarın "mağduriyet" söylemi ise eskisi gibi kabul görmeyecektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-3783490366118787745?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/3783490366118787745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/kendine-musluman-yaklasmlar-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/3783490366118787745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/3783490366118787745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/kendine-musluman-yaklasmlar-ve.html' title='Kendine Müslüman Yaklaşımlar ve Çelişkiler'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-9173629051244663493</id><published>2010-05-03T10:40:00.001-07:00</published><updated>2010-05-03T10:40:53.222-07:00</updated><title type='text'>Öldüğü zaman doğduğu yere gidermiş çocuklar?</title><content type='html'>Çocukları olanlar daha iyi bilirler, &lt;br /&gt;Evlat özleminin ve acısının ne anlama geldiğini… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen hastalanır çocuk, sen de hastalanırsın.&lt;br /&gt;Bazen düşer çocuk, sen yuvarlanacak olursun&lt;br /&gt;Bazen elini sıkıştırır bir yere, &lt;br /&gt;Senin parmağın morarır.&lt;br /&gt;Bazen eline bir şey batar,&lt;br /&gt;Sanki çuvaldız batmış gibi hissedersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen hemşire iğne yapar kalçasına çocuğun,&lt;br /&gt;Senin de etin acır.&lt;br /&gt;Bazen gece uykusunda sayıklar,&lt;br /&gt;Sen uyumadan sayıklarsın&lt;br /&gt;Bazen sabahlara kadar ateşlenir, &lt;br /&gt;Başucunda nöbete durursun.&lt;br /&gt;Bazen kusar, eyvah evim yıkılsın dersin. &lt;br /&gt;Bazen yemek yemez,&lt;br /&gt;Senin de iştahın kesilir.&lt;br /&gt;Bazen sabahlara kadar ağlar,&lt;br /&gt;Sen de içinden ağlarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen güler,&lt;br /&gt;Bahçende çiçekler açar.&lt;br /&gt;Yürümeye başlayınca &lt;br /&gt;Yüzünde gülücükler açar.&lt;br /&gt;Konuşmaya başlayınca, &lt;br /&gt;Onun dünyası daha güzel gelir sana.&lt;br /&gt;Cümleler kurdukça masumiyetin tadını çıkarırsın.&lt;br /&gt;Dünyadaki en güzel duyguları onunla paylaşırsın;&lt;br /&gt;En güzel masalları ona anlatırsın&lt;br /&gt;En güzel şarkıları ona okursun&lt;br /&gt;En güzel ninnileri ona fısıldarsın&lt;br /&gt;Belki de en tatlı yalanları ona söylersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gün gelir o çocuk büyür!&lt;br /&gt;Aslında yarısı hâlâ çocuktur fakat &lt;br /&gt;Kalıplar, zorunluluklar başlar.&lt;br /&gt;Onunla okula gidersin,&lt;br /&gt;Çıkışında ise alırsın…&lt;br /&gt;Hayat bilgisini, fen bilgisini çalışırsın &lt;br /&gt;Sırf ona yardımcı olabilmek için&lt;br /&gt;Bir gün gecikse okulu birbirine katarsın&lt;br /&gt;Bir gün kavga etmiş olarak gelse &lt;br /&gt;Herkese düşman olursun belki de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün gelir askere gönderirsin mecburiyetten&lt;br /&gt;Veya sen göndermesen de o gizlice dağa çıkar&lt;br /&gt;O çocuk asker ise tanık olmadığı bir coğrafyanın &lt;br /&gt;Hem hayranı, hem esiri,&lt;br /&gt;Hem de yabancısı ve korkağıdır artık.&lt;br /&gt;Anneler ise ölüm haberlerinin bitkin düşmüş korkağıdır artık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle der o yarısı büyümüş çocuk;&lt;br /&gt;Keşke hep çocuk kalsaydım ve toprağı karıştırdığımda, kuşları okşadığımda, kumdan kaleler yaptığımda, çamurla oynadığımda sadece ellerim kirlenseydi… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;An gelir, o çocuk yüreğinden vurulur,&lt;br /&gt;An durur, sen bitersin&lt;br /&gt;Kanat çırpan o güzel kuşun sesini duymazsın artık&lt;br /&gt;Her gidenin bir dönüşü vardı, hani dersin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anneysen tüm bu duyguları kat be kat yaşarsın&lt;br /&gt;Çünkü etinden, içinden bir parçadır o çocuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları için asker,&lt;br /&gt;Bazıları için gerilla olsa da&lt;br /&gt;O, annenin yüreğindeki çocuktur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun ölümüyle sen de ölürsün&lt;br /&gt;Onun ölümüyle ışıklar söner&lt;br /&gt;Onun ölümüyle sonsuza dek güneş doğmaz üstüne&lt;br /&gt;Onun ölümüyle düşlerin son bulur,&lt;br /&gt;Hiçbir halaya, govende kalkmazsın&lt;br /&gt;Hiçbir masala, hiçbir öyküye inanmazsın…&lt;br /&gt;Çünkü sarıldığın o beden eskisi gibi sıcak değildir artık.&lt;br /&gt;O beden buz kesmiştir,&lt;br /&gt;Gözleri donuktur,&lt;br /&gt;Yüzü ve göğsü paramparçadır artık.&lt;br /&gt;Kırılan bir daldır,&lt;br /&gt;Koparılan bir çiçektir artık o çocuk…&lt;br /&gt;Hani dersin, öldüğü zaman doğduğu yere gidermiş çocuklar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata hep ‘’keşke’’ diye başlıyor bu ülkenin çocukları…&lt;br /&gt;Çünkü keşkelerimizin içinde gizlenmiştir çocukluğumuz&lt;br /&gt;Hayat bizi “keşke”lerle saklıyor,&lt;br /&gt;“keşke”lerle büyütüyor,&lt;br /&gt;“keşke”lerle avutuyor… &lt;br /&gt;Keşke sorduğumuz sorular cevapsız kalmasa, &lt;br /&gt;Hayatta keşkelere yer vermesek… &lt;br /&gt;Keşke hep çocuk kalabilsek…&lt;br /&gt;Keşke barışabilsek bütün çocukluk arkadaşlarımızla&lt;br /&gt;Keşke öldürdüklerimizden özür dileyebilsek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke bütün çocuklar gittikleri yerlerden dönebilse&lt;br /&gt;Dönebilse de annelerinin, babalarının, &lt;br /&gt;Kardeşlerinin, arkadaşlarının yüreğine bir su serpilse&lt;br /&gt;“Keşke hep gidip de gelmek var, gelip de bulmak var desek.”&lt;br /&gt;“Keşke gidip de gelmemek, gelip de bulmamak var demesek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke dağ başlarında üşüyen bütün çocuklar&lt;br /&gt;El ele tutuşup dağlardan inse&lt;br /&gt;Ve deseler ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz bu topraklarda bin yıldır yaşayan; duyguları aynı, umutları aynı annelerimizin hatırına bir cümlelik bir anlaşma yaptık ve barıştık”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gül de biziz diken de biziz çünkü sevgili annelerimiz, söz vermiştik ya, eve döndük işte.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-9173629051244663493?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/9173629051244663493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/oldugu-zaman-dogdugu-yere-gidermis.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9173629051244663493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9173629051244663493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/oldugu-zaman-dogdugu-yere-gidermis.html' title='Öldüğü zaman doğduğu yere gidermiş çocuklar?'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1784580619720975429</id><published>2010-05-03T10:38:00.000-07:00</published><updated>2010-05-03T10:40:04.509-07:00</updated><title type='text'>Şiddetli Geçimsizlik(!)</title><content type='html'>“İnsanın doğasında mevcut, bastırılmış bir davranış biçimi olan şiddet sözcüklerde sert, katı davranış; azarlamada ve cezalandırmada aşırı gitme; inandırma ve anlaşmaya varma yerine kaba kuvvet kullanma” şeklinde tanımlanıyor.  Başka bir tanımda ise “şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür.” şeklinde ifade ediliyor. Şiddetin birçok türünden bahsetmek mümkün; fiziksel şiddet, sözlü şiddet, toplumsal ilişkilere uygulanan şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet, aile içi şiddet, eğitimde uygulanan şiddet vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitle iletişim araçlarının saldırganlık ve şiddet olaylarının ortaya çıkmasında ve artmasında herhangi bir payının bulunup bulunmadığı, varsa bu payın ne kadar olduğu her zaman tartışılmıştır. Bu konuda yapılan çalışmalar önemli ipuçları vermekle birlikte, toplumumuzdaki şiddet olgusunu tek başına açıklamaya yetmez. Kitle iletişim araçları aracılığıyla yayımlanan filmler, reality showlar, haber programları, diziler ve filmler toplumun yüksek ilgisi ve alakasına mahzar olmaktadır. Türkiye’de şiddet kavramı, hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Ailede, sokakta, okulda, televizyonda, cezaevinde, Kürt coğrafyasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haklı kılınan ve eleştirilmeyen şiddetin sıradanlaştığı söylenebilir. Şiddet uygulayanın kahramanlaştırıldığı bir toplum yapısına doğru hızla ilerlemekteyiz. Öte yandan, şiddeti uygulayan ile şiddete maruz kalan arasındaki ilişkiyi haklı ve haksız temelinde değerlendirmek yanlış olur. Yaşanan bir olayı haklı-haksız düzeyine indirgemek bazen “iyi de o(nlar) da hak etmiş” yorumlarına neden olur. Böylece karşı taraf “düşman” olarak lanse edilirken “ötekine” uygulanan şiddet, haklı söylemler üzerinden meşrulaştırılır. Normalleşen şiddet kullanımına yabancılık çekmeyen bir toplumda yaşayan bireyler, ancak iş başa gelince ahkâm kesmeye ve sızlanmaya başlarlar. Belli bir yerden sonra değerini yitirmeye başlayan büyük rakamsal boyutlara ulaşan ülkemizdeki düşük yoğunluklu savaşa karşı duyarsız olanlar, televizyonları karşısında çaylarını yudumlarken izledikleri her bir ölüm haberine yabancılık çekmezler. Hele ölenler karşı taraftan ise daha bir keyiflenirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddet uygulayanın kazandığı, kahramanlaştığı, toplum nezdinde itibarının yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Çalışanın hakkını alamadığı, ezildiği; çalışmayanın emek vermeden milyonlarca dolar hortumladığı, dilsel, dinsel ve kültürel haklarını isteyenlerin ise cezalandırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Kavgalar, dövüşler, cinayetler hayatımızın vazgeçilmez teması olmuş, kan ve gözyaşı üzerine yazılan diziler ve filmler, rekordan rekora koşar olmuştur. Öyle ki Ahmet Türk’e atılan yumruğu öven köşe yazarlarımız bile mevcut.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetin efendilerini biz, toplum olarak yarattık, hatta geçmişten devraldık. Şiddetin kaynağında ataerkil toplum yapılanması ve tekçi asimilasyon politikaları yatar.  Ne de olsa silah ile fotoğraf çekmeyenin erkek sayılmadığı bir toplumdan geliyoruz. Düğünlerde, maçlarda, kutlamalarda şiddet olgusu hep ön plândadır. Milletin vekili, millet adına silahını çekerken hiç çekinmez. Şiddetin ve şiddete başvuranların yargılanamadığı, hatta koruma altına alınıp kutsandığı bir toplumda, barış istemek bile bedel ödemeyi göze almak anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi, şiddeti uygulayanlar tarafından yazılan bir toplumda savaşların, operasyonların ve silahların bu kadar yüceltilmesi şaşırtıcı değildir. Şiddeti uygulayanların kahramanlaştırıldığı, şiddete maruz kalanların ise acılarından bahsedilmediği, hatta korkaklaştırıldığı iki toplumun bir arada yaşama iradesi ise her geçen gün zayıflamaktadır. Ne zaman ki tarihimiz şiddet uygulayanların yazdığı bir tarih olmaktan çıkar, kendimiz için istediğimiz dil, kültür, eğitim, anayasal vatandaşlık gibi kavramları yanı başımızdaki dostlarımız için de istemeye başlarsak, işte o zaman toplumdaki şiddetin dozu da düşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçi hassasiyet kisvesi altına sığınan şiddet yanlıları kendilerini, bu devletin ve toprakların gerçek efendileri olarak görürler. Oysaki bin yıllardır Mezopotamya topraklarında yaşayan “ötekiler” de bu ülkenin sahipleridir. Devletin bekası adına cinayet işleyenler, hep şiddete dayalı tek dil, tek tarih, tek kültür şiarlarıyla hareket ettiler. Hangi yol ve yöntemle uygulanırsa uygulansın şiddet, hep birilerinin canını yakmaya, acılarını deşmeye devam etmektedir. Toplumda hoş görülmeye ve haklı bir nedene dayandırılmaya çalışılan şiddet, sorunları çözmenin bir aracı olarak kullanılmaya devam edildikçe bunun izdüşümleri hayatın her alanına yansımakta; “acaba bir arada yaşamayı başarabilecek miyiz?” sorusunun sorulmasına neden olmaktadır. Ancak bu sorunun cevabını vermek, bir halkın dilsel, kültürel, anayasal haklarının garanti altına alınmasıyla eş anlamlıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de şiddeti uygulayanların önemli bir bölümü bunu, “kutsal devleti korumak ve kollamak” amaçlı yaptıklarını söylerler. Oysaki kutsal olması gereken insanın kendisidir. Militarist anlayış, tarih boyunca hep kendisine hayali düşmanlar yaratmayı başararak vatandaşlardan işbirliği talep etmiştir. “Ülkenin dört bir tarafı düşmanlarla çevrilidir ve etrafımızda sürekli olarak bazı oyunlar oynanmaktadır!” İnsan hakları yerine devlet hakları anlayışını yücelten bu anlayış, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana “kuyruklu, dağlı, hain, bölücü” vb. kavramlarla uluslar arası insan hakları, dil ve eğitim hakları sözleşmelerine aykırı uygulamalar içine girmiş, ancak yine de hiçbir problemi çözememiş; bunun yerine insanların acılarına yeni acılar eklemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumumuzda çoğu birey, stajyerliğini çocuk yaşta eline aldığı oyuncak silahlar, bıçaklar, tanklar, uçaklar ve toplarla geçirir. Gelin görün ki oyuncaklar da artık çocukları kesmemektedir. Ateş edince karşısındakinin ölmediğini gören çocuk hayal kırıklığına uğramaktadır. Bu durumda oyuncakların yerini gerçeklerinin alması hiç de uzun bir zaman almamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde, sokakta ve işyerinde kadına uygulanan şiddete, baskıya, tacize karşı verilen tepkiler sıradanlaşmıştır. Kadın olarak hakkını savunanların meydan dayaklarına maruz kaldığını gören toplum, bu duruma çokta yabancılık çekmez. Saldırı,  tecavüz, hırsızlık gibi suçları işleyenlerin suç işleme rakamları ne kadar yüksekse itibarları da eş zamanlı olarak o kadar yükselmektedir. Bu suçları uygulayanlar hapislerden kısa sürede çıkarken, bunlara maruz kalanlar ise yalnız kalmakta, hayatlarına derin yaralar ile devam etmektedirler. İşte iki bine yakın BDP’linin ve yüzlerce Kürt çocuğunun durumu ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddet, tüm davranışlar gibi öğrenilen bir davranıştır, planlı ve kasıtlıdır. Bu öğrenme, ailede, okulda, televizyonda, kamusal alanda gerçekleşebilir. Elbette ki şiddetin sosyo-ekonomik, eşitsizlik, aile bağlarının ve toplumsal bağların yıpranması gibi sayısız nedeni de vardır. Büyükşehirlerde tekstil, inşaat, lokanta, altyapı gibi en kötü hizmet sektörlerinde çalışan Kürt gençlerinin şiddet vb. davranışlara başvurması şaşılacak bir durum olmasa gerek. Göç, asimilasyon ve reddedilen kimlik olgusunun yarattığı hayal kırıklığı, depresyon, uyumsuzluk, ruhsal sorunlara karşı sistematik bir çözüm programı geliştirilememiş olunması bunun temel sebebidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok yönüyle toplumsal hiyerarşiden ve teklik anlayışından beslenen çelişkili, bir o kadar da karmaşık ve de sistematik bir şiddet olgusu ile karşı karşıyayız. Irak’taki savaşta ve Filistin’deki İsrail zulmüne karşı sahte duygulanmalar yaşayanlar, yanı başlarında yaşanan uygulamalara kulaklarını tıkar, yüzlerini başka yöne çevirirler. Tıpkı Bulgaristan’da ya da Kerkük’te yaşayan Türklerin her türlü kültürel hakkını savunurken kendi ülkesinde yaşayan insanları, haklarından mahrum etme ikiyüzlülüğünü göstermek gibi. Ya da dünyanın Filistin gibi çeşitli yerlerinde ezilen Müslümanlardan dem vururken, aynı ülkede yaşadığı Müslüman kardeşlerinin haklarını görmezden gelmek gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En temel insan hakkı olan yaşama hakkını hedef alan savaş, insan hakları ihlallerinin en uç noktasıdır. Biyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik, siyasal etkileri nedeniyle insana ve çevreye yönelmiş ve insan elinden çıkan en yıkıcı eylemdir savaş. Gelin görün ki Türkiye’deki savaşa karşı çıkmak bile vatan hainliği ile eşdeğer tutulmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddet bir alış veriş eylemidir. Vicdani olarak insan olmanın gerektirdiği tavır, şiddeti reddetmeyi gerektirir. Şiddetin dilini kullananlar, toplumun ihtiyaç duyduğu barışçıl diyalog yollarını kapatmayı amaç edinirler. Barışçıl çözümler yerine şiddeti kutsayıp husumeti, öç almayı öne çıkarırlar. Birlikte yaşanabilirliği sekteye uğratmaya çalışıp toplumsal barışı baltalarlar. İnsanların özgürlük alanlarını engellemeye, hatta her zaman kontrol altında tutmaya gayret ederler. Tıpkı Kürt sorununu askeri önlemlerle çözme anlayışını dayatmak gibi. Bu yaklaşım, şiddetin yaygınlaşmasını, topluma korku ve kaygının hâkim olmasını amaç edinmiştir. Bunun sonuçlarını görmek için uzaklara gitmeye gerek yok. Ülkenin son doksan yılına bakmak yeterlidir. Cumhuriyet kurulduğundan beri Kürdistan insanına uygulanan asayişin ve askeri yöntemlerin problemleri çözemediğini görmek istemeyenler, bir halkın bireylerine güç ve baskı uygulamak suretiyle onları kültürel ve tarihsel değerlerinden koparmak istemişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış ve hoşgörü kültürünün yerleşmediği, barışa olan özlemin dillendirilemediği bir toplumda şiddet ve operasyon kavramlarının nedenlerini kavramak hiç de zor değil. Çocuklarına çoğulculuğu, eşitliği, demokrasiye bağlılığı ve demokratik çok kültürlülüğü kavratamayan bir toplum, bunun acılarına önümüzdeki dönemlerde de katlanmaya devam edecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilleri, renkleri, tarihleri, şarkıları, dansları, harfleri, toprakları, giysileri, kültürleri, köyleri, isimleri, kitapları, televizyonları, gazeteleri, fikirleri, temsilcileri şiddet/savaş olgusu üzerinden cezalandırılan/operasyonlara uğrayan bir halkın susturulması mıdır çözüm yolu; yoksa kültürel çoğulcu bağlamda bir arada, kardeşçe yaşamak mıdır doğru olan? Bu sorunun yanıtını vermekten korkanlar, Kürt coğrafyasındaki askeri yığınak yapmaya devam ediyorlar. AKP’nin derin açılım çelişkilerinden biridir bu. Baharla birlikte insanlar umutlanır, yüzlerde, coğrafyada yeni renkler olur. Görünen o ki bu yıl da ölüm haberleriyle çalkalanacak. Şiddetten medet umanlar iş başında. Askere giden gençler ve arkadaşları sokaklarda yeri göğü inletiyorlar. “en büyük asker bizim asker.” seslerinden geçilmiyor.  Daha önce de birkaç yazı da alıntıladığım şu cümleler şiddet yanlıları için ne çok şey ifade ediyor değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gelin bakalım savaşın efendileri/Siz büyük silahlar yapan/Ölüm uçakları inşa eden/Bütün bombaları yapan/Duvarların arkasında saklanan/Masalarının gerisinde saklananlar/ Maskelerinizin arkasında sizi görebildiğimi bilmenizi istiyorum. /Siz, yok etmek haricinde asla hiçbir şey yapmamış olanlar/Siz, oyuncağınızmış gibi benim dünyamla oynayanlar/Elime bir silah verip sonra gözlerimden saklananlar/Ve sonra dönüp en hızlı kurşunlardan koşarak kaçanlar…”           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        "Masters of the War- Savaşın Efendileri"  -Bob Dylan-Çeviren: Ece Esmer&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1784580619720975429?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1784580619720975429/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/siddetli-gecimsizlik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1784580619720975429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1784580619720975429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/05/siddetli-gecimsizlik.html' title='Şiddetli Geçimsizlik(!)'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-182655236408604588</id><published>2010-04-12T14:06:00.001-07:00</published><updated>2010-04-12T14:06:43.338-07:00</updated><title type='text'>Bizi Hakikatten Ayıran Kültür Başkenti</title><content type='html'>Bu ülkede bir gün bir ay, bir ay da bir yıl kadar uzundur.İş hatırlamaya gelince "mümkün olduğunca erken unutmak" adettendir. Her gün ülkenin katil, linç hanesine yeni eklerle karşılaşıyoruz. Kültürlüyüz deyip her gün öldürmeye devam ediyoruz. Kültürlüyüz deyip Ermeniyi, Kürdü kendi dilinde konuşturmuyoruz. Katillerin, linççilerin bir süre için meşgul etmiş olduğu hapishanelerde yerler açılıyor. Kelepçelenmiş Kürtleri kapatmak için. Faşizmin en önemli göstergelerinden biridir sıra sıra dizilmiş insanlar. Tektipleştirmek faşizmin özüne uygun bir yaklaşım. Peki kültürel zenginlik bunun neresinde kalıyor dersiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicedir “kültürel zenginlik” şokundan kendimi alıp yazamadım şu kültür başkenti hikâyesini. Kültürel zenginlik konusunda başa yarıştığını iddia eden anlayış, Romanlarla biraz eğlenip tabiri caizse kurtlarını döktükten sonra onları İstanbul’un en ücra köşelerine fırlatmış mıydı acaba? İstanbul, kültür başkenti olacak diye Sulukule’de oturan Romanlar, kültürleriyle birlikte aforoz edilmiş miydi hiç? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Khalil Cibran’a göre “bir öğreti, pencere camı gibidir, hakikate oradan bakarız, ama bizi hakikatten ayıran da odur.” Kültür başkenti kavramına da bu şekilde bakmak gerekiyor. Bizi kültür başkenti hakikatinden ayıran onlarca şey var aslında. İstanbul gerçekten de kültürel farklılıklar anlamında vakti zamanda önemli bir şehirmiş. Fakat bugün bazı kırıntılarla avunmak durumunda kalmış görünüyor. Kültürel zenginliği yaratanların önemli bir bölümünün İstanbul’dan tasfiye edildiğini düşünürsek durum daha iyi anlaşılabilir. Hrant Dink bunların başında geliyordu. Hrant’ın sokak ortasında öylece yere kapaklanmış ömrü, bize bir öyküden bahsediyordu. “Burası bizimdir Ermenilere ölüm” diyordu bu resim. Bu resim, kültürel zenginliğin öldürüldüğünün resmiydi aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zerdüşt’ün buyurduğu şekliyle söyleyecek olursak “kanla yazılan okunmak değil, ezberlenmek ister.” Bu ezber, 85 yıldır zenginliğimize kurşun sıkan, onu aşağılayan, ötekileştiren, linç eden bir resimdir. Ezberlenen ise unutulmaz sanılır. Oysaki öyle değil. Ben daha ilkokuldayken binbaşı bir müdürümüz vardı. Okula ilk geldiğinde Atatürk ilke ve inkılâplarını çoğaltıp her öğrenciye dağıtmıştı. O metinde yüzlerce defa Türk kelimesi geçiyordu. Yaklaşık on sayfa ve düzyazı şeklindeki bu metni korkumuzdan olsa gerek ezberlemiştik. Ama şimdi hatırlamıyorum bile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onurlu insanların onursuzlar karşısındaki “yitirilmiş” cesetleriyle doludur Anadolu ve İstanbul. Daha geçen gün askerde sırtından vurulan Kürt genci Batmanlı Ergün Önen’in resmi bize ne hatırlatıyor? Ergün Önen, eğer bir çatışmada ölseydi ve de Batıdaki bir şehirde toprağa verilseydi belki de ardından binlerce kişi kahrolsun PKK, ya sev ya terk et diye ritm tutacaktı.  Son üç yılda yaklaşık 100 gencin resmi bize kültürel bir yitirilmişliği de göstermiyor mu? Bu yüz genç bir çatışmada ölseydi belki de MHP ve CHP koalisyonu şimdi iktidar olmuş olacaktı.  90’lı yıllarda Ergün ile aynı kaderi paylaşmıştı Teyzemin oğlu. Ancak ezberlenmiş maalesef bozulamadı. O da İstanbul’da yaşıyordu. İstanbul’un bir rengi de oydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün Panorama Müzesi(1453)’ni ziyaret ettim. Birkaç kilometre ötesinde ise tepesine minareler dikilmiş Ayasofya vardı. Yazın Sivas’ta bir Ermeni köyünü ziyaret ettim. Eski Ermeni Kilise’si cami olmuştu. Bu talan etme geleneğini düşündüğümde kültür başkenti kavramı nedense bana çok manipülatif geliyor. İstanbul’da hangi kültürlerin yaşamasına razı gelindiği aşikârdır oysaki. Yedi tepeli İstanbul’un her merkezinde yedi tane Türk pop/halk sanatçısının konseri vardı. Kültür başkenti olgusunun bir kandırmacadan ibaret olduğunu birlikte izledik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk’ün olduğu kadar Kürdün, Ermeni’nin,  Rum’un, Çingene’nin, Laz’ın, Süryani’nin, Çerkez’in, Alevi’nin cebinden çıkan vergilerle şatafatlı açılışlar organize etmeyi kültürel zenginlik diye yutturmak tam bir saçmalık. Bu en az Alevi’nin vergisiyle cami yaptırmak, hacca insanlar göndermek, imamlara maaş vermek, suniliği anlatan ders kitapları basmak kadar saçma. Bütün bir kültürel mirası, Türk’e ait bir imgeyle sunan kültür başkenti konsepti ile karşı karşıyayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel sanatlar, müzik, sinema, belgesel, edebiyat, gösteri sanatları, geleneksel sanatlar, kent kültürü, eğitim vb. başlıklar üzerinden organize edilen etkinliklere bakıldığında kültürel zenginliğin “tek kimlikli” bir konseptle hazırlandığını daha iyi görürsünüz. Müzeler başlığı altında sadece bugün artık yakılıp yıkılması, taşınması, göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir takım yapılardan bahsedilebilir. Oysaki İstanbul, Türkiye ve Avrupa’nın en önemli kültürel zenginliklerini bünyesinde barındırmış ve her şeye rağmen barındırmaya devam eden bir şehir. Kendi ülkesindeki barış girişimlerine değer vermeyen bir zihniyet, Barış Sanatçıları konseri düzenlese ne çıkar. Geri planında “İstanbul Türk’e aittir ve sadece Türk kültürüyle yaşayacaktır.” konseptini gördüğümüz bu “kültür başkenti kavramı” bizi kendisinden ayıran asıl hakikatlerden biridir aslında.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-182655236408604588?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/182655236408604588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/bizi-hakikatten-ayran-kultur-baskenti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/182655236408604588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/182655236408604588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/bizi-hakikatten-ayran-kultur-baskenti.html' title='Bizi Hakikatten Ayıran Kültür Başkenti'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-4543279064995536520</id><published>2010-04-12T14:05:00.001-07:00</published><updated>2010-04-12T14:05:58.242-07:00</updated><title type='text'>DTP’nin Kapatılması: “Barış ve Kardeşlik Bahane; Savaş Şahane”</title><content type='html'>“Türkiye ve değişim” kelimelerini yan yana düşünmek “teklik” arzusunun yarattığı kaos ortamında her defasında karşımıza “korku, düşmanlık, linç, kabullenmezlik” duygularını çıkarıyor. Anayasa Mahkemesi’nin “barış ve kardeşlik bahane; teklik, statüko, savaş şahane” tadındaki kararı, Kürtlerin siyasi alanda mücadele etme planının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ispatladı. Başından beri AKP’nin DTP’yi manipüle etme, PKK’yi tasfiye etme planlarını bilmeyenimiz yok. Batasuna örneğini veren AKP, sıranın kendisine bir daha gelebileceğini unutmuşa benziyor. Oysaki Ergenekon ile başlayan mücadeleyi kimin kazanacağını henüz bilmiyoruz. Mücadeleyi CHP-MHP-Ergenekon-Ordu (ileriki dönemde M. Sarıgül ve Abdullatif Şener’in de bu cepheye dahil olacağını göreceğiz) kazanırsa hiç şaşmam. Nitekim DTP kararı, AKP’nin tasfiyesini de akla getirmiyor değil. AKP, bu savaşı bitirmeyenlerin her defasında nasıl iktidardan uzaklaştığını biliyordur sanırım.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk devlet geleneğinde, barış söylemlerinin ardında yatan temel felsefenin tasfiyeden ve göz boyamadan ibaret olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Bu yüzden açılımın bir “devlet projesi” olduğunu duyunca buraya kadarmış dediğimi anımsıyorum. Bu gelenek, şiddet kültüründen beslenir. Öldürünce güçlenir, öldürülünce topluma korku salıp kendini her defasında meşrulaştırır. AKP eğer her yönüyle iktidara hakim olduğunu düşünüyorsa bu büyük bir yanılgıdır. Nitekim Ergenekon cephesinin ve ordunun eski mantıkla darbe planları yapmaya devam edeceğini kimse düşünmemeli. İleriki zamanlarda şiddet tırmandığında, ölümler arttığında yeni konseptin “devlet projesinden” “AKP’yi de tasfiye etme projesine” nasıl dönüştüğünü göreceğiz. Bu gerçekleşirse bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.. Çünkü ordunun “kendisine reva görülenlerin hesabını” sormayacağını düşünmek tabiri caizse safdillik olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu, eski tarz yöntemlerin, planların işe yaramadığını göremeyecek kadar kör değil aslında. Osmanlı’nın son dönemlerinden beri ordunun yeni stratejiler geliştirme ve statükoyu koruma konusunda ne tür yöntemlere başvurabileceğini bu uğurda gerekirse kendi içinde değişime gidebileceğini görmeliyiz. AKP ve cumhurbaşkanı Gül, “Yüksek Mahkeme’nin kararına saygı duymak gerekir” derken başlatmış oldukları “açılım”ın önüne set çeken statükocuların ekmeğine yağ sürüyorlar. Çünkü AKP’yi tasfiye edebilecek tek gerçek kaldı. O da savaştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Kürt mücadelesinin “mağduriyetler” hanesine bir yenisi daha eklendi. Her mağduriyetin mücadelelere ivme kazandırdığını unutmamak gerekiyor. Esasında Kürt hareketi ile ilgili eleştirilerimiz bu tarz mağduriyetler nedeniyle her defasında ertelenmek zorunda kalıyor. Çünkü vicdan daha ağır basıyor. İşte bu yüzdendir ki DTP kapatıldıktan sonra fikrine başvurulan bir Kürt genci şu söylemi kuruyordu; “şu kürsüyü  aday koysanız bundan sonra yine seçeriz; şuradaki eşeği aday olarak gösterseniz onu da seçeriz.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Türkiye’ye barışın gelmesi ancak savaşan tarafların onayı ile gerçekleşebilir görünüyor. Çünkü halkta bu yönde “mutlak bir istek” sözkonusu değil. Savaşan kesimlerin barışı istemesi için ise taraflardan ordunun “daha net bir yenilgiyi tatması” gerekiyor sanırım. Şu an TSK’da net bir yenilginin olacağına dair bir öngörümüz de yok. Çünkü TSK, teknolojik ve sayısal olarak kendini organize etmiş durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de bu durumda ne olmalı? Kürtler çok güçlü bir sivil itaatsizlik hareketi başlatır, Türkiye toplumu ise barış için çok istekli olursa savaş biter. Ancak bu, çok uzak bir ihtimal. Tüm bunları değerlendirdiğimizde savaşın yanı başımızda durduğunu; barışın ise gittikçe uzaklaştığını söyleyebiliriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-4543279064995536520?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/4543279064995536520/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/dtpnin-kapatlmas-bars-ve-kardeslik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4543279064995536520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4543279064995536520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/dtpnin-kapatlmas-bars-ve-kardeslik.html' title='DTP’nin Kapatılması: “Barış ve Kardeşlik Bahane; Savaş Şahane”'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1038484400506318051</id><published>2010-04-12T14:04:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T14:05:19.619-07:00</updated><title type='text'>Tarihsel Bellek: “Yalanlarla ve Hilelerle Baş etmek”</title><content type='html'>Özlemi duyulan objektif bir tarih yazımı için araştırma yapmak ve yazmak toplumsal bellek açısından önemlidir. Son olarak Dersim tartışmaları sırasında insanların, çoğu zaman ezbere konuşma geleneğinin dışına çıkamadıklarını bir kez daha gördük. Çünkü Dersim tartışması bize şunu hatırlattı; “katliam olduğunu söylüyorsan dayanaklarını, kaynaklarını, sözlü tarih çalışmalarını göstermelisin” Esasen bunun bir katliam olduğunu o döneme tanıklık eden yaşlılardan biliyoruz. İnsanlar,  katliamı birinci ağızlardan dinleme imkânına sahip olmuştur. Ancak bunların arşivlenmesi, belgelendirilmesi aşamasının çok yetersiz olduğunu söylemeliyiz. 1938 yılı uzak bir tarih olmamasına rağmen toplumsal belleklerin bu kadar bulandırılması, zayıflaması anlaşılmazdır. Sanki olay, M.Ö 4000 yılında olmuş biz de dönemin kaynakları hakkında yeterli bilgiye ulaşamıyoruz havasına girmek anlamsızdır. Shahrzad Mojab o dönemler için özetle; “uluslararası düzenin, Birleşmiş Milletlerin, Kürtlerin kendilerini ifade etme haklarını sürekli reddettiğini” ifade eder. Leo Kupper bu durumu; “Kürtler üzerinde hakim olan devletlerin “katliam hakkı” vardır ve bunu uygulamakta özgürlerdir.” (hakim devletlerin bu hakkı kendinde görme anlayışını vurgular) şeklinde açıklamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih söylemini ve yazımını Murat Bardakçı, İlber Ortaylı, Erhan Afyoncu gibi üç-beş şahsiyetin manipülatif yaklaşımlarına hapsetmiş bir toplumun “tarihi gerçeklerden” bahsederken neden “bilgi kırıntılarıyla” avunmak, “bilgi kirliliğiyle” bulanmak durumunda kaldığını düşünmeden edemiyor insan. Bilgi kaynaklarından ve objektiflikten uzaklaşıp tarihi yeniden biçimlendirerek sevimli hale getirme; dolayısıyla cümleleri zihinlerde resmileştirme söyleminin en belirgin örneklerini “Tarihin Arka Odası, TekeTek, Geçmiş Zaman Olur ki” gibi programlarda görüyoruz. Halil Berktay’ın hazırlayıp sunduğu Nisyana İsyan(Unutuşa İsyan), bu programların dışında tutulabilir. Çünkü Berktay, belirlediği tarihsel konularla ilgili alanında araştırma sahibi tarihçileri konuk edip objektif bir bakış geliştirmeye çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birer entelektüel deha olarak lanse edilen ve her izlediğimde “tekelci tarih yazımı” konusunda bende merak uyandıran bu üç zat hakkında tarihçilerimizin yorumlarına da ihtiyacımız var. Tarihsel olgularla ilgili işine geldiği gibi öznel yorum yapma geleneği, bu üç tiplemede açık seçik görülmesine rağmen tarihçilerin suskunluğunu anlamakta zorluk çektiğimi de itiraf etmeliyim. Bu, en fazla “korku” ve alandaki “yetmezlik” ile açıklanabilir.  Örneğin “Dersim İsyanı’nda binlerce kişi ölmüş müdür?” sorusuna Murat Bardakçı’nın verdiği yanıt şudur: “yok canım o kadar kişi ölmemiştir, bunu söyleyen kişiler saçmalıyorlar, bunlar cahildirler.” şeklindedir. (Bardakçı'nın bu tarz cümleleri rahatlıkla kullanmasının temel dayanağı Dersim ile ilgili alternatif tarih yazımının azlığıdır. Bardakçı bundan cesaret alıyor.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Murat Bardakçı’nın hedonizm/egoizm ile karışık kahraman tarihçi imgesi midemi bulandırıyor desem yeridir. Top sakalı ve gözlükleri ile çizmeye çalıştığı modern, entelektüel tipleme; horultulu, salya sümüklü konuşma, gözlüklerin üzerinden pörtlek bakışlar, çenesini sürekli kıvırması, hoplaya zıplaya gülüş, sandalyeye sığmaz hareketler ve dinleme/tartışma  kültürüne sahip olamama tavrı ile altüst oluveriyor. Fatih Altaylı gibi tescillenmiş mazoşist tiplemenin “ver gazı” havalı manipülatif soruları ve övgüleri de işin tuzu biberi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi söylemlerinden anladığımız kadarıyla bir Kırım Tatarı olan bu şahsiyet, tıpkı Ziya Gökalp vb. “beslemeler” gibi Türklüğü ve Türk tarihini göklere çıkarma, yeniden restore etme hareketine neden soyundu acaba? Aslında ekonomist olan Bardakçı, toplumun tarih algısını yeniden şekillendirme, hoş kılma, popüler tarih yaratma amacıyla görevlendirilmiş görünüyor. Böyle olmasaydı “Türkiye Türklerindir.” vizyonuna, sloganına sahip Hürriyet gazetesinde işe başlamazdı sanırım. İşine geldiğinde tarihçi kimliği ile kendini alandaki en önemli otorite ilan eden Bardakçı, azıcık sıkıştığında gazeteci ve müzisyen kimliğini ön plana çıkarıp kuyruğunu kurtarıveriyor. Ben gazeteciyim eleştiririm, müzisyenim çalar söylerim havasına giriyor. Belli ki hassas konulardaki birtakım önemli arşivi kendinde toplamış ve tarihin bazı dönemlerini tekeline almış bu zatın -birçok araştırmacı önemli belgelere ulaşamazken- hangi ilişkilerle ve neyin karşılığında bilgi ve belgelere ulaştığını düşünmek gerekiyor. (Yıldırım Türker bunu şöyle ifade ediyor: “Onlar kimi kasalarda bilgi ve belgeleri zor günlerde hasmın suratına çalıvermek için bekleten yiğitler mi?”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce tarihin paparazziden ibaret olduğu şeklinde bir algı dünyası yaratmaya çalışan Bardakçı, şimdilerde ise Alevilik, Kürt Sorunu/İsyanları vb. büyük ve “tehlikeli” konulara değiniyor. Hemen her tartışmalı alanda durumu kurtarır cümleleri ile tanınan Bardakçı, esasen emperyalist tarih yazımına, gerçekleri sulandırma, zihinleri ise bulandırma desturunu kendine şiar edinmiş. Gönül ister ki kendinden başka herkesi cahil bulan ezberci eğitim sistemi üretimi Erhan Afyoncu ve resmi söylem yumoşcusu Bardakçı’nın söylemleri ile ilgili olarak dürüst tarihçiler(özellikle Dersimliler) birkaç cümle sarf etsinler. Nitekim rivayet edilir ki Seyid Rıza idam edilmeden önce yanında bulunan Türk yetkililerine dönerek, “Ben sizin yalanlarınızla, hilelerinizle baş edemedim, bu bana ders oldu. Ben de size boyun eğmedim, bu da size ders olsun.” der. Bu sözden herhangi bir ders çıkarılmadığı, Seyid Rıza’nın bahsetmiş olduğu yalanların ve hilelerin belgelendirilemediği bir tarih anlayışımız olduğu sürece Bardakçı ve diğerleri yalanlarına devam edeceklerdir. Meydan boş ise at koşturan çok olur. Aslında bazı şeyler vardır ki bağırma-tepki gösterme ile geçmişe not edilemez; bunun için belgeleri içeren yazıya ihtiyaç vardır. Söz uçar tepki uçar ama iyi bir tarihsel araştırma ile ortaya konmuş bir arşiv her şeye yanıt olabilir. Bu yüzden iğneyi kendimize batırmakta fayda var.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1038484400506318051?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1038484400506318051/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/tarihsel-bellek-yalanlarla-ve-hilelerle.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1038484400506318051'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1038484400506318051'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/tarihsel-bellek-yalanlarla-ve-hilelerle.html' title='Tarihsel Bellek: “Yalanlarla ve Hilelerle Baş etmek”'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1177167420931493777</id><published>2010-04-12T14:03:00.002-07:00</published><updated>2010-04-12T14:04:32.036-07:00</updated><title type='text'>Açılımda Küçük Bir Test</title><content type='html'>Yaz ortasından beri “demokratik açılım süreci” adı altında yaşanan gelişmelerin nereye evrileceğini doğrusu herkes merakla bekliyordu. Kimi çevrelere göre PKK'yi tasfiye, DTP'yi marjinalize etme amacı taşıyan bu devlet projesi, Kürtlerin gözünü boyamaktan öteye geçmeyecekti. Kimi çevreler sürecin Kürtlerle sınırlı kalmasını eleştirirken, kimi çevreler gerçek bir demokrasi için anayasal değişikliklerin şart olduğunu; AKP’de ise böyle bir iradenin belirmediğini öne sürüyordu. MHP ve CHP gibi ırkçı partiler hariç sürecin, gerçek bir kardeşleşme ve barış ile nihayete ermesi gerektiğini söyleyenlerin sayısı da azımsanacak gibi değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin açılımdaki ısrarı, Taraf, Star, Zaman, Yeni Şafak gibi gazete çevrelerinin ve demokratların yüreğine su serperken uzun bir süre “muhatap sorunu” ile meşgul olundu. Büyük oranda böyle bir sürecin yükünü tek başına kaldıramayacağı anlaşılan DTP, süreçte sürekli olarak Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini dillendirip durdu. Öcalan ise kendi cephesinden “yol haritasını” tamamlayıp devlet yetkililerine teslim etti. Yol haritasının DTP ve PKK’nin eline geçmemiş olması Kürt cephesinde belirsizliklere neden oldu, sinirler bozuldu. Bu arada DTP’den yaklaşık 500 kişi cezaevine kondu, yüzlerce çocuk onlarca yılla mahkeme koridorlarını arşınladı. Yol haritasının paylaşılmamasının temel nedenleri arasında CHP ve MHP’den gelen ağır eleştirilere muhatap olmamak ve sürecin hükümetin inisiyatifinde yürütülmesi isteğini sayabiliriz.. Ancak özellikle CHP ve MHP’nin bu devlet projesine dahil edilememesi tıkanmaya yol açmıştı. Öyle ki Baykal, Erdoğan ile görüşmemek için bin dereden su getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan DTP ve PKK’nin net söylemler üretememesi hükümetin elini daha da güçlendirmişe benziyordu. Kendi çalıp oynama havasını, Öcalan’ın yurtdışından grupların gelmesi talimatı allak bullak etti. Süreçte kendi “muhataplığının ve öncülüğünün” önemli olduğunu Kandil ve Mahmur’dan getirttiği 34 kişi ile bir kez daha göstermiş oldu Öcalan. Bu hamle DTP ve PKK’nin kafasındaki “devlet ne kadar ciddi” sorusuna kısmen yanıt oldu. Devlet projesi denen şeyin ne olduğu biraz belirginleşti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye gibi ülkelerde bürokrasinin, anayasal engellerin, keyfi adalet yorumlarının bir anda yok olmasını beklemek hayaldir. Sözkonusu süreçte Doğan Grubu, CHP-MHP koalisyonu PKK’lilerin Silopi ve Diyarbakır’daki karşılama coşkusunu kullanıp Avrupa grubunun gelişini ertelettiği gibi AKP’yi de zor durumda bıraktı. MHP’nin son çare olarak el altından organize ettiği Elazığ, Konya gibi şehirlerdeki yürüyüş ve saldırılar, özellikle Doğan Grubu tarafından iki halkın karşı karşıya gelme manzaraları olarak haber bültenlerinde ve gazete manşetlerinde yer aldı. Sürecin iki günah keçisi hemen tespit edildi. AKP ve DTP. Doğan Grubu, devletin askerlerimizi şehit edilenlere teslim edildiğini alttan alta dillendirmeye başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa gerçekten de “açılım süreci” boyunca Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Bülent Arınç tarafından dile gelen cümleler, ülkenin 85 yıllık ezberini büyük oranda altüst etti. PKK’lilerin görkemli karşılanmaları “seferden dönen galipler ve yenilmiş Türk milleti” olarak lanse edilince iş sarpa sardı. Durumdan aynı zamanda nemalanmaya çalışan Başbakan gelin üzüm salkımını birlikte yiyelim şeklinde belki de DTP’ye çağrıda bulundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan önümüzdeki süreçte Öcalan’ın büyük oranda barış sürecinin devamından yana tavır koyması bekleniyor. Bu durum, AKP cephesinde de devam ederse belli gelişmelerin yaşanabileceğini düşünebiliriz. Ancak AKP’nin ordu ile anlaştığını dolayısıyla sürecin daha problemsiz yürüyeceğini düşünenlerin yanılabileceğini grupların geliş saatlerinde Kandil üzerinde F-16’ların uçurulması ve Genelkurmay’ın olağan basın toplantısında “geliş şekillerinin kabul edilemez olduğu”nun açıklanması bozar gibi oldu. Bu hamlelere AKP cephesi, “AKP ve Gülen’i Bitirme Belgesi”nin gerçek olduğu yönündeki haberlerle cevap verdi. Bir yerde TSK biraz hizaya getirildi, durum eşitlendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK ve hükümet arasındaki dengede herkes kendi durumunu kurtarma derdine düşünce “barış umutları” biraz daha belirsizleşti. AKP’nin İçişleri Bakanı eliyle yürüttüğü çalışmalar, işin aslına bakılırsa pek meyvesini veremedi. Lakin açılım sürecinde görüştüğü onlarca sivil toplum kuruluşu, TÜSİAD vb. yapılar sessiz kalıp izlemeyi tercih ettiler. Her ne kadar barış gruplarının görkemli bir şekilde karşılanmış olması “gerçek çözüm hevesini devlete yansıtma” amaçlı gibi görünse de hükümet, 30 yıllık bir sürecin sonunda attığı adımdan tereddüde düşmüş oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazdan beri eski tür yöntemlerin iflas ettiğine hepimiz şahit olduk ancak yerine ne konacağını da bilmiyoruz. Bu bir cilalama yöntemi mi yoksa gerçek bir demokrasi girişimi mi bunu bilemiyoruz. Hükümet, şimdilik gelen gruplardan kimseyi tutuklamayarak “gelin devletin şefkatli kollarında yaşayın” demek istedi. Ancak nasıl bir yaşam sunulacağı hususunda her şey belirsizliğini koruyor. Nitekim Cemil Bayık, gruplar daha yoldayken “Barış gruplarına olumlu yaklaşmak PKK'nin dağdan inmesine yol açmaz. Eğer PKK dağa çıktıysa bunun nedenleri var. Kimse keyfinden dağa çıkmadı… Kürt halkının kimlik sorunu, Kürt halkının dil sorunu, kültür sorunu, özgürce kendi kimliğiyle örgütlenip kendisini ifade etme, siyaset yapma sorunu var. Eğer bunlar garantiye alınırsa PKK dağdan iner.” şeklinde açıklamada bulundu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski düşünceden “hakim ve savcılarını ve de ırkçı-darbeci geleneği” tamamen tasfiye edemeyen AKP hükümetini neler beklediğini bilemiyoruz. Öte yandan bu düşünceden olanların DTP’yi kapatmayacağına dair bir işaret de yok. DTP’nin kapatılması durumunda -ki uzak bir olasılık değil-sürecin nasıl ilerleyeceği merak konusu. Proje hazırlama dersinden Öcalan’ın hamlesiyle şimdilik bütünlemeye kalmış görünen Hükümet ve TSK, kuyruk sıkışınca ilk cümlede niyeti açık etmeye başladı: “Yeniden başa dönülür, sil baştan yapılır...” “Gelişlerin şekli kabul edilemez.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veysi Sarısözen’in ifadesiyle “PKK'yi tasfiye, DTP'yi marjinalize etme amacını perdeleyen bu açılım siyaseti şimdilik alt üst oldu.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1177167420931493777?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1177167420931493777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/aclmda-kucuk-bir-test.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1177167420931493777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1177167420931493777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/aclmda-kucuk-bir-test.html' title='Açılımda Küçük Bir Test'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-827455907158822868</id><published>2010-04-12T14:03:00.001-07:00</published><updated>2010-04-12T14:03:40.738-07:00</updated><title type='text'>Askeri Yardıma Çağırma Geleneği</title><content type='html'>Türkiye’nin tarihi bize militaristlerin doğruları neyse bu ülkenin yalanlarının tam da onlardan ibaret olduğunu söyler. Eleştirdiğimiz bazı yönleri olsa da Taraf gazetesinin militarizmin ipini pazara çıkarmasına çok şey borçluyuz. Kalın ve yüksek duvarlarla örülmüş “devlet ideolojisinin ve onun dayandığı üstün hukuk” dayanağının  aşılması için Taraf gazetesinin yürütmüş olduğu mücadele çok değerli. Başından beri Türkiye’nin problemlerini çözebilmesi için öncelikle “ordunun sivil alandan tamamen çekilmesi gerektiği yönündeki Taraf stratejisi” önemli aşamalar kaydetti. Ordudan ödü kopan AKP hükümetine bile zaman zaman cesaret verdi.  Demokrasi taleplerinin tamamen kulak ardı edildiği zamanlarda gündem yaratmayı başardı Taraf. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal gelişimi ve değişimi, tekellerindeki “enjeksiyon sistemi”ne bağlayan militarist devlet anlayışının hukuki anlamda sığındığı anayasal maddelerin tartışılmaya başlanması, toplumun kendi kararlarını sivil siyaset yoluyla almasına vesile olabilir. Bu ise Türkiye toplumunun “neyi muhafaza ettiği belli olmayan anlayışının” aşılmasına katkı sunacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül ve öncesindeki askeri müdahaleler ile siyasi ve hukuki bir hesaplaşma içine girmek için başta muhaliflerin ve de neyi muhafaza ettiklerini çoğu zaman şaşıran statüko destekçilerinin uyanamama sorunundan bahsediyoruz. Kenan Evren: “Türk halkı yargılanmamı isterse yargıyı beklemem intihar ederim.” derken muhafazakârlara, Ergenekon destekçisi CHP ve MHP seçmenine,  bir kısım solculara güvendiğini dile getiriyor aslında. Çokta haksız değil. Ne de olsa militarizmin zihin yapılarını şekillendirdiği destekçilerin 12 Eylül darbe anayasasına sahip çıkmak için bayraklarını alıp sokaklara fırladıklarına çok şahit olduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin faaliyet alanı ve çerçevesinin anayasal normlarla sınırlandırılması için öncelikle sivil demokratik bir anayasanın yapılması gerekiyor. Türkiye esasen bir yönetmelikler, kanunlar, genelgeler cennetidir. Ve de bir ülkede kanunların sayısı ne kadar fazla ise o ülkede yolsuzluk, haksızlık o kadar fazla demektir. Demokratik olarak yönetilen sivil bir toplum olmak için öncelikle mevzuatlar ve bürokrasi cenneti olmaktan çıkmak lazım. Mevzuat cenneti olgusunun en kötü örneklerini Milli Eğitim Bakanlığı’nın onlarca genelgesini, yönetmeliklerini, kanunlarını inceleyerek anlayabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yüce devlet” dedikçe Türkiye’nin dünya sıralamasındaki konumunun her geçen gün dipe vurduğunu görebilecek bir Türkiye halkını düşlemek kuşkusuz ki kolay değil. “Muhafazakâr” Türkiye halkının nihayetinde etten kemikten yaratılmış diğer dünya insanlarından üstün olmadığının farkına varması için “militarizm” ile ciddi bir hesaplaşma içine girmek gerektiği açıktır. Üstünlük ideolojisinin dağlara, taşlara, okul panolarına, ders kitaplarına sinmiş olan cümlelerinin değişmesi askeri anayasanın demokratik bir çerçeveye kavuşturulması ile olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstün hukuk ve devletin bekası söylemi” Türkiye toplumu açısından sistematik bir manipülasyon aracıdır. Militarist devlet geleneği, her zaman vatandaşından fedakârlık yapmasını, uğrunda ölmesini, kendisini sürekli yüceltmesini bekler. Bu anlayışta, her tartışma gelip “kutsal” devletin zarar gördüğüne dayanır. Militarist düşünce, haksızlıklara rağmen devletin selameti adına ses çıkarılmamasını talep eder. Çünkü ortada büyük çıkarlar, güç ve iktidar vardır. Çıkarlar, ülke zenginlikleri çoğu zaman politikacılar ve militaristler arasında pay edilir. Türkiye halkının militaristler ve popülist siyasetçiler arasında pay edilen bir ülkenin yoksul ve ezik vatandaşları olmaktan öte bir kazancı olmadığını görmesini “beklemek” hayaldir. Türk eğitim sistemi, bunun önündeki en önemli engellerden biridir. Bunun için Taraf gibi cesaretli mücadelecilere ihtiyaç vardır. Türkiye halkı bir şeye katılmaktan ziyade onu izlemeyi tercih eden bir halktır. Sıradan bir trafik kazasını veya kavgayı bile binlerce kişinin apartmanların çatılarına, balkonlarına çıkarak izlediğini düşünürsek bir demokrasi mücadelesine dahil olmak için “yalanların ve gizli planların sürekli deşifre edilmesi” gerekmektedir. Daha az yöneten, daha demokratik ve katılımcı bir ülkeye ihtiyacımız olduğu bir gerçektir. Bu düşü hayata geçirmek için bireylerin izleyici konumlarını terk etmesi, her fırsatta askeri yardıma çağırma geleneğinin aşılması vazgeçilmezdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece “devlet babasıyla” yollarını ayıracak bireylerin tercihlerini açıklamada, ekonomik özgürlüğe kavuşmada  ve kimliklerini yaşama geçirmede önleri açılabilir. Bireylerin özgür ve gönüllü katılımına açık, şeffaf bir devlet için militarist ideolojinin olabildiğince minimize edilmesi gerekiyor. Generallerin “memleketi kurtarma” adına geliştirmiş olduğu söylemin ve bunun ardındaki şiddetin dozunu anlamak için bu ülkenin faili meçhul dosyasına bakmak yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün gelecek kısa çöp uzun çöpten hakkını alacaksa toplumun kendi geleceğinde söz sahibi olmaya karar vermesi gibi kritik bir noktadayız. Bu da zihniyet değişimi ve vicdani muhasebe ile olabilir. Bu ülkede hemen her insanın fişlendiği bir dosyası vardır. İnsan ne için yaşarsa o şekilde nihayete erer derler. Türkiye devletinin utanç verici ve yüz kızartıcı tarihinden kurtulmak için eleştirdiğimiz bazı yönleri olsa da Taraf gibi gazeteler sayesinde bu dosyalardan çokta ürkmemek gerektiğini öğreniyoruz. Sert ve buyurgan üsluplu Genelkurmay Başkanı’nın düştüğü durum, buna iyi bir örnek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek kalıptan çıkmış aynılaştırılmış bir ülke, Taraf gibi öncüler sayesinde kabuklarını kırmaya başladıysa gerisini getirmek adına ısrarcı ve duyarlı olunmalı. Ancak bu şekilde insan doğasına en fazla yakışan “barış” sözcüğü sihirli ve ulaşılmaz bir olgu olmaktan çıkar. Barış kelimesinin insanların ağzına yakıştığı bir ülke özlemi hayal etmek militaristlere karşı her sivil bireyin insan hakları ödevidir. Ancak bu şekilde Kardeş Türküler konserinde Feryal’in dile getirdiği gibi “paşalar, paşa paşa” yargılanabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal taleplere kulaklarını tıkamış militarist devlet geleneğinin yıkılmasına kısmen de olsa öncülük eden Taraf gazetesini yalnız bırakmamak gerekiyor. İster asimetrik, ister sistematik saldırı olsun sayısı neredeyse bir milyona yaklaşan bir ordunun sivil alana müdahale etme, problemleri çözümsüz bırakma ve nihayetinde acı yaşatma geleneği bitecekse askeri imdada çağırma şeklinde zuhur eden “sivil” geleneğin de sorgulanması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir mücadelede karşı tarafın korkma belirtileri göstermesi tünelin ucunda bir ışık olabileceği düşüncesini güçlendirir. Başbuğ konuştuğunda gizlemeye çalıştığı telaşı ve sesindeki titrekliği her insan hissedebilirdi. Çünkü hemen yan tarafındaki salonda “askeri mahkemede” yargılanan bir yarbay vardı. Ve de askerler ne şekilde olurda olsun sorgulanmaktan hiç hoşlanmazlar. Taraf’ın AKP’nin korkaklığına rağmen açmış olduğu bu küçük ama önemli çığır bize, ukala tavşan ile mütevazı kaplumbağanın hikâyesini hatırlatıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-827455907158822868?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/827455907158822868/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/askeri-yardma-cagrma-gelenegi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/827455907158822868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/827455907158822868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/askeri-yardma-cagrma-gelenegi.html' title='Askeri Yardıma Çağırma Geleneği'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8421057000645354731</id><published>2010-04-12T14:02:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T14:03:06.749-07:00</updated><title type='text'>Üstünlük İdeolojisi ve Ötekinin Gücü</title><content type='html'>Aklını yitirmiş bir toplumun problem çözme kapasitesi sınırlıdır. Çünkü önce yitirilmiş aklın bulunması gerekir. Cumhurbaşkanı Gül’ün Kürt sorunuyla ilgili yarım ağız konuşmaları bu ülkede düşünce üzerindeki baskılardan ülkenin en üst düzey yöneticisinin bile payına düşeni aldığını gösteriyor. Hoşgörü, tesamüh ve müsamaha çerçevesinin dışına çıkmayan bir adıma karşın Kürtlerin on adımla karşılık verdiğine tanık oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu kullanan kesimlerce bir “üstünlük” bağışladığından sorunlu bir kavram olan hoşgörü; barışa olan özlem için önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Dinsel, kültürel, siyasal bakımdan Kürt sorunuyla ilgili en üst düzeyde söylenen sözlerin “ötekine” katlanma, ona dönük bir jest/lütuf olarak yansıtılmasının altında hangi gerçeklerin yattığını çoğumuz ırkçı ders kitaplarından biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tolerans/hoşgörü, “ötekine” tanınmış bir hayat hakkını ifade eder. O hayat, Türk’ün ulu devletinin tanıdığı bir haktır. Onu veren de alacak olan da yüce! Türk devletidir. Ancak sorunun çözümü için bir adım öteye gidildiğinde; yani “başka ve farklı olanla eşit ve eşdeğer koşullarda bir arada yaşama” talebiyle karşılaşıldığında “üstün olanın sınırları” devreye giriveriyor. Aslında işin özüne bakıldığında hoşgörü kavramı, bir güç/üstünlük eylemidir. Hoşgörülme ise zayıflığın bir göstergesidir. İş karşılıklı saygıya gelip dayandığında devreye eşitlik girer ki, üstün olan(!) gücünü vatandaşları lehine kullanma ve onlarla paylaşma aşamasında isteksiz davranır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstünlük, insanlık tarihinin kara lekesidir aslında. Şiddet ile birleştiğinde insanlığın vicdanını ve onurunu ayaklar altına alır. Belki başlangıçta birilerinin dediği gibi herkes kilden kâselerden paylarına düşeni aldı; fakat elindeki kâse ile yetinmeyen birileri, başkalarının kâselerini önce ellerinden almaya çalıştı, alamayınca da o rengarenk kâseleri kırmaya çalıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın önemli bir bölümünün, belki de sadece iklim şartlarından kaynaklanan deri renklerini bile güç ve üstünlük aracı haline getirmeye çalıştığını düşünürsek bazı sorunların çözümünün “ötekinin” gücüne de bağlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zencilerin mücadelesi buna iyi bir örnektir. Üstün ya da güç sahibi olan, “öteki” kendi kimliğini yitirdiğinde onunla yaşayabileceğini; ona hoşgörü ile yaklaşabileceğini söyler. Oysaki öteki şunu talep eder: Kimliğimizi senin kimliğinle ya da senin kimliğini kendi kimliklerimizle “eşdeğer” görürsen birlikte yaşayabiliriz. Dolayısıyla benim farklılıklarımı “anlamak” için kendi farklılığından değil ama kendi üstünlük iddiandan ve hırsından vazgeçmen gerekir. Mesela bunun için DTP milletvekillerinin meclisten alıp götürülmesinin dünya kamuoyunda aslında pek de olmayan Türkiye’nin üstünlüğünü/imajını zedeleyeceğini değil bu ülkenin vatandaşları arasındaki eşitlik ilkesini zedeleyeceğini bilmelisin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin sahte üstünlük tasarımının aşılması gerçekten çok zor görünüyor. Ancak umudunu yitirmiş kimselerin eşitlik taleplerinin dikkate alınmayacağı bir gerçektir. Çelişki şudur; üstün/güçlü olana karşı bir mücadele yürütüyorsanız sizin de güçlü olmanız gerekir. Ancak bu gücü, doğru temsil etmek, demokratik bir şekilde katılımcı bir pespektifle kullanmak gerekir. 29 Mart seçimlerinden ve Zap gibi büyük operasyonlardan dirençli çıkılabildiği içindir ki Kürdistan dağlarındaki “Ne Mutlu Türk’ün diyene, Her Türk asker doğar, Önce Vatan” gibi düşünceler silinip gidecektir belki de. Sonrasında belki de karakollar, tanklar, toplar, tüfekler, savaş uçakları, komandolar, özel harekâtçılar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TSK’nın operasyonları, sürprizleri kof çıktıkça; demokrasi ve eşitlik yanlılarının da güçleri arttıkça devletin “üstünlük ideolojisi” yerini eşitliğe bırakabilir. Çünkü artık küçük çocuklar bile 23 Nisanlardaki, 29 Ekimlerdeki, 19 Mayıslardaki yalanlara, üstünlük taslayan konuşmalara inanmamaktadır. Ancak şunu unutmamak gerekiyor: Kürt sorununda bir gelişme yaşanacaksa bu, üstünlük taslayanın inisiyatifiyle değil eşitlik isteyenlerin gücüyle olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstün olan hiçbir zaman ötekine toptan bir lütufta bulunmaz. Dolayısıyla Kürt sorunu, bir anda çözülecek bir sorun değildir. Üstün olanın tahtı sallandıkça, çıkarları tehlikeye girdikçe adım adım yol alınabilecek uzun erimli bir mücadeledir. Üstün olan, fırsatını bulduğu her an saldırır. Dengeleri ise büyük oranda ötekinin pozisyonu, yeteneği ve direnci belirler. Bunu Türk devleti de PKK de biliyor. Bu yüzden tarafların silahlarını bir anda bırakmalarını bekleyenler yanılacaklardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8421057000645354731?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8421057000645354731/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/ustunluk-ideolojisi-ve-otekinin-gucu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8421057000645354731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8421057000645354731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/ustunluk-ideolojisi-ve-otekinin-gucu.html' title='Üstünlük İdeolojisi ve Ötekinin Gücü'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-4487415508461401793</id><published>2010-04-12T14:01:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T14:02:10.593-07:00</updated><title type='text'>Akıl Ne Yana Düşer Vicdan Ne Yana?</title><content type='html'>Türkiye ilginç bir ülke. Güçlü bir potansiyeli olmasına rağmen ekonomik, teknolojik, eğitsel ve insan hakları açısından gelişmişlikte dünya sıralamasının en alt basamaklarında yer alması insanı ister istemez düşündürüyor. Medya-yorum girişlerini yaptığımız için Türkiye’nin gerçek gündeminin ne kadar sık değiştiğini gözlemleme imkânımız oluyor. Ancak tüm bu hengame içinde hemen hiç değişmeyen temel gündemlerden birinin Kürt sorunu ve onun etrafında yaşanan gerginlikler ve hak ihlalleri olduğu gözden kaçmıyor. Bu yüzden doksan yıllık bir sorunun birikiminden bahsedilmesi kadar doğal bir şey olamaz sanırım. Bu doksan yıllık yorgunluğun nedenleri herkesin malumu ancak devletin şiddet kullanımındaki dozuna her gün farklı versiyonlar ekleniyor. Öyle ki denenmedik şiddet ve öldürme yöntemi kalmadı sanırım. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şiddet kullanımında sınır tanımazlık savaş kurallarını da alt üst edecek nitelikte. Şiddet, bir konsept biçimi olarak sadece gerillaya karşı yapılan operasyonlarda değil ülkenin en ücra köşelerine kadar sirayet etmiş artık. Bu hususta Türkiye’nin eline su dökecek az sayıda ülke kaldı.  Şiddet odaklı çözüm yönteminden çocuklar, anneler, yaşlılar, gençler diğer bir ifadeyle toplumun her kesimi nasibini almaktadır. Bu biçim kendisini eğitimden siyasete, kültürden sanata, siyasetten medyaya kadar her alanda hissettirmekte. Toplumsal bir histeriye dönüşmüş olan bu olgu, başlı başına akademik çalışmalara konu olması gereken  boyuttadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım dünyada şiddete eğilim konusunda bir araştırma yapılsa Türkiye, sıralamanın en başında yer alacak ülkelerden biri olacaktır. Ne de olsa görünen köy kılavuz istemez. Şahsi kanaatim şiddet olgusunun militarizmden kaynaklandığı eğitim ve özellikle son yıllarda medya ile de beslendiği yönünde. Sivilleşmesini tamamlayamayan bir ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın düzenlediği basın toplantısının, başbakanın düzenlediği basın toplantısından daha fazla ilgi görmesi de normal. Ve Genelkurmay Başkanı’nın askere otonomi ister nitelikteki talepleri sorgusuz sualsiz ana akım medya tarafından haklı bir talep olarak işlenebiliyor. Milliyetçilik fikrinin ırkçı uçlarda seyretmesi ve  pragmatist yaklaşımlar neticesinde “vatan, millet” söylemine yaslanan politikacıların tutumu militarizmin değirmenine su taşımaya devam ediyor. Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek’in seçimlerden sonra DTP ile ilgili açıklamaları asker ve polis tarafından anında şiddet olarak Kürtlere yansıtıldı. Çocuklar, gencecik insanlar güpegündüz başlarından vurularak öldürüldü. Örneğin Abdullah Öcalan’ın doğum günü nedeniyle Halfeti’de iki gencin başından vurularak öldürülmesi hakkedilmiş bir ölüm olarak işlendi. Suçlu(?) bile olsa bir insanın öldürülmesinin suç teşkil etmesi olgusu hukuk tarafından göz ardı edilebildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklara uygulanan şiddet ve verilen hapis cezaları da gösteriyor ki militarizm; eğitim ve medyanın yanı sıra temel dayanağını Türkiye’nin hukuk sisteminden almaktadır. Hukuk sistemiyle kendisini garantiye alan bir şiddet, elbette sorgulanamazdır. Ne de olsa şeriatın kestiği parmaklar bazılarını acıtmıyor. Şiddet uygulayanların tüm bu aşamalarda güvendikleri ve de önemli bir manipülasyon aracı haline getirdikleri “hukukun üstünlüğü” söylemi, adalet kavramının kirletilmiş çamaşırlarını gözler önüne seriveriyor. Cinayet işleyenler ve işkence yapanlar “vatan kavramı” etrafında “hukukun üstünlüğü”ne sığınmaya devam ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst(ün) hukuk(u); katilleri, işkencecileri aklamanın bir aracı haline getirilebiliyor. Sıradan bir vatandaş bile vatan kavramı üzerinden “hukuk dağıtma” işini kendisi üstlenebiliyor. Belli aralıklarla özellikle Kürtlere karşı geliştirilen linç girişimleri ve bir vatandaşın pompalı tüfekle  gösteri yapan Kürtlere ateş etmesi buna iyi bir örnektir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyanın şiddet kullanan güvenlik(?) güçlerini destekler nitelikteki yaklaşımı, ortaya içler acısı ikircikli bir durum çıkarmaktadır. Okullarda işlenen Dil ve Anlatım derslerinde Haber Yazıları konusunun temel dayanağı 5N 1K yöntemi olarak verilir. Ancak ana akım Türk medyasının 1K’yı(Kim sorusunu) sorma aşamasında haber etiğini ayaklar altına aldığını akıl sahibi her insan anlayabilir.  Şiddeti uygulayanın Kim? olduğu ve olayın Neden?i nedense hiç irdelenmez. Çoğu zaman Neden sorusuna farklı bir kılıf uydurulur. Örneğin Kürt çocuklarının polisi ve askeri taşlamasının ardındaki gerçekler  göz ardı edilir. Öldürenin, işkence yapanın Kim? olduğu hep saklı tutulur. Devleti bölmeye çalışan 9-16 yaşlarındaki düşmanlar böylece işbirliği ile bertaraf edilmiş olur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı adlı şiirinde solgun halk çocuklarının isyan nedenini anlatır. Çocuklarını döven “devlet babay”ı suçlayan Ayhan, devlet tarafından “ölüm”le cezalandırılan gençlere dikkati çekmek ister. Devlet dersinde öldürülen nice gençlerin kendi derslerinde okumasını ister aslında. (vurgu bana aittir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında&lt;br /&gt;Bir teneffüs daha yaşasaydı,&lt;br /&gt;Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür&lt;br /&gt;Devlet dersinde öldürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:&lt;br /&gt;- Maveraünnehir nereye dökülür?&lt;br /&gt;En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:&lt;br /&gt;- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.&lt;br /&gt;(… )&lt;br /&gt;Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:&lt;br /&gt;Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında&lt;br /&gt;Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır&lt;br /&gt;Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde çocuklara karşı uygulanan baskılar ve tutuklama kararlarının yanı sıra taş atan çocuklara karşı aynı mahallenin  çocuklarının karşı gruptakilere taş atılmasının polisler tarafından teşvik edilmesi ise işin ne derece trajik boyutlara vardığının kanıtı aslında. Ekranlardan izlediğimiz kadarıyla taş atan çocuklar “terörist” olarak lanse edilerek cezaları ise “devletine sahip çıkan mahalle arkadaşları”na verdirilmeye çalışılıyor.  Polis bir ara taş atan çocuklara top ve çikolata dağıtıp onları ikna etmeye çalışıyordu. Bu yöntem tutmamış olacak ki  ya copuna sarılıp çocukları öldüresiye dövüyor ya panzerle eziyor ya da direkt “muhteşem” silahından çıkan kurşunla onları öldürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın yetişkin insanların hakkını, çocukların haklarını bile elinden almaya çalışan bir devletin akıbetinin parlak olacağını düşünmek ne kadar mantıksız. Kimi kaynaklara göre gözaltına alınan, tutuklanan veya ceza alan Kürt çocuklarının sayısı binleri aşıyor. Yine son yıllarda asker veya polis tarafından öldürülen Kürt çocukların sayısı elliyi aşıyor. Terazisi bozuk bir adalet, çocuklarına bile düşman ise çocuklarının o ülkeyi sevmeleri için nasıl bir yalan uydurmak gerektiğini varın siz düşünün. Bu ülkenin aklı kadar vicdanı da çocuklara uygulanan işkence ve onlara reva görülen ölüm ve hapis cezalarıyla ağır yaralar almaya devam ediyor. Aklını yitirmiş bir toplumun vicdanına sahip çıkması zaten beklenemez. Geçenlerde camdan trafiğin yoğun olduğu caddeyi seyrederken şunu gördüm. Beyaz bir köpek araba yolundan karşıya geçerken önce sağına sonra soluna bakıp geçti. Fakat insanların önemli bir kısmı bu işlemi yapmayı bile akıllarına getiremiyorlardı. Yine televizyonda bir haber bülteninde şunu izledim. Ana yolda araba çarpması sonucu ağır yaralanan bir köpeği, insanlar değil de başka bir köpek yolun kenarına çekmeye çalışıyordu. O esnada yitirilmiş aklın vicdansızlık getirdiğine bir kez daha inandım. O yitirilmiş akıl ben bu satırları yazarken Mardin’de 47 canı devletin sivri uçlu kurşunlarıyla  hayattan koparıp alıyordu. Ve yitirilmiş akıl, vicdansızlığını bir kez daha kanıtlıyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-4487415508461401793?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/4487415508461401793/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/akl-ne-yana-duser-vicdan-ne-yana.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4487415508461401793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/4487415508461401793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/akl-ne-yana-duser-vicdan-ne-yana.html' title='Akıl Ne Yana Düşer Vicdan Ne Yana?'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-558446400335439120</id><published>2010-04-12T13:54:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T14:01:34.623-07:00</updated><title type='text'>Kom Geleneğinin Oluşumu ve Sanata Biçilen Roller</title><content type='html'>1970’li yıllardan itibaren çeşitli isimler altında örgütlenme çalışmalarına girişen Kürt hareketi, esas olarak sol bir terminoloji ve dünya görüşünü referans almaktaydı. Örgütlenme perspektifine paralel olarak bireysel sanatçı, yerini kolektif çalışma anlayışını ön plana çıkaran toplumcu sanatçıya bırakır. Mücadelenin bireysel değil kolektif bir anlayışla sürdürülebileceği fikri gittikçe güçlenmeye başlar. İşçi dernekleri ve sendikaların kendi küçük performans müzik grupları ortaya çıkar. Kaldı ki bu dönemdeki baskılar ve ölüm tehditlerinden dolayı bireysel olarak bir karşı duruş sergilemek çok da mantıklı değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marksist ideolojiden beslenen, sanatçıyı toplumsal bir varlık olarak, fiziksel ve düşünsel açıdan sanatsal ürününü toplumsal bir yaratı olarak gören, dolayısıyla da yaratılan bu sanatın “toplum için olduğunu” savunan bir anlayış söz konusudur. Buna göre sanatçı, topluma karşı sorumluluk sahibi olmalıdır. Sanatçı, toplumsal eşitsizlikleri ve sömürüyü görüp bunları deşifre etmekle kalmamalı gerekirse bunun için her türlü baskıyı, sürgünü hatta ölümü bile göze almalıdır. Tarihe seyirci kalmak, Kürt sanatçısına yakışmaz. Toplumcu sanatçı, fakirliği, yoksulluğu, işsizliği, sınıf çatışmasını, muhalif duruşu, feodal düzeni, ezilenleri kendine dert edinmekle birlikte temel kaygısı, Kürt halkının varlık-yokluk mücadelesinde kendisini ve toplumunu var etmek olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu doğrultuda örgütlü bir sanatçı olarak sanatını, Kürtlere seslenmek ve kitleleri bilinçlendirmek yolunda bir araç olarak kullanır. Kürt sanatçısı, gerekirse sürmekte olan savaşa katılmakta kendisini sorumlu hisseder. Özellikle 1980’lerden itibaren güçlenen “Kom geleneği”, devrimci, militan, değiştirici bir perspektiften hareket etmeye çalışır. Kürt siyasal hareketi ve gerilla mücadelesinin hedefleri doğrultusunda görev üstlenir. Kürt müzisyeni kendisini ezilen ve sömürülen Kürt halkının militanı olarak görür. Gerekirse eline saz alıp sahneye, gerekirse silah alıp dağa çıkabilir. Bu doğrultuda sanatının konusu da ezilen, dilleri ve kültürleri yok sayılan Kürtlerin varlık mücadelesine bir tuğla koyabilmektir. Ancak bu hedef gerçekleştikten sonra estetik kaygıları ve kurumsallaşmayı ciddi olarak hayata geçirecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte bazen gerçeğin sözcülüğünü bazen de mücadelenin slogancılığını yerine getirir. Kürt toplumunun kendi iç çelişkilerini de zaman zaman dile getiren bu sanatçı tipi, mücadelenin siyasi, kültürel, toplumsal niteliklerini sahneden duyurmakla, albümden seslendirmekle sorumludur. Kürt mücadelesinin geçmişe duyduğu kini, nefreti, içinde bulunulan günün koşullarını ve de yarına duyulan inancı pekiştiren vicdanını temsil etmeye çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı, halkını Kürt mücadelesine dahil etmekle sorumludur. Hareketin tezlerini sanat aracılığıyla halka iletmekle görevlidir. Bu yönüyle kendisini sömürenlere benzememeye de davet eder halkı. Halka Kürdistan’daki savaşın sebep ve sonuçlarını, tarihi verilerden ve günün gerçekliğinden hareketle anlatırken, kendilerinin neden haklı, devletin neden haksız olduğunu ispatlamaya çalışır adeta. Halkı mücadelesine çağırırken bu uğurda ölenleri referans almaya çalışan Kom müziği pratiği kendi kültürüne, kendi diline, kendi tarihine, kendi önderliğine dayanmayı temel ilkeler olarak kabul eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kom röportajlarından, dergi yazılarından ve Kürt hareketinin son otuz yıllık en büyük aktörlerinden PKK’nin kongre kararlarından (basına yansıdığı kadarıyla) hareketle derlemeye çalıştığım yukarıdaki görüşlerin pratikte nasıl hayata geçtiğine ileriki sayfalarda değineceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’lerde DDKO’nun öncülük ettiği hareketlenmeye bağlı olarak ’38 Dersim olaylarından beri ilk defa hareketlenme olduğunu, bu dönemlerde çeşitli mitingler, toplantılar yapıldığını biliyoruz. Dönemin sonuna doğru Şivan Perwer, Ali Baran, Nizamettin Ariç gibi sanatçılar, çeşitli etkinliklerde okudukları şarkılar nedeniyle mahkemelik olunca yurtdışına çıkmak zorunda kalırlar. 80’li yılların sonuna kadar Şivan gibi sanatçıların albümleri el altından yurda sokularak dinlenir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lara doğru kirli ve haksız savaş olgusunun oluşturduğu havada zulme ve dramlara tepkisiz kalınamazdı. Nitekim ortada dilini, kimliğini kullanamayan, dışlanan, ötekileştirilen  bir halk vardı. Sol müzik grupları daha çok sosyalist fikirler etrafında müzik yaparken Kürt müziğinde Kom geleneğini temsil edenler de “Kürdün varlığı, kimliği ve özgürlük arayışları” odaklı bir müzikal anlayışla hareket ediyorlardı. Koma Azad’ın söylediği “Êdî Bes e” adlı şarkı, her şeyi göze alarak gerilla saflarına katılmaya karar veren ideal Kürt gencinin “tercihini” dile getirir. Koma Azad, bu şarkıyla Kürtlerin varlık ile yokluk arasında bir tercihe zorlandığını; var olmak isteyen gençlerin de tercihlerini yapması gerektiğini ima eder.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Êdî bes e lê dayê vaye ez diçim şoreşê      Yeter artık anne, &lt;br /&gt;                                             devrim mücadelesine gidiyorum&lt;br /&gt;Hevalên min tev çûne,                        Bütün arkadaşlarım gitti, &lt;br /&gt;ma tenê ez mame rureşê                       bir ben kaldım yüzü kara           &lt;br /&gt;                                                  &lt;br /&gt;Sebra min li vir nayê,                      Sabrım kalmadı buralarda,&lt;br /&gt;dilê min ji bo çiyê nexweşe                  yüreğim dağlar için atıyor                 &lt;br /&gt;                                                  &lt;br /&gt;Megrî dayê dayika min ...”                Ağlama anne, anam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’li yılların siyasal ortamında, muhalif sol örgütlenmelerin politik müzik yapıları ortaya çıkınca; Koma Azadî, Koma Dengê Kawa, Koma Niştiman gibi yapılanmalar da siyasi “özgürlük” söyleminden hareketle gecelerde boy göstermeye başlarlar. 1990’larda Ruhi Su ekolünden, toplumcu halk ozanlarının ve şairlerinin fikirlerinden de beslenen, daha sonra ise özgün müzik diye tabir edilen bir müzik biçimi şekillenmeye başlar. Orhan Kâhyaoğlu’nun ifadesiyle; Latin Amerika’daki Yeni Şarkı Hareketi’nden etkilenen, zaman zaman da paralellikler gösteren grupların başında Grup Yorum gelir. Kürtlerin bağımsızlık söylemleri ve yapılan müziğin dili hariç sol müzik grupları ile Kürt müzik grupları (komlar) arasında müzikal anlayış ve sanata bakış açısı anlamında ciddi farklılıklar göze çarpmaz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 sonrasında ortaya çıkan hem Türk hem de Kürt müzik grupları öncelikle geleneksel müzikten beslenme eğilimi gösterirler. Bu durum, aslında “varlık”ın ispatı girişimidir. Kısa süre sonra kültür-sanatı, dolayısıyla da müziği devrim ya da mücadele pratiğine yardımcı olacak bir öğe olarak ele alırlar. Devrimci mücadeleyi yükseltecek, ona güç katacak bir yardımcı öğedir müzik. Grup/kom geleneği sol bakış açısının düşünsel yansımasıdır aslında. Mücadele ya da muhalefet tek başına bireyci bir karşı gelişle değil, komünist/sosyalist düşüncenin öne sürdüğü kolektif bir pratikle yapılabilir ancak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt müziği esas olarak “Kürtlerin sömürge bir halk olduğu” olgusundan hareketle şekillenmeye başlamıştır. Sanata biçilen misyon da, bu olgunun yarattığı reddiye ve asimilasyon yaklaşımına karşın “varlığını ispatlama ve koruma” kaygısıyla  hareket etmiştir. Sanatsal ve kültürel soykırıma karşı bağımsız bir ulus yaratma perspektifinden hareket eden Kürt hareketi ve onun yoldaşı sanatçı, büyük oranda gerilla mücadelesinin öncülük ettiği bir duruşu ifade etmiştir. Yıllarca her türlü kültürel ve sanatsal değeri sömürülen, ötekileştirilen, talan edilen bir halkın yürüttüğü kurtuluş mücadelesinde müzik, devrim ve özgürlük adına yaygınlaşmak ve büyümek için bir propaganda ve ajitasyon aracı olarak işlev görür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinan Gündoğar, “Muhalif Müzik” adlı kitabında sürece dair şu bilgileri veriyor: “1991 yılında Kürt kültürüyle ilgili çalışmalar yürütmek amacıyla ilk olarak İstanbul'da kurulan Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) farklı illerde de şubeler açtı. Koma Amed'in ilk albümünden sonra Koma Dengê Azadî "Hêvî" adlı ilk albümünü çıkardı. Halk Kültürü Araştırma ve Yaygınlaştırma Derneği bünyesinde çalışmalarına başlayan Koma Dengê Azadî, daha sonra, Stran Kültür Merkezi'nde faaliyetlerini sürdürdü. 1991 yılında Kürt dilinin kitap, gazete, albüm gibi alanlarda kullanılmasını yasaklayan "2932 sayılı yasanın kaldırılması" Unkapanı'ndaki birçok müzik firmasını Kürtçe albümler yapmaya itti. Bir aylık sürede 100’ü aşkın albümün çıkması, müzik firmalarının pazardan pay kapma yarışını ortaya koyuyordu. Kürtlerin kimlik mücadelesi ve buna karşı sürdürülen propagandanın en üst aşamaya vardığı 1992 yılı, Kürt kültürü genelinde ve Kürt müziği öznelinde, birçok ürünün ortaya çıktığı tarihtir. Bu tarihten itibaren ortaya çıkan albümleri, solo albümler ve müzik gruplarının albümleri olarak iki ayrı kategoride ele almak mümkündür. İkinci kategoride yer alan müzik gruplarının geçirdiği aşamalar, Türkiye'de yürütülen politik mücadelede kullanılan araçlar açısından daha çarpıcıdır. 12 Eylül sonrasındaki toplumsal muhalefet ve bunu örgütleyen sol hareketlerin, müziğe yükledikleri işlev doğrultusunda ortaya çıkan "müzik grupları" Kürt müziğinde de "kom"lar aracılığıyla yansımasını buldu. MKM'nin Kürt dili, edebiyatı, tarihi gibi konuların yanı sıra bünyesinde yeni müzik grupları kurması ve bunların albümlerini çıkarmasıyla birlikte grup müziklerinde büyük bir artış yaşandı. "Koma Mezrabotan, Koma Çiya, Agirê Jîyan, Koma Azad, Koma Rojhilat, Koma Rewşen..." MKM'de çalışmalarını sürdüren müzik gruplarından bazıları.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990'lardan itibaren serhildanların etkisiyle birlikte eylemliliği arttırmak amacıyla kültür-sanat etkinlikleri de birer ajitasyon ve propaganda aracı olarak görülür.  Ajitasyon yönü ağır basan, kitlelerin duygu dünyalarını etkileyerek gerilla mücadelesine katılmaya çağıran, bununla birlikte tarih içerisinde oluşmuş, fakat inkârcı ve imhacı siyaset tarafından bastırılmış halk değerlerini yeniden canlandırmayı içeren bir çerçevede gelişir müzikal faaliyetler. Koma Amed’in Kulilka Azadî (Özgürlük Çiçeği) adlı şarkısı, bu özlemi ve bunun yarattığı duyguyu işler. Özgürlük Çiçeği, özgürlük yolunda solmuştur. Ancak dillere destan bir ölümdür bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Kuça me kûr bişewite                   Ocağımız derinden yansın&lt;br /&gt; Tal û jahr bişewite                     Zehir zemberek yansın&lt;br /&gt; Nemirina te deng dide                   Ölümsüzlüğünün sesidir duyulan&lt;br /&gt; Çiyan û zinaran bira                    Dağlardan ve taşlardan kardeş&lt;br /&gt; Tu kûlîlka azadî yî                     Sen özgürlük çiçeğisin&lt;br /&gt; Strana welatê me yî                     Ülkemizin şarkısısın&lt;br /&gt; Hespê şehî dibezî                       Şaha kalkmış at dörtnala koşuyor&lt;br /&gt; Çiyan û zinaran bira                    Dağlara ve taşlara doğru kardeş&lt;br /&gt; Ez diçim yan disekinim                  Giderim ya da kalırım&lt;br /&gt; Pûç dibim yan zuha dibim                Ya çürür ya da kururum&lt;br /&gt; Ez bê te qet xwe nizanim                Sensiz kendimi bilmezim&lt;br /&gt; Xewn û xeyal bûme bira...”              Hayal ve düş olmuşum kardeş...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde gerilla mücadelesini yürüten PKK’nin sanatçıya biçtiği rollerden biri de şudur: “Sanatçılık partimizden ayrı olmamalı, sanatçı kendisini partimizin bir kolu, bir parçası olarak görebilmelidir.” Kültür-sanatı devletçi bir zihniyetle şekillendirme olarak nitelenebilecek bu söylem, daha sonra değişmekle birlikte bunun pratiğe geçirilmesi aşamasında ciddi bir gelişme kaydedilemediği söylenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lardan itibaren müzik ve folklor başta olmak üzere, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa'da da sanatsal etkinliklere girişilir. Bu tür etkinliklerin temel işlevi de yine savaşa bağlı olarak halk üzerinde örgütleyici ve halkı mücadeleye çekici bir rol oynamaktır. Öte yandan savaşın şiddetlendiği dönemlerde  kültür-sanat etkinliklerinin ciddi bir ivme kazanamadığı açıkça gözlenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt özgün müzik geleneği (Komlar), şarkı sözlerinde devlet faşizmine, katliamlara, yıkımlara, ölümlere, aşka değinmenin yanı sıra  özgür bir dünyaya duyulan özlemi, geleneksel yapılardan da beslenerek işlerler. Bunu yaparken dört ülke arasında ayrım yapmaz. Çünkü Kürtlerin yaşadığı Suriye, Irak, İran ve Türkiye, Kürtleri ezmeye devam etmektedir. Nitekim Koma Çiya’nın Birînên Helepçê adlı şarkısı,  bu dört ülkenin yaptığı katliamları hatırlatarak Kürtleri birlik ve beraberliğe davet etmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Birînên Helepçê dîsa vebûn            Yine açıldı Halepçe’nin yaraları &lt;br /&gt;Birînên Dêrsîmê                        Dersim’in yaraları&lt;br /&gt;Birînên Zîlan                          Zîlan’ın yaraları&lt;br /&gt;Birînên Kermanşah                      Kermanşah’ın yaraları&lt;br /&gt;Dîsa vebûn                             Yine açıldı&lt;br /&gt;Agirê li ser wê diweşiya              Ateşleri yayıldı&lt;br /&gt;Sîpan û Zagros, Gabar û Behdînan      Sipan ve Zagros, Gabar ve Behdinan&lt;br /&gt;Cudî hey lo lo lo lo                  Cudi, hey lo lo lo lo&lt;br /&gt;Ji bilindbûna xwe fedî dikir          Yüceliğinden utanır oldu&lt;br /&gt;Birînên Hewlêrê dîsa vebûn            Yine açıldı Hewlêr’in yaraları &lt;br /&gt;Birînên Amûdê                         Amûdê’nin yaraları &lt;br /&gt;Birînên Rewandûz                      Rewandûz’un yaraları&lt;br /&gt;Birînên Amedê                         Amed’in yaraları&lt;br /&gt;Dîsa vebûn…”                          Yine açıldı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaç, haklar ve özgürlükler üzerinden muhalif duyarlılığa vurgu yapmaktır. Geleneksel şarkıların yanı sıra, çeşitli sentezleme denemelerinin de öne çıktığı özgün müzik tarzı, hüzünlü ama direngen bir üsluptan yola çıkarak özgürlük mücadelesi yürüyüşünde yapılan sanata, çoğu zaman “yardımcı” hatta ajitatif/propagandist söylem ve tınılarla bir rol biçer. Silahlı mücadele dönemlerinde giderek sertleşen bu mod, nasıl söylendiğinden ziyade ne söylendiğinin öne çıkmasıyla “militan müzik” şeklinde de tanımlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kom müziğinin amacı, varlığı ve yokluğu adına söz söyleyenlerden bu sözü ve sazı alıp kendisinin söylemesi ve çalmasıdır. Devletin sazı da sözü de kendi çalıp söyleme geleneğine karşı bir duruş örgütlenmeye çalışılmıştır. Kom müziği, devletin söylettiği, hatta zorla ezberletmeye çalıştığı marşların yerine Kürt mücadelesinin marşlarını, şarkılarını ve söylemlerini koymuştur.  Olan ve biten hakkında sistemin söyleminden farklı olarak ayrı bir “olan ve biten” algısı ile hareket edilmeye çalışmışlardır. Diğer bir deyişle devletin elindeki inkârcı pusula alınmaya çalışılmış, Kürt halkına farklı bir yolun olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Artık gidilecek yeri, devlet değil Kürt halkının kendisi tayin etmelidir. Türkü ile kilam (şarkı) arasındaki savaşta Kom müzisyenleri kendi kilamlarını kendileri söylemek istemektedirler artık. Verili ideolojiye karşı  kom geleneği kendi ideolojisi doğrultusunda hareket eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin Kürtler için icat ettiği tanım ve kimliklere karşı Kom müziği kendi tanımını yapmaya, kimliğini inşa etmeye çalışmıştır. “Biz kimiz” için devletin yaptığı tanımlardan kurtulmaya; devletin soruya verdiği “Türksünüz” cevabına “hayır Kürdüz” diyebilmektir. Bu milliyetçi bir anlayıştır kuşkusuz ki. Fakat Kürt hareketi, bu milliyetçiliğe ezilen ulus milliyetçiliği demektedir. Bu doğrultuda kom geleneği Kürt halkını silkinip kendine gelmeye, ötekileştirmeye, Türkleştirmeye karşı gelmeye çağırmaktadır. Bu haksız savaşta devlet asker sayısı itibariyle ve teknolojik anlamda  güçlü olan taraftır; ancak Kürtlerin de gerillası vardır. Gerillanın destansı mücadelesi şarkı sözlerine konu edinmeli, halka mücadele azmi zerk edilmelidir. Zafer, ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Koma Rewşen’in Asîyên Tebaxê adlı şarkısı buna iyi bir örnektir. Ağustos ayı sıcağında mücadele eden dört “asi” Kürt savaşçısına adanmıştır bu şarkı. Savaşın şiddetine doğanın kendisi tanıklık eder. Dört arkadaşın dört bir yanı sarılır. Ağustos asileri, özgürlük yolunda direnerek ve çarpışarak yıldızlara karışırlar. İdeal olan da budur. Mesaj bellidir; özgürlük yolunda Kürt gençleri canlarını feda etmekten çekinmemelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"… Ew betona stûr li ser sîngê wan bû      Göğüsleri üzerinde bir beton oldu &lt;br /&gt; Hestiyên xwe avdan û ji agir peyda bûn    Kemiklerini dinlendirdiler ve ateş başladı&lt;br /&gt; Berf heliya, beton riziya, agir hejiya    Karlar eridi, beton çatladı, ateş yağdı&lt;br /&gt; Gav bi gav, roj bi roj                    Adım adım, gün gün&lt;br /&gt; Ezman çiriya, çîrok qediya                Gökyüzü gürledi, masal sona erdi&lt;br /&gt; Û hatin hatin hatin hatin                 Ve geldiler, geldiler, geldiler, geldiler&lt;br /&gt; Asîyên tebaxê swarên liser bayê brûsk     Ağustos asileri, &lt;br /&gt;                                                  şimşeklerin rüzgârına bindiler&lt;br /&gt; Asîyên tebaxê swarên li ser bayê brûsk"   Ağustos asileri, &lt;br /&gt;                                          şimşeklere rüzgârına bindiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romantik bir bakış açısıyla bu mücadele iyi (ezilen) ile kötü (ezen) arasındaki bir mücadeledir. Kürt halkı, iyinin yanında yani ezilenler adına mücadele yürüten gerillayı bağrına basmalıdır. Bu anlamda cesaret, akıl ve savaşkanlığın temsilcisi gerillanın yaptığı savaşın amacı doğru algılanmalıdır. “Biz”i itip kakanlara, ezenlere, öldürenlere, toprağımızı postallarıyla çiğneyenlere karşılık verilmelidir. Bu dönemde Kürtler Demirci Kawa efsanesinin felsefesini sahiplenmeye davet edilir. Onların Ergenekonu, Alp Er Tungası varsa bizim de Demirci Kawamız vardır denir. Onların Bâkisi, Fuzulisi varsa bizim de Ehmedê Xanimiz, Feqiyê Teyranımız, Melayê Cizirimiz var denir. Beynimizi, bayramlarımızı, şarkılarımızı, dilimizi kemirenlere karşı Kom sanatçısının görevi varolan başkaldırıyı Newroz ateşiyle taçlandırmaktır. Adarê, bu başkaldırının simgesel şarkılarından biridir. Geleceğe duyulan özlemi anlatır. İlkbahar, kışın aksine yeni, özgür ve renkli bir hayatı temsil eder. Kürt halkı, üstüne inşa edilen buz tabakasını kırıp başkasının kışında değil kendi ülkesinin baharında yaşamaya davet eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çûme serê çîyayê Gabar                             Gabar dağına gitmişim&lt;br /&gt;Kulîlk vebûn nexşa bihar                            Baharın müjdecisi çiçekler açtı&lt;br /&gt;Êdî bes e zilma neyar                               Yeter artık düşmanın zulmü&lt;br /&gt;Gelek xweş bû şahiya Adar                           Mart sevinci çok güzeldi&lt;br /&gt;Adarê, xweş Adarê, kulîlka ber biharê               Mart, güzel Mart, baharın çiçeği&lt;br /&gt;Me ne zordestî, kevneperestî                        Bize ne zorlama ne de zorbalık&lt;br /&gt;Me ne zilm û koledarî                               Bize ne zulüm ne de kölelik&lt;br /&gt;Adarê, xweş Adarê, kulîlka ber biharê...”           Mart, güzel Mart baharın çiçeği&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-558446400335439120?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/558446400335439120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/kom-geleneginin-olusumu-ve-sanata.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/558446400335439120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/558446400335439120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/kom-geleneginin-olusumu-ve-sanata.html' title='Kom Geleneğinin Oluşumu ve Sanata Biçilen Roller'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-6553880803435509705</id><published>2010-04-12T13:53:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T13:54:13.919-07:00</updated><title type='text'>Türkiye’nin “Batılı Ulus Devlet” Penceresinden “Kürt İmgesi”</title><content type='html'>Klasik tespittir Türkiye Cumhuriyet’inin batılı bir ulus yaratma kaygısından hareketle 1920’lerde yeni bir devlet olarak kurulduğu. Fakat böyle bir kaygı veya perspektif olsa bile Türkiye tam anlamıyla ne bir ulus devlet ne de batılı bir devlet olmuştur. Ulus devlet olamamasının önündeki büyük engel Kürtler olurken batılı bir devlet olamamasının önündeki büyük engel ise düşüncenin sürekli baskılanması ve teklik arzusudur. Batılı bir ulus devlet olamayan Türkiye, batılıların kendisine yönelen oryantalist bakışından o kadar eziktir ki Kürdistan’ı kendi sınırlarındaki oryantalist bakışın esiri yaparak bir nebze de olsa rahatlamaya çalışmıştır. Bu bakış, ana akım medya, eğitim ve devlet kadroları tarafından sürekli beslenmiş ve büyütülmüştür. Öyle ki Kürdistan medeniyetten ve çağdaş düşünceden uzak, geri, tamamen feodal, kadını sürekli ezen bir mekândır. Bu yaklaşım ile ülkenin Sivas’tan Batı’ya doğru olan kısmı çağdaş, eğitimli, düşünceye sahip çıkan bir konuma yükseltilirken Sivas’tan “Doğu”ya doğru olan bölge, Türk’ün sırtında taşımak zorunda kaldığı, iyilikten ve okumaktan anlamayan bir mekân olarak kurgulanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Batı=çağdaş=medeni=Türk”, bilgi-iktidar ilişkisinden hareketle, kendini tanımlamış, yüceltmiş, sömürgeci niyetlerini haklı göstermek ve bu amacını gerçekleştirmek adına hayalî bir “Doğu” üretmiştir. “ben ve diğerleri” ayrımından hareketle dünyanın merkezine kendini koyan Türk devlet anlayışı, (dil, tarih tezleriyle) bu yaklaşımı eğitimde, kültür-sanatta, dilde ve politikanın her alanında uygulamıştır. Doğu/Kürt imajı bütün olumsuzlukların yüklendiği bir coğrafya olmuş; kültürden sanata, dilden eğitime hemen her alanda TC’nin “iyi niyetli yaklaşımlarını göremeyen nankör bir halk” imgesi beslenmiş ve büyütülmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ilköğretimden liseye kadar hemen her öğrenci, ülkedeki bütün olumsuzlukların kökeni olarak “Doğu”yu; alttan alta ise Kürtleri örnek verir. Eğitimin hemen her alanında diktacı sistemin üretmiş olduğu bu retorik “Doğu’yu ve Güneydoğu’yu bir cahillikler bölgesi” olarak algılar. Doğu=Kürt=cahil, ülkenin çağdaş medeniyet yolculuğunda devleti paçasından çekiştirip geri düşüren karanlık eller olarak ezberletilmiştir. Dolayısıyla bu cahillik imgesi üzerinden “batılı ulus devletin” çağdaş yüzüne/yatırımlarına sırt çevirmiş bir “Kürt imgesi” oluşturulmuştur. Cahillikler bölgesi imgesi o kadar güçlü beslenmiştir ki o bölgeyi anlatmaya kalktığınızda inanılmaz “sınırlar ve direnç” noktalarıyla karşılaşırsınız. Bu imge, Türk’ü çağdaş, medeniyet yolunda, eğitimli, kültürlü bir ideale sahip gibi anlatırken “Doğu’yu/Güneydoğu’yu” bütün olumsuzlukların merkezi diğer bir tabirle ayak bağı olarak görmüştür. Şeyh Sait İsyanı’nın ders kitaplarına “gericilik=cahillik” çerçevesinden yansıması buna iyi bir örnektir. Cahil geridir. Geri olan, kandırılmıştır. Devlet de haklı olarak gericileri cezalandırmıştır. Yaklaşık 90 yıllık bu ezber, hiç bozulmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk, aklı ve bilimi esas alırken “Doğu/Güneydoğu” (yani Kürt) cahillik ve feodaliteyi esas aldığı için suçludur, tembeldir, bölücüdür, haindir, geri kalmıştır. Cahillikler bölgesi olduğu için karar verme süreçlerine katılması uygun görülmez. Cahillikler bölgesi olduğu için adaletten anlamaz. Eğitilmesi gerektiği için kendi dağ dilinden kurtulması gerekir. Modernin=Türk’ün dilini öğrenmesi gerekir. Cahil olduğu için çabuk kandırılmış ve  beyinleri yıkanmış çocukları dağa çıkarılmıştır. Bu 20 milyonluk bir halk olsa bile cahil olduğu için talep ettiklerinin farkında değildir. Dolayısıyla taleplerini ve kimlik mücadelesini dikkate almanın bir anlamı yoktur. Bu anlayışa göre cahil insanlar, şiddete eğilimlidir. O yüzden askeri bir yöntemle (yani yine şiddetle) kontrol altına alınmayı hak etmişlerdir. Şiddet böylece haklılaştırılmıştır. Cahillikler bölgesi olduğu için yatılı ve pansiyonlu okulların kurulması kaçınılmazdır. Çocukların cahilin dilinden değil, medeninin=Türk’ün dilinden eğitilmesi gerektiğine inanılır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeni=Türk, giyimde kuşamda, müzikte dansta, dilde ve eğitimde ileridir! Bir tarihi ve bir dili vardır. Oysaki “Doğu’nun=Kürd’ün” bir dili ve tarihi bile yoktur. Konuştukları dil anlaşılmazdır. Dolayısıyla “ileri olanın=Türk'ün” “geri olanı=Kürt” eğitmesi ahlakî bir sorumluluk ve görev olarak algılanır. Batı için Turkish lokumdan öteye geçemeyen TC’nin “tatlı yüz”ünün ardında “acılı kebap yaklaşımı”nı sergilemesi çelişkilerin en büyüğüdür aslında. Medeniyete diye yapılan asfaltlı yolların karakolların kapısında son bulmasını bu “haklı ezen” ve “cahil bölge” anlayışında aramakta fayda var. Bu “cahil bölge”nin benimsemesi ya da okuması gereken “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesinin il ve ilçelerin dağlarına ve giriş kapılarına asılmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT 6 gibi devlet endeksli bilgi ve kültür açılımlarına Kürtlerin mesafeli bir tutum göstermesi bu yüzden yadırganmamalıdır. Ne batılı ne de ulus olabilen Türk devlet geleneğinin Kürtler üzerindeki bu maddî ve manevî tahakkümü susmayı, onaylamayı, mahkûm ve kul olmayı dayatır. Doğrucu ve çağdaş Türkiye, şuursuz Kürd’e; “yok saydığı temel haklarını” onu gözaltına alırken, tutuklarken ya da öldürürken bile okuma gereği duymaz. Çünkü “medeni”ye göre, “vahşi” olan tehlikelidir. Ya ehlileştirilmeli ya da evcilleştirilmelidir. O da olmazsa öldürülmelidir. Tarihten gelen “avcı gelenek” bunu gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat’la birlikte eskinin fetih düşüncesinin yerini Batı dünyasının bir parçası olma kaygısının aldığını düşünenler, TC’nin Kürdistan üzerindeki fetih düşüncesinden hiçte vazgeçmediğini görmek istemezler. Türk kültürünü Batı kültürüyle harmanlama gayretleri arasında kaybolup giden; asimile edilen Kürt kültür öğeleri gerici olarak algılanır. Dolayısıyla yasaklanması ya da ranta dönüştürülebilecek bir bölümünün Türk kültürüne entegre edilmesi normal karşılanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğu”ya dönük her türlü bilgi ve yazın, TC’nin iktidarını pekiştirmesi için birer araca dönüşmüştür. Mesela TRT 6’nın AKP’nin Diyarbakır mitingini yayınlaması buna iyi bir örnektir. Peki gerçekten de Kürdistan betimlemesinde feodalizm, cahillik vb. olgular hiç mi yok? Elbette vardır fakat bizim vurgu noktamız bu imgelerin TC tarafından iktidarını güçlendirmek için “nasıl” bilinçli bir politikaya dönüştürüldüğü noktasıdır. İstisnalar olsa da büyük resim, tarihi gerçekler ve Ahmet Türk’ün meclisteki Kürtçe konuşmasının TRT tarafından yayınlanmaması bize, TC’nin Doğu/Kürt araştırmalarının ve yaklaşımlarının ırkçı, emperyalist, militarist bir çerçevenin dışına çıkmadığını gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet politikaları, bir medeniyet projesi olarak önce insanî olmayı değil önce Türk gibi olmayı dayatan bir projeye dönüşmüştür artık. Her etnik, dini ve kültürel varlığın, varlığını Türk varlığına feda etmesi istenir. Çünkü uğrunda ölünecek çağdaş, batılı bir ulus devlet varken farklı olmak, geri olmakla eşdeğerdir. Böylece Türkiye batılılaşan değil kendi halkına karşı oryantalistleşen bir sistem üretmeye devam eder. Kürdün, Ermeni’nin, Laz’ın kimliğine ait ne varsa onu reddeden veya ondan nefret eden Türkiye oryantalistliği, farklı kültürleri ve değerleri hor görmeye ve aşağılamaya devam ettikçe “batı kapısının eşiği”nden eli boş dönmeye mahkûmdur. Avrupa’nın Türkiye’nin yüzüne kapattığı her kapı, Türkiye’nin Kürd’e ve diğer etnik ve dini yapılara uyguladığı şiddete ve baskıya davetiye çıkarmaktadır. Bu durumdan ise ne Avrupa ne de onun gözündeki Turkish lokum, Turkish hamam anlayışı şikâyetçidir. İkisi birleştiğinde “acılı kebap” çok güzeldir çünkü! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı bir ulus devlet olamamanın ezikliği, binlerce faili meçhul cinayet işlerken bazen öldürüldüğünde veya intihar ettiğinde bu dik bir duruşa ve vatan kahramanlığına dönüşür. Ortalığa saçılan bağırsaklar, kokoreççilerin dokuz sekizlik ritm tutuşlarıyla ve vuruşlarıyla paramparça edilip yarım ekmek arasına yerleştirilir. Yanında bir de acılı şalgam suyu oldu mu mideye indirilir. Ancak Avrupa’nın Türkiye’yi, Türkiye’nin de Kürdü hazmetmesi sorunu büyüdükçe büyür. Bu hazımsızlıktan rahatsız olanlar, bir zamanlar batılı bir ulus devlet olmak için Kürd’e, Ermeni’ye vb. ateşledikleri silahlarını kendi şakaklarına dayayıp tetiği çektiklerinde “onursuzluları” ile cehennemi boylamış olurlar. İşte çok yemenin, çok kesmenin, çok öldürmenin, çok ezmenin trajik sonudur bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-6553880803435509705?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/6553880803435509705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/turkiyenin-batl-ulus-devlet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6553880803435509705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6553880803435509705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/turkiyenin-batl-ulus-devlet.html' title='Türkiye’nin “Batılı Ulus Devlet” Penceresinden “Kürt İmgesi”'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-5926381365504458393</id><published>2010-04-12T13:51:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T13:53:35.951-07:00</updated><title type='text'>Diktacı Eğitim Modeli ve Sarı Gelin Belgeseli'nin İç Yüzü</title><content type='html'>Genelkurmay desteğiyle hazırlanan ve 25 Haziran 2008 tarihinden itibaren Milli Eğitim Bakanlığı ve İl Kültür Müdürlükleri aracılığıyla, aralarında Ermeni okullarının da yer aldığı bütün ilköğretim okullarına dağıtılan “Sarı Gelin: Ermeni Sorununun İç yüzü” adlı belgeselin Mili Eğitim Bakanlığı’nın genelgesi gereğince, öğrencilere izletilmesi ve sonuç raporlarının 27 Şubat 2009 Cuma mesai bitimine kadar il müdürlüklerinin kültür bölümüne gönderilmesi istendi.  Ardından 15 milyon öğrenciye dayatılmaya çalışılan bu “eğitim zorbalığı” planlaması deşifre edildi. Sonuçta baltayı taşa vurduğunu gören MEB, uygulamadan şimdilik vazgeçmiş görünüyor. Peki bu belgesel dayatmasını da göz önünde bulundurarak  Türk eğitim sisteminin yapısına dair ne söylenebilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik yaklaşımlar eğitimi; “bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istenilen/istendik yönde değişme meydana getirme süreci” şeklinde tanımlıyor. Egemen ana akım yaklaşımın öğrenmeye bakış açısı ise: “bilgi, öğrencinin deneyimlerinin ya da kişisel tercihlerinin dışında, gerçeklerin kanıtlanmış, objektif, çok güvenilir bir bütünüdür ve eğitimcinin rolü bu bilgiyi, eşlik eden akademik beceriler ve tutumlarla beraber öğrenenin beynine aktarmaktır.” şeklindedir. Otoriter bir yaklaşımdır. Eğitim "verilir", sınıf "yönetilir"&lt;br /&gt;Bu tanımlarda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: “istendik” kelimesi, “iste-“ fiilinden türetilmiş ve klasik modellerde daha çok edilgenliği/verileni almayı ifade eden bir sözcüktür. Kısaca, bireyi pasif bir alıcı olarak gören ve birileri tarafından belirlenmiş istekleri yapmakla yükümlü kılan bir ifadedir. &lt;br /&gt;Öte yandan eğitimi politikadan, politik çıkarlardan ayırmak mümkün değildir. Bu nedenle “istendik davranışlar” hemen her devletin yaklaşımında, devletin bekasını sağlama adı altında her türlü dayatmayı barındırmaktadır. Bu yönüyle her eğitim sistemi belli bir ideolojik yaklaşımla dizayn edilmiştir. Türkiye gibi ülkelerde “devletin kendi ideolojisini korumak ve devam ettirmek” o kadar abartılı bir politika haline gelmiştir ki “Sarı Gelin: Ermeni Sorununun İç yüzü” adlı belgesel, bunların farkına varmak için önemli bir fırsat olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEB’in sorgulamayan, araştırmayan, eleştirmeyen, problem çıkarmayan ve verilen işi en iyi şekilde yapan vatandaşlar yetiştirme amaçlı anti-demokratik uygulamalarının “tekçi” ve “ötekileştirici” gücü, detaylı incelendiğinde linç, düşmanlık, hain, terörist gibi söylemlerin tezgahından geçen “eğitim mağdurları ordusuyla” karşılaşırız.  Son birkaç yıldır tekçi arzularla donanmış müfredatın bir yerlerine özgürlükçü çizgideki bazı yazar ve şairlerin metinlerinin eklenmesi eğitime özgürlükçü bir hava vermenin ötesine geçmemiştir. AKP’nin bu alandaki göz boyama politikalarının toplum nezdinde belli muhalif yapılar hariç önemli bir takdir topladığını da unutmamak gerekiyor. TRT 6 örneği, Nazım Hikmet’e Türk vatandaşlığının verilmesi, Ahmet Kaya’nın mezarının taşınması planı, Madımak Oteli’nin altındaki kebapçının kaldırılması gibi örnekler verilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu belgesel bir kez daha gösterdi ki; Türk eğitim sistemi düşünce özgürlüğü, özgür toplum, demokratik eğitim ve fırsat eşitliği gibi hedeflerden uzak durdukça eğitimin toplumsal barışa ve bireyin kendisine katkısı da sürekli sorgulanmalıdır. Çünkü egemen sistemin istediği itaat, teslimiyet ve ezber kırılmadıkça sağlıklı bireylerin yetişmesi gerçekten zor görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu belgesel bir kez daha gösterdi ki; Türkiye’de eğitim, bütün etnik ve dinî yapıları kapsayacak ve onlara kendilerini ifade edecek nitelikte düzenlenmemiştir. Eğitim programının yegâne hedefi sadece Türk kimliği, ulusu, kültürü, dili, tarihi üzerinden milliyetçi bir çizginin örgütlenmesi ve öğrencilere empoze edilmesidir. Dolayısıyla bu yaklaşım biçimi, diğer yapıları yok saymak ve asimile etmek üzerine kurulmuştur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu belgesel bir kez daha gösterdi ki;  öğrencilere kapasiteleri ve potansiyellerini keşfetmeleri, onları araştırmaları ve geliştirmeleri ve de yaşama geçirmeleri gibi hususlarda sınıfta kalınmıştır. Toplumsal açıdan eşit ve birbiriyle barışık öğrenci yetiştirmenin diğer bir tabirle  öz-güvene dayalı, düşünebilen, akıl yürütebilen, tartışabilen ve çeşitli tezleri/sorunları değerlendirebilen öğrenci modelinin yerine itaat eden, ezberleyen, düşünmesi ve araştırması sakıncalı görülen öğrenci modeli tercih edilmektedir. MEB’in MGK eliyle askeri eğitim modelini uygulamakta tereddüt etmemesi, öğrencilerin birer asker olarak görüldüğünü gösteriyor aslında. “asker öğrenci modeli” diye adlandırabilecek bu sistem için resmi törenlere bakmak bile yeterlidir. “asker öğrenci modeli”nde her şey emir komuta zinciri içinde verilir. İtiraz edenler disiplin kovuşturmalarına tabi tutulur. Bu durum, öğretmenler için de geçerlidir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, belki de dünyanın en anti-demokratik kanunlarından biridir. Kanunun ödül ve cezalar bölümü, amirlerin taktir ve yorumuna o kadar açıktır ki öğretmenlerin elini kolunu bağlayarak zamanla onları da itaatkâr, kul ve köle bir pozisyona sürüklemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaba bir ifadeyle Türk Eğitim Sistemi, vazolara su doldurup boşaltmaya devam etmektedir. Böylece çiçekler, solmakta kendi renklerini kaybetmektedirler. Bu yönüyle çocukların düşünmesine gerek yoktur. “Devlet Baba” onlar her şeyi düşünmüş, her şeyi araştırmış, her şeyi yazmıştır. Onların sadece bunların farkına varması gerekir. Bu gayrı ahlâkî yaklaşım, çocukların özgür düşüncelerine daha doğmadan konulmuş bir ipotektir maalesef. Bu yönüyle toplumun etkin bir üyesi olmaları zaten beklenemez. “devlete göre öğrenci yetiştirme modeli”dir bu. Çocuklar, kendi bilgilerini oluşturma, kendilerine göre hedef belirleme gibi imkânlardan mahrum bırakılırken sürekli olarak “kendilerinin ve devletlerinin iyiliği” için sadece kurallara uymakla, ezbercilikle, sınav sistemleriyle meşgul edilmektedirler. Türk Eğitim Sistemi, bir öğrenci için bitmeyen bir çiledir. Önceden kırmızıya boyanmış sınırları belli bir yoldur. İrdelenmeye değer bir alan olarak bilginin, araştırmanın, izlemenin, okumanın devletçe hakimiyet altına alınmış bir alandır. Özgür bireylerin yetişmesi, büyük oranda ailelerin ve öğrencilerin inatçı bir şekilde farklı bir eğitim modeli özlemlerine bağlıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukların gelişmeye açık beyinleri yoğun ezberci müfredat ve sınav sistemleriyle abluka altına alınıp kalıplaşmış bilgilerle adeta bir çöplüğe çevrilmektedir. Böylece “gerçeğe” ulaşılmıştır. Gerçek Ermenilerin hain, düşman olduğunu söyler; tetiği de gençlere çektirir. Çünkü devlet bir çocuktan bir katil yaratmayı başarmıştır artık. O gencin inandığı gerçeklerin değiştirilmesi ise belli bir yaştan sonra çok zordur. O genç artık hayata “gerçekten atılmıştır.” Düşleri bitirilmiş, yaratıcılığı öldürülmüş, merakı sönmüş, diyalog yolları kapatılmış, nesneleşmiş bir varlıktır artık o. Velisi ise bir seyircidir sadece. “Devletin kendine göre gerçekliğinin ve gerçeğinin” mitleşmesine hizmet ederek vatanına olan borcunu ödeme derdine düşmüştür veli. O artık, vatan için hiçbir şeyden çekinmeyen bir “vatan evladı “ yetiştirmiştir. Bununla gurur duyması gerektiğini ezberlemiştir. Sıra savaştadır. Davulla zurnayla evladını savaşa gönderir.  Bir anne veya baba olarak kendisi üzerinden mutlaklaştırılan cehalet olgusunu çocuğunun yendiğini zanneden sevinçli bir insandır artık. Böylece devletin “parasız” eğitim kurumları, elinden geleni yapmıştır. Sıra öğrencidedir ve devletin beklentilerine cevap olmalıdır. Egemenlik anlayışını pekiştirmeli, söylemini yaygınlaştırmalı, öteki çiçekleri koparıp kurutmalıdır ve devlet büyüklerine sunmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfredat biçimleri, bilgi yapıları, araştırma metotları, tarihsel araştırmalarını teklik ideolojisi üzerinden şekillendiren bu yapıdır işte “Sarı Gelin: Ermeni Sorununun İç yüzü” belgeselini dayatan. Bu, kaba bir tabirle, “diktacı eğitim modeli” olarak tanımlanabilir. Akılları zayıflatmayı esas alan bir yöntemdir diktacı eğitim. Sürekliliğe dayanan, kalıplaşmış subjektif bilim ve tarih yalanları, çocukların zihinlerini esir aldığında birçok şey için geç kalınmıştır artık. Bilgiyi seçme ya da süzgeçten geçirme aşamaları manipüle edilmiş genç kuşakların özgürleşmesinin ve bilgiyi sorgulamasının önüne devlet eliyle bend örülmüştür böylece. Eğitim sistemi ona gerekirse ölmeyi ve öldürmeyi, vergi vermeyi, askere gitmeyi ve zamanı geldiğinde oy kullanmayı öğretmiştir artık. Böylece kültürel çeşitlilik bir zenginlik olarak algılanamaz duruma getirilmiştir. Klişelerden kurtulamayan fedakâr vatandaş yaratılmış “demokrasi, özgürlük, güven, sorumluluk, araştırma vb.” perspektifler bir kenara bırakılmıştır. Böylece insanların eşitlik yasası, devletin yüksek çıkarlarına feda edilmiştir. Ajitasyon tamamlanmıştır. Bilimsel düşünme alışkanlığı körleştirilmiş; farklılıklara saygı ilkesi, okullar aracığıyla devre dışı bırakılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlardan mahrum bırakılmış bir öğrencinin tabii ki belgeselin bilimsel olmadığını, taraflı olduğunu düşünmesi zordur. Belgeselin bir propaganda ürünü olarak kin, nefret, düşmanlık aracına dönüşmesi; tarihsel olguları manipüle etmesi çokta zor değildir artık. İnsan hakları ve çocuk haklarına tamamen aykırı olan militarizm destekli böyle girişimlerin deşifre edilmesinde etkili olabilecek öğretmenler ise “istenen rapor” vasıtasıyla ispiyonlanma tehdidi ile karşı karşıya bırakılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu belgeselin diğer azınlık okullarında izlettirilmesi isteği, zora dayalı eğitim zihniyetinin bir göstergesidir. Gazze saldırıları esnasında, bütün okullarda Yahudi düşmanlığının devlet eliyle örgütlenmesi, 2008 yılında 120 adlı filmin öğrenci ve öğretmenlere zorla izlettirilmesi öğrencilerin “resmi tarih tezlerine alet edilmesi” toplumsal birlikteliğe ve barış kültürüne vurulmak istenen bir darbedir. Bu açıdan belgesel, savaş ve düşmanlık siyasetine hizmet etmektedir. “1915 olaylarında Ermenilerin suçlu olduğunu” iddia ederek, tarih biliminin objektif ve vicdani ölçütler üzerinden değerlendirilmesi ilkesini ihlal etmektedir. Belgeselin AKP hükümeti tarafından 75 bin adet basılarak Gençlik Kollarına dağıtılması; AKP hükümetinin “işi tarihçilere bırakalım” söylemiyle tamamen çelişmektedir. Milli eğitimdeki bu ve buna benzer girişimler, AKP hükümetinin 15 milyon çocuğumuzu “ırkçı ve ötekileştirici” bir ideolojiyle eğitme çabasını açıkça göstermektedir. Henüz karar verecek yaşta olmayan gençlerin ve çocukların tekçi, ırkçı devlet ve asker politikalarına alet edilmesi insan ve çocuk haklarına aykırı olduğu gibi çocukları şiddet ve ayrımcılığa yönlendirme yönüyle de pedagojik açıdan sakıncalıdır.  &lt;br /&gt;Belgesel, silahlı kuvvetler üzerinden kurulan “taraflı bilgi tekeline” hizmet etmektedir. Millilik kavramı, çocuklarımızın ötekileri düşman bellemesiyle pekiştirilmek istenmekte; tarih biliminin çarpıtılmasıyla gelecek kuşaklar zorunlu bir ezbere yöneltilmektedir. Bu belgesel de göstermiştir ki MEB’in okuttuğu ders kitapları ve Milli Güvenlik, İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük vb. dersleri de ayrımcı, ötekileştiricidir. Ders kitaplarıyla, zorunluluk haline getirilen çeşitli okuma kitaplarıyla, çeşitli sinema ve belgesellerle 15 milyon gencin düşüncesi ve bağımsız karar verme hakları ipotek altına alınmaktadır. Diriliş, Şu Çılgın Türkler, itirafçı Şemdin Sakık’kın kitapları, terör konulu polis ve asker seminerleri, 120 filmi, Türk Tarih Kurumu seminerlerinin öğrencilere ve öğretmenlere zorunlu kılınması buzdağının görünen yanıdır sadece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözkonusu Belgesel,  militarist ve şoven bir yaklaşıma sahiptir. Toplu mezarlar, kemik, kafatasları gösterilerek “'başını kestiler', 'odun niyetine yaktılar'” gibi ifadelerin kullanılması çocuklara “siz de kesin, öcünü alın, düşmanınızı bilin” mesajı vermektedir. Bu yönüyle Ermeni “kötü, çeteci, terörist, hain, kesinlikle haksız, ölümü hakketmiş” olarak lanse edilmektedir. 'Ermeniler tarihin belki de en kara sayfalarını yazmışlardı” gibi cümlelerle bütün bir Ermeni halkı suçlu ilan edildiği gibi 1915 olaylarının yaşanmasına da “başka çare yoktu” denilerek meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır. 1915 Tehciri’ni dönemin koşulları içerisinde Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak ülkeyi bölmeye çalışmasına bağlayan resmi tarih tezi, aksini düşünenleri ise talime alarak terbiye etmeye çalışmaktadır. &lt;br /&gt;Çocuk yaştaki öğrencilere “gerçek hikâye” başlığı altında izletilen bu belgesel ister istemez şu soruyu düşündürüyor: “Kime göre, neye göre gerçek? Milli Eğitim Bakanlığı’nın çocuk beyinlere ırkçılığı, düşmanlığı, milliyetçiliği, hoşgörüsüzlüğü, “hain, terörist, işbirlikçi vb” kodlarla zorla aşılamaya çalışması  kin ve nefretten başka bir şey kazandırmayacaktır. Bunun için MEB’in ya da Türk Tarih Kurumu’un tezlerine değil fakat öğrencilerden gizlenen objektif tarih araştırmalarına bakmak yeterlidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-5926381365504458393?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/5926381365504458393/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/diktac-egitim-modeli-ve-sar-gelin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/5926381365504458393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/5926381365504458393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/diktac-egitim-modeli-ve-sar-gelin.html' title='Diktacı Eğitim Modeli ve Sarı Gelin Belgeseli&apos;nin İç Yüzü'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-7830777006099682907</id><published>2010-04-12T13:49:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T13:51:07.719-07:00</updated><title type='text'>Ergenekon: Muhaliflerin İzleyeciliği</title><content type='html'>Ergenekon Davası’nın geldiği son aşama muhalif yapıların, insan hakları kurumlarının ve aktivistlerin, DTP, ÖDP, EMEP gibi siyasi partilerin, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının ve sendikaların kafa karışıklığı ile özetlenebilecek (birkaç istisna hariç) “izleyici” politikalarının da katkısıyla  tam bir fiyasko ile kapanmak üzere. Başından beri sözkonusu davaya seyirci kalmanın ötesine geçememek şeklinde özetlenebilecek bir durum yaşanıyor. Esasında dava, gerçeklerin deşifrasyonu açısından önemli fırsatlar sunmasına rağmen “ABD destekli, AKP-ordu uzlaşması” değerlendirmelerinin ötesine geçip net bir politika geliştirilebildiği söylenemez. İnsan hak ve hukukunun ayaklar altına alındığı, sivil alanın daraltıldığı, şiddet olgusunun yüceltildiği ve tüm bunlar neticesinde binlerce faili meçhul cinayeti işleyen derin değil apaçık devlet anlayışının deşifrasyonu AKP yanlısı medyanın insafına terk edilmiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu süreçte solcuların ABD karşıtı olma sevdası, Kürt hareketinin de “TRT 6 ve sansürcü ve manipülatif bir anlayışla Kürdistan Post gibi sitelerde gündem olan Beşikçi-Öcalan” tartışmalarına saplanıp kalması soruşturmanın üstünün kapatılması girişimlerini bilerek veya bilmeyerek destekler nitelikte. Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz tüm muhalif yapıların, davaya örgütlü bir şekilde müdahil olma, alternatif mahkemeler kurma, faili meçhullere kurban giden aileleri sürece dahil etme, sürece tanıklık edenlere ulaşma, hakikatlerin ortaya çıkarılması için alternatif komisyonlar kurma, mağdurların öncülüğünde imza kampanyaları ve mitingler düzenleme gibi politikaları/planlamaları gündemlerine almamaları tartışılmaya değerdir. Örneğin DTP’nin kuyuların yanı başında değil bir miting düzenleme bir basın açıklaması bile yapamaması düşündürücüdür. İnsan hakları kuruluşlarının ve demokratların faili meçhullerin aydınlatılması için başta mağdurların aileleri olmak üzere herhangi bir imza kampanyası bile düzenlememesi sürece seyirci kalmanın bir diğer ifadesidir. Alternatif medyada sürece tanıklık edenlerle değerlendirme ve derlemeye dönük bir röportaj bile yapılmaması utandırıcıdır. Muhalif denebilecek avukatların teşhir edilmiş ya da itiraf edilmiş JİTEM merkezli olayları mahkemelere taşımak için güçlü bir girişimde bulunmaması ayrı bir seyircilik durumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin pisliklerle dolu geçmişinin aydınlatılması; hem Kürt hareketinin haklılığının bir kez daha açığa çıkması hem DTP gibi partilerin sözde kalan Türkiyelileşme söylemine hem de Kürt hareketinin kendi iç hukuksuzluklarına çekidüzen vermek açısından sayısız fayda sağlayabilirdi. Devletin ve onun tekçi zihniyetinin nelere mal olduğunun insanlara doğru anlatılabilmesi gerekiyor. Ezberci bir sistemle yönlendirilen, muhafazakarlaştırılan ve de militaristleştirilen insanların büyük bir bölümü Kürdistan’daki savaşı sadece medya, TSK ve hükümetlerin politikalarından takip etmektedir. Tüm algılar ve gerçekler buna göre şekillendirilmiştir.  Faili meçhullerin ortaya çıkarılması, kuyuların açılması demek devlet ve asker politikalarının iflası anlamına gelecektir. Muhalif yapılar ve Kürtler, Ergenekon sürecine büyük oranda seyirci kalmakla deşifre edilemeyen açık ve gizli devlet politikalarının gelecekte de Kürdistan’da pervasızca uygulanabilmesine çanak tuttuklarının farkında değiller mi acaba? Sözünü ettiğimiz yapıların kafa karışıklığı nedense bitmek bilmiyor. Bu kafa karışıklığı, devletin kısa yoldan kendini ve politikalarını temize çıkarma hamlesine katkı sağlıyorsa çekilen tüm bilinen acılar ve dökülen gözyaşları neden acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-7830777006099682907?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/7830777006099682907/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/ergenekon-muhaliflerin-izleyeciligi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7830777006099682907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7830777006099682907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/ergenekon-muhaliflerin-izleyeciligi.html' title='Ergenekon: Muhaliflerin İzleyeciliği'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-5449977637832859593</id><published>2010-04-12T13:45:00.000-07:00</published><updated>2010-04-12T13:49:34.197-07:00</updated><title type='text'>Kürt Planı ve TRT 6</title><content type='html'>TRT 6 girişimi için her gün onlarca görüş ortaya atılıyor. Kürtçe’nin farklı lehçelerinde yayın yapacak olan bu televizyon kanalı, şimdiden mizahçılara iyi veriler sunacak gibi. Hani iyi mizah, büyük trajedilerden doğar derler ya Kürtçe kanalın Kürt hareketi açısından istenirse çok iyi bir siyasi koz ve mizah aracı olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Nitekim ilginç tespitler yapılmaya başlandı bile: “Şivan Perwer mi, Şivan Perver mi, Muhsin Kızılkaya mı, Muxsîn Qizilqaya mı? Nevruz mu Newroz mu? Görünen o ki TRT 6 dilbilimciler için de sunacağı malzeme ile inanılmaz tespitlere vesile olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamusal yayın yapacak olan TRT 6, yayınını yapadursun binlerce köy adı değiştirilen, çocuklarına ve sokaklarına Kürtçe isim koyamayan bir halk, bu ikilikleri deşifre edebilirse; Kürtçe ile ilgili ceza alan insanlar tazminat davası açma, dilinden ve kültüründen dolayı yasaklananlar, gözaltına alınanlar, hapse atılanlar, belediye başkanlığı görevinden alınanlar, sahnelerinden indirilenler, albümleri ve kitapları yasaklananlar mahkemelere başvurma hakkına sahip olabilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan Kürt hareketinin mücadelesi sonucu ortaya çıkan kazanımların PKK karşıtları bazı Kürtler tarafından ranta dönüştürülmesi PKK’nin hainler, işbirlikçiler söylemini bir ölçüde haklı çıkarabilir. Bu yüzden devlet bir yandan Kürt halkının  iradesini kırmaya ve sesini kısmaya çalışırken, TRT’nin var olan kırmızı çizgileri doğrultusunda yayın yapacak gibi görünen TRT 6’da çalışan Kürtleri zor bir sınav beklemektedir. Bir yandan ROJ TV kapatılmaya, Kürt çocuklarına bombalar  ve kurşunlar yağdırılmaya, kollar kırılmaya, hava ve kara operasyonlarına devam edilirken ahlakî ve onurlu duruş, vicdanî sorumluluk gibi kavramlar bu televizyona çalışan insanların kâbusu olabilir. Kimin kendisini nerede konumlandırdığına dair bu veriler, bir kısım Kürt aydın ve sanatçıları için de çizgilerin netleşmesine  vesile olacaktır. Her açılışta İstiklâl Marşı’na eşlik edecek kan kırmızısı bayrağın rengi Kürt ve Türk kanıyla sulandıkça bazılarının psikolojisi hepten bozulabilir. İşte o zaman “tek’e tek” programında devletin TRT 6’sını göklere çıkaran Mehmet Metiner gibi kişilikler “meğerse ben Kürt değilmişim” diyebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT 6, inkâr ve asimilasyon politikasının deşifre edilmesi için iyi bir fırsata dönüştürülebilirse kimlik ve varlık mücadelesindeki Kürt hareketi, devletin kalesine bir gol daha atmış olur. Ancak sonucu beklemekte de fayda var. Nitekim general Başbuğ’un göreve gelmesiyle TRT 6 çalışmaları hız kazandı. TRT 6’yı bir bütün olarak devletin PKK’ye dönük farklı bir süreç işletme planının bir parçası olarak düşünmekte fayda var. Kürtçe TV, Kürtçe kurslar, Mardin Üniversitesi’nde Kürt kürsüsünün kurulması ve İmralı’ya birkaç mahkum gönderme planları diğer bir tabirle ağza bir parmak bal çalma girişimleri mevcut politikaları tamamen tıkanan devlet aygıtına bir süreliğine de olsa nefes aldırmak amaçlıdır. Amaç bellidir: dil dediniz kurs açtık, televizyon dediniz televizyon açtık, eğitim dediniz üniversitede kürsü açtık, yatırım yok dediniz GAP’a yatırım yaptık denecek. Amaç PKK’nin Kürt mücadelesinin nedenleri arasında saydığı bütün temel tezlerinin altını boşaltmaktır. Her ne kadar Kürtlerin bu tür kısmî kazanımları büyük oranda PKK hareketinin bir sonucuysa da devletin mesajı bellidir: Tüm kültürel, siyasal, dilsel tezlerinin içi boşaltılmış kontrol edilebilir bir PKK yaratmak. Bu anlamda bakıldığında devlet, Osmanlı geleneğinden gelen Kürtleri Kürtlere karşı kırdırma/kullanma politikasından şaşmamış görünüyor. Bu yönüyle bazı Kürt kurumlarının  “kültür korucusu” saptaması yerindedir. Nitekim askeri alandaki mücadelede “silahlı, maaşlı korucular”, medya alanındaki mücadelede “medya korucularının” sayısı az değildir. Bunlar Kürt’tür ve kendilerince Kürdü, Kürt mücadelesini yapanlara karşı korumakla görevlidirler. &lt;br /&gt;Kürtler, sistem planlarına karşı kafası çabuk karışabilen bir halktır. Belki de bu söz, büyük bir gaftır fakat  2000’li yıllardaki kafa karışıklığını ve sonuçlarını hatırlamakta fayda var. Önümüzdeki sürecin neler getireceğini kestirmek güç olmakla birlikte son dönemdeki yoğun trafik tasfiye amaçlı planlamanın çok güçlü şekilde gündemde tutulduğunu gösteriyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada sorulması gereken haklı sorulardan birisi de şudur: Velev ki devlet Kürtlere istedikleri hakları teslim etti ne olacak? Kürt hareketi açısından bakıldığında bu sorunun cevabı “alternatiflerin hazırlanmamış olmasıdır.” Kürtler, gerek dil, gerek kültür-sanat gerekse de eğitim açısından bir takım gelişmeler kaydetmekle birlikte sözkonusu alanlara dönük alternatif bir örgütlenmeye ve okullaşmaya gidememişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Devlet, adı Kürtçe yazılmayan çocuklardan ve Kürtçe davetiye yazan belediyelerden özür dileyecek mi? Böyle bir televizyon açıyorsa, Kürt dilini ve kimliğini anayasal çerçevede tanıyıp kabul etmesi gerekmiyor mu? TBMM'de birkaç kelime kullanılan Kürtçe’yi neden 'bilinmeyen bir dil olarak' görüyorsunuz? Neden Diyarbakır, Doğubeyazıt ve Viranşehir'de sokak ve parkların Kürtçe isimlerini yasaklıyorsunuz?." 27 Aralık tarihinde Kürt kurumlarının yaptığı ortak açıklamada sordukları yukarıdaki sorular, gerçek planın anlaşılması açısından traji-komik veriler de sunuyor. TRT 6’ya çalışmak, Kürt kültür-sanatı ve hakları üzerinden değil ama Kürt imgesini sömürerek Türk televizyonlarına yamananlar için iyi bir fırsat olabilir belki. Fakat damlardan antenlerin, evlerden kumandaların toplatıldığı dönemleri hatırladıkça istihbaratçı bir müdürün yönetiminde açılan TRT 6’nın “dizginleri elimizde tutalım kaygısı” Kürtleri mücadelelerinden alıkoymaya yetmeyecek gibi görünüyor. &lt;br /&gt;Sonuç olarak TRT 6, devletin kendi tutarsızlıklarının zahmetsizce gözler önüne serilmesi anlamında iyi bir fırsata dönüştürülebilir. Binlerce yasaklamanın desifrasyonu için TRT 6, şimdiden ilginç veriler sunuyor. Mesela yasaklı olduğu için Türkiye’ye gelmediğini söyleyen Şivan’ın devletin televizyonunda banttan da olsa konser vermesi(?), Suruç’taki sokağa Rojin ismini verdirtmeyen devletin kendi kanalında Rojin’e program yaptırmak istemesi gibi. Öte yandan TRT 6’ya yapacakları hizmet karşılığında para kazanacakların, sokaklarda polise taş atma cesaretini gösteren ve bunun karşılığında 23 yıla kadar hapis cezası istenen Kürt çocuklarına teşekkür etmeleri gerekmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü sanatçı Rojhan Bekes’in ANF’ye verdiği demeçle ile bitirmek sanırım en doğrusu: “Her ne kadar ülkedeki Kürt varlığının ehlileştirilmesi olarak bakmak mümkünse de Kürtçe Mücadelesi'nin zaferi olarak bakmak da mümkün. Çok yakın geçmişte Kürtlerin kendi arasında bile Kürtçe konuşması yasakken şimdi devlet televizyonun Kürtçe yayın hazırlamasını, “yasakçıların kendi yüzlerine tükürmesi” olarak düşünüyorum. Bugün 'bir varmış' dedikleri, 'dün' bir yoktuysa' gelecekte ne diyeceklerine, ne yapacaklarına da güvenmemek lazım. Kaldı ki yayın amaçları, 'Temiz Kürt' arayarak ortaya konulmuştur. Bunu yapanların “Kirli Sicilli Türk” olması da ayrı bir eğlence konusu....”(28.12.2008)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-5449977637832859593?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/5449977637832859593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/kurt-plan-ve-trt-6.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/5449977637832859593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/5449977637832859593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/04/kurt-plan-ve-trt-6.html' title='Kürt Planı ve TRT 6'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-9048904136073942259</id><published>2010-03-30T11:57:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T12:15:45.872-07:00</updated><title type='text'>Bir Varmış Bir Yokmuş!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JNwrhMlmI/AAAAAAAAABY/PVoyPb6SOpY/s1600/masal.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 182px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JNwrhMlmI/AAAAAAAAABY/PVoyPb6SOpY/s200/masal.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5454507597410113122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Anadolu’da Yaşar ve Yeter isimleri sıkça kullanılır. Kendisinden önce doğan kardeşleri öldüğü için -bir umut olsa gerek- yaşasın diye yeni doğan çocuğa Yaşar adı verilir. Yeter için ise tam tersini söylemek mümkündür. Yeter’in kendisinden önce doğmuş ve yaşamakta olan birçok kardeşi vardır. Kaba bir tanım ile inanca göre; Yeter yaşasa da olur yaşamasa da fakat Yaşar yaşatılmalıdır.  Aziz Nesin, fizyolojik olarak varolan ancak devlet kayıtlarında daha doğmadan ölmüş gösterilen Yaşar’ın traji-komik hikâyesini anlatır Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz adlı eserinde. Yaşar, devletin işine geldiğinde yaşadığını var saydığı, işine gelmediğinde ise yok saydığı bir karakterdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya sev ya terk et cümlelerinin pervasızca kullanıldığı bugünlerde bakarsınız tiyatrocu arkadaşlar, Kürtlerin karşılaştığı “varlık ve yokluk ikilemini” sahneye aktarır. Bu önerimizi kayda değer gören tiyatroculara yardımcı olabilmek için naçizane birkaç cümle ile başlangıç yapmak istedik. Sürç-i lisan ettiysek affola. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtuluşta var kuruluşta yoklar&lt;br /&gt;Türk kimliğiyle var Kürt kimliğiyle yoklar&lt;br /&gt;Türk kültürüyle var Kürt kültürüyle yoklar&lt;br /&gt;Türk diliyle var Kürt diliyle yoklar&lt;br /&gt;Kürt tarihinde var Türk tarihinde yoklar &lt;br /&gt;Düşman cemiyetlerde var dost cemiyetlerde yoklar&lt;br /&gt;Soyutta var somutta yoklar&lt;br /&gt;İllegal olarak var legal olarak yoklar&lt;br /&gt;Türk vatandaş olarak var Kürt vatandaş olarak yoklar&lt;br /&gt;Yatılı okullarda var gündüzlü okullarda yoklar&lt;br /&gt;Etkisiz haldeyken var etkili haldeyken yoklar&lt;br /&gt;Terk etmede var birlikte yaşamada yoklar&lt;br /&gt;Cezaevinde var kamusal alanda yoklar&lt;br /&gt;İşkencede ve coplanmada var şefkatli yaklaşımda yoklar&lt;br /&gt;Asker olmak için var sivil olmak için yoklar&lt;br /&gt;İnkârda var kabulde yoklar&lt;br /&gt;Doğu’da Güneydoğu’da var Kürdistan’da yoklar&lt;br /&gt;Kırmızı kitaplarda var ders kitaplarında yoklar&lt;br /&gt;MGK gündeminde var hükümet programında yoklar&lt;br /&gt;Sorunsuz olarak var sorunlu olarak yoklar&lt;br /&gt;Zorunlu iskânlarda var yerleşik hayatlarda yoklar&lt;br /&gt;Dağ Türkü olarak var Dağ Kürdü olarak yoklar&lt;br /&gt;Kuyruklu olarak var kuyruksuz olarak yoklar&lt;br /&gt;Konfeksiyonlarda var bankacılıkta yoklar&lt;br /&gt;İnşaat işçisi olarak var mütahit olarak yoklar&lt;br /&gt;Varoşlarda var merkezlerde yoklar&lt;br /&gt;Kardelen olarak var Berfin olarak yoklar&lt;br /&gt;Müslüman olarak var Kürt olarak yoklar&lt;br /&gt;Cezalandırmada var ödüllendirmede yoklar&lt;br /&gt;Türk haklarında var Kürt haklarında yoklar&lt;br /&gt;Kürt televizyonunda var Türk televizyonunda yoklar&lt;br /&gt;Savaşmak için var barışmak için yoklar&lt;br /&gt;Pişmanlıkta var genel afta yoklar&lt;br /&gt;Türk partisi olarak var Kürt partisi olarak yoklar&lt;br /&gt;Ölüm listelerinde var yaşam listelerinde yoklar&lt;br /&gt;Türkçe konuşunca var Kürtçe konuşunca yoklar&lt;br /&gt;Türk Alevi olarak var Kürt Alevi olarak yoklar&lt;br /&gt;Din kardeşi olarak var hak kardeşi olarak yoklar&lt;br /&gt;Diyarbakır olarak var Amed olarak yoklar&lt;br /&gt;Bölücü ve hain olarak var birleştirici ve dost olarak yoklar&lt;br /&gt;Güvenilmez olarak var güvenilir olarak yoklar&lt;br /&gt;Seçim dönemlerinde var sonrasında yoklar&lt;br /&gt;Makarna ve kömür dağıtmada var dil ve kültürde yoklar&lt;br /&gt;Türk vekil olarak var Kürt vekil olarak yoklar&lt;br /&gt;Bombalanırken var sevilirken yoklar&lt;br /&gt;Vergi alınırken var yatırım yapılırken yoklar&lt;br /&gt;Türkçe yemin ederken var Kürtçe yemin ederken yoklar&lt;br /&gt;Faili meçhullerde var faili bellilerde yoklar&lt;br /&gt;Türk aydını olarak var Kürt aydını olarak yoklar&lt;br /&gt;Suç ve cezada var hak ve hukukta yoklar&lt;br /&gt;Kapalıyken var açıkken yoklar&lt;br /&gt;Nişan alırken var vurulurken yoklar&lt;br /&gt;Taş atarken var gül saçarken yoklar&lt;br /&gt;Kol kırılırken var çocuk olurken yoklar&lt;br /&gt;Su sıkılırken var ıslanırken yoklar&lt;br /&gt;Sözde olarak var özde olarak yoklar&lt;br /&gt;Kara listelerde var beyaz listelerde yoklar&lt;br /&gt;Öldürülmek için var yaşatılmak için yoklar&lt;br /&gt;Asayiş ve güvenlikte var özgürlükte yoklar&lt;br /&gt;Kimlik gösterirken var kimlik göstermezken yoklar&lt;br /&gt;Ne mutlu Türk’üm diyene derken var demezken yoklar&lt;br /&gt;Her Türk asker doğar derken var demezken yoklar&lt;br /&gt;Uygun adım yürürken var normal yürürken yoklar&lt;br /&gt;Koparılırken var dikilirken yoklar&lt;br /&gt;Nefes almazken var nefes alırken yoklar&lt;br /&gt;Şüpheli olarak var şüphesiz olarak yoklar&lt;br /&gt;Yasak derken var serbest derken yoklar&lt;br /&gt;Sayılırken var sövülürken yoklar&lt;br /&gt;Çarpılırken var toplanırken yoklar&lt;br /&gt;Tekilken var çoğulken yoklar&lt;br /&gt;Kürt harflerinde var Türk harflerinde yoklar&lt;br /&gt;Linç edilirken var insaf edilirken yoklar&lt;br /&gt;Alırken var verirken yoklar&lt;br /&gt;Sorularda var cevaplarda yoklar&lt;br /&gt;Sürgün edilirken var dönmek isterken yoklar&lt;br /&gt;Ölüyken var diriyken yoklar&lt;br /&gt;Mağlubiyette var beraberlikte yoklar&lt;br /&gt;Eritilirken var gözaltındayken yoklar&lt;br /&gt;Yaşamaz derken var Yaşar derken yoklar&lt;br /&gt;Yeter !derken var Yetmez! derken yoklar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem Sitesinden yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-9048904136073942259?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/9048904136073942259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/bir-varms-bir-yokmus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9048904136073942259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9048904136073942259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/bir-varms-bir-yokmus.html' title='Bir Varmış Bir Yokmuş!'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JNwrhMlmI/AAAAAAAAABY/PVoyPb6SOpY/s72-c/masal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-6414763220084942201</id><published>2010-03-30T11:56:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T12:24:12.699-07:00</updated><title type='text'>Hasan Bildirici İle Söyleşi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JP0LyuSuI/AAAAAAAAAB4/VjFNgmL8_Ck/s1600/h_bildirici.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JP0LyuSuI/AAAAAAAAAB4/VjFNgmL8_Ck/s200/h_bildirici.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5454509856636422882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kürtler ve devlet açısından “sorun” denen şey nedir? Nasıl oldu da Kürtler, “sorunlu” bir halk oldu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorun, bütün bir Kürt tarihini, isyanları, Kürdistan’ın dört parçaya bölünme hikâyesini, yasağı, hileyi, dolandırılmışlığı, kardeşlik numaralarını, dil ve kültür yasağını içeriyor. Hangi birini anlatalım! 40 milyon olduğu halde devletsiz olan tek halk. Yirmi milyon olduğu halde kendi ana dilinde bir ana okulu dahi olmayan bir halk. Meclisteki milletvekilleri, ülkelerinin adını “bölge”, halkı da “bölge halkı” olarak niteliyor. Yıllar sonra anadilini kendi parasıyla öğrenmesi için lütuf cinsinden dil kursları açılıyor. Çocuklarına isim veremiyor. Alfabesindeki bazı harfleri kullanamıyor. Siyasi nitelikli mitinglerde kendi dilinde propaganda yapamıyor. Varın gerisini siz düşünün.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu aydın, Kürt sorununun artık bir dünya sorunu haline dönüştüğünü ifade ederken siz “Kürt sorununun en sonunda Türkiyelileştiğini; Kürtleri Türkiyelileştirmek isterken, sorunun Türkiyelileşmesi garip bir hal aldı.” diyorsunuz. Bu görüşünüzü biraz açar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle. Kürt sorununu, Kürt topraklarında çözmez, köylerinden boşalttığınız milyonlarca insanı Türkiye metropollerine buğday eker gibi serperseniz sorunu Türkiyelileştirirsiniz. Kürtleri Türkiyelileştirmek isterken, linci, ırkçılığı, şiddeti, ölüm ve işkenceyi Türkiyelileştirdiler. Kürtler kendi kimlikleriyle Türkiyelileşecekleri yerde, sorunları Türkiyelileşti. Bunu şöyle algılamak lazım. Hastalık bütün bünyeyi sardı. Kürt sorunu bir Kürdistan sorunuyken, şimdi Türkiye sorunu oldu. Artık bir bütün halinde Türkiye’nin bünyesini çürütüyor bu sorun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunun Türk devleti tarafından çözülmesini beklemek Kürtler açısından bir yanılgı mı?   Yani Kürt sorununu çözecek olan irade kimdir ya da nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk devleti Kürt sorununu çözemez. Hem istekleri yok hem güçleri. Sorunun kendisi olanlardan, sorunun çözümünü beklemek bana biraz affedersiniz ahmakça geliyor. Böyle karmaşık ve ağır sorunlar başka ülkelerde genellikle yeni dinamikler ve yönetimler tarafından çözülür. Türkiye’de iktidar yeniliği olmaz. İktidara gelen parti, bir süre sonra TSE damgası yemek ve aslına dönmek zorundadır. Kürt sorununu AKP’nin çözeceğini söyleyen iyimser arkadaşlarımıza, bu kaçıncı yanılgı, bu kaçıncı bahar demiştik... Erdoğan en son hepiniz Türksünüz dedi. Beğenmeyen çeker gider. Evet, ısrarla söylemek gerekiyor. Türk devleti Kürt sorununu çözemez. Çözerse zaten ortada bilinen haliyle Türk devleti denen bir şey kalmaz. Peki o zaman Kürt sorununu kim çözecek? Kürtler, kendi sorununu kendisi çözecek. El yordamıyla çözecek. Fiili kazanımlarla çözecek... Olur ya, bir tufan gelir Ortadoğu’da birçok devlet çökerse, bir ihtimal birileri arkadan Kürtleri iter, Kürtler de o zaman vay be, ortada ürkeceğim bir devlet kalmamış derler de kendi devletlerini kurarlar. Sakın olmaz demeyin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, Kürtlerin zaten kendisiyle bir arada yaşayacağını her defasında beyan ettiğinden mi soruna karşı bu kadar pervasız, inkârcı ve sert? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamıyla böyle. 1990’lı yılların başında “ver kurtul”u tartışıyorlardı devlet içinde. Doğu’yu onlara verip kurtulalım şu Kürt sorunundan diyorlardı. Ama Kürtler; “biz bir şey istemiyoruz” dediler. Kastamonulu bir çavuşun Cizre’de sürekli kalmasında bir sakınca yok dediler. Dikkat edin, en radikal talepleri olanların bile kendini ifade ettikleri tek yer Türk televizyonları veya gazeteleri... Tabi Türk basını bunu Kürtleri birbirine vuruşturmak niyetiyle yapıyor... Kürtler de, maşallahları var, birbirlerinin gözlerini oymaya yatkınlar. Yeter ki kendilerine böyle bir fırsat verilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt tarihine baktığımızda bir “isyan” geleneğinden rahatlıkla bahsedilebilir. İsyan etme konusunda nerdeyse uzmanlaşmış olan bir halkın, isyanları kazanımlara dönüştürmesinde ciddi sıkıntıları olduğu görülüyor. Son isyan başlayalı tam 30 yıl olmuş. İsyan etme konusunda problemleri olmayan Kürtler, iş isyandan sonrasına gelince neden başarılı olamıyorlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kafayla başarılı olamazlar. En keskin görünenlerin bile sömürgeci kurum ve kuruluşlarla bağ kesmeye niyetleri yok. Türk okul, Türk dil, Türk siyaset, Türk parlamento, Türk basın diline yaslanmış bir hareketin başarı şansı yoktur. Kürtlerin kendi içindeki siyasal kavgalar bile sömürgeciliğe daha çok yaranma kavgasıdır. Diyelim DTP, Türk parlamentosunda. Onun yemini, onun kuralları içinde grubunu kurmuş. DTP ve PKK’ye karşı olan diğerleri ise, bu alanda yine Türklüğe ait başka olanakları kullanarak PKK’ye muhaliflik yapıyorlar. Aksiyon, Yeni Şafak ve Zaman gibi Türk –İslam sentezi organlarında her gün demeçlerini görebilirsiniz. Ya da bu gruba bağlı televizyonlardaki açık oturumlarda... Yani muhalefeti ve iktidarıyla Kürt siyasetleri Türk rejiminin olanaklarına mahkûm... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel anlamda bakıldığında sol ve liberal aydın kesim, “PKK’nin öncelikle silah bırakması gerektiğini; şiddet kullanıldığı sürece sorunun çözümüne dönük adımların atılmasının da zorlaştığını” dillendirirken; Kürt temsiliyetine aday bir kısım PKK’ye muhalif siyasetçi ve aydın çevrelerinin görüşüne göre; “PKK Türkiye'de demokrasinin gelişimine ve Kuzey Irak'taki Kürt Bölgesel Yönetimi'nin kazanımlarına zarar veriyor.” Ne dersiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK olmasa Güney Kürdistan yönetimi Türk devletinin elinde oyuncak olur. Güney Kürdistan zaten geçmişte Osmanlı’ya bağlı bir eyaletti. Türk devleti hiçbir zaman Güney Kürdistan’a yönelik emellerinden vazgeçmedi. Fakat PKK öncülüğündeki Kürt sorunu, Türkiye’yi hep sınırladı. PKK gerillaları daha geçen kış Zap bölgesinde Türk devletinin burnunun direğini kırdı. PKK bence Güney Kürdistan’ın Türk devletine karşı kullanabileceği en önemli kozdur. PKK’yi tasfiye etmiş bir Türk devleti iki günde Güney Kürdistan’ı yönetimiyle birlikte sulandırır, çürütür, orayı İstanbul’a çevirir. Türk devletinin Güney Kürdistan oluşumuna vermiş olduğu tüm tavizler, PKK’ye karşı aldığı tavizlerin bir karşılığıdır. Kuzey Kürdistan’ın ana gövdesi üzerine yatmış bir devletin, kendisi için kötü bir emsal olacağı için yanı başındaki Kürde statü tanınmasına sessiz kalır mı? Bunun bir mantığı olur mu? Türk devleti, sırf Kuzey Kürdistan’da bir statü oluşmasın diye ileride Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını bile tanıyabilir. Fakat bu, Kuzey Kürdistan sorununun çözülmesi anlamına gelmez. PKK’nin silah bırakmasıyla sorunun çözüleceğine inananlar eğer aptal değillerse kesinlikle art niyetlidirler. Çünkü Kürtler daha önce 29 isyanda silah bıraktılar. Bırakın sorunun çözülmesini, en son dil ve renk yasağına kadar gelip dayandılar.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Kürt hareketinin birkaç ufak sol partiyle ittifaklar yapmasını(çatı partisi arayışlarını), nasıl değerlendirmek lazım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür ittifaklara hiçbir anlam vermiyorum. İşin özünü bu tür ittifaklara getirip dayarsanız her defasında hüsrana uğrarsınız. Kürtler statü mücadelesi verirken belki yeri geldiğinde, bir seçime dair bu tür ittifaklar yapabilirler. Fakat öyle olmuyor. Bu tür ittifaklara Kürt sorununun sanki çözümü gibiymiş bakılıyor. Diyelim böyle bir ittifak meclise 100 milletvekili gönderdi. Mecliste 100 Sırrı Sakık veya Aysel Tuğluk’un olması ne değiştirir? Ya da yüz elli tane Ahmet Türk seçildi meclise... İki seçim kanunu numarası, bir askeri açıklama, üç de mahkeme soruşturmasıyla süreç bitirilir... Kürt sorunu bunun dışında bir şeydir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler, temsilcileri tarafından temsil edilebiliyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır... Temsil, sağlanmış temsil koşullarında olur. Kürtlerin oyu ile meclise seçilenler namus şeref üzerine Türklük yemini yaptılar. Daha orada kaybettiler. İşin garip yanı şu: Kürt yoksullarına hep ölüm, isyan, göç, sürgün, dağ yolculukları düşüyor; hatta 7 yaşındaki Kürt çocuklar sömürgeci güçlere taş fırlatıyor; bunun için ölüyor, tutuklanıyor; fakat oyla seçilmiş olanlar ise efendilik yapmaya çalışıyorlar. Türk sistemini ürkütmemek için her türlü inceliği sergiliyorlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt hareketi açısından örgütlü sivil direniş ve halk muhalefetine dayalı kurumsal yapılanmaları ön gören açılımlar hayata geçirilebiliyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiyor. DTP yerine hep Kürdistan Halk Cephesi iktidarını savunuyorum. Diyarbakır, Cizre, Şırnak... Kürdistan köy ve şehirlerini halk cephesi yönetmeli. Sokağın dili ağırdır, kararlıdır, numaradan incelik tanımaz, sorunun kendisi ne ise onu ortaya koyar ve çözer. Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde Halk İnisiyatifleri var... Halk İnisiyatifleri kendi içinde demokratik ve farklılıklara hoş görü gösteren bir tarzla şehir yönetimlerinde etkili olabilir. Halk inisiyatifleriyle yapılacak ortak çalışmalarda milletvekili adayları belirlenebilir. Şehrin yönetimi tartışılabilir. Fakat ilginçtir, birçok Kürt çevresi Kürt halkının inisiyatifini anti demokratik bulup, Türk sistemine yaslanacaktır... DTP dahi Halk Cephesinin inisiyatifini kabul etmez. Bu, Kürtlerin ulusal disiplinden ne kadar uzak olduklarının bir işaretidir aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir roman yazarı olarak; özellikle kimlik mücadelesi öncelikleri bağlamında kültür ve sanatın ikincilleştirildiğinden bahsetmek mümkün mü? Kürtlerin siyasal mücadelelerinin yanı sıra kültürel mücadeleye biçtiği değer hakkındaki görüşleriniz nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bugüne kadar sekiz kitabım yayınlandı. Kürtlerin kitaba ilgisi kesinlikle az değil. Arayış halinde bir halk. Kitaplarım basılır basılmaz tükendi. Okuma yazma bilmeyen Kürt ailelerin bile festivallerde kitap aldığını biliyorum. Kültür ayrıca daha çok bireysel çaba gerektiren bir alan. Kurumların desteğiyle iyi roman yazılamaz. Kurumların desteğiyle iyi resim de yapılamaz. Ancak şöyle olabilir: Halk adına ulus olanaklarını kullanan bir hareket veya parti, çalışmalarını planlarken kültüre gerekli önem vermeyi programına alır. Bütçesi varsa bütçe ayırır. Kültürel etkinlikler düzenler... Kürtler bunu bir ölçüde yapmaya çalışıyor. Kürt kültürünün ve sanatının arzulanan düzeyde gelişebilmesi için Kürtçe’nin öncelikle bir eğitim, bir devlet dili olması gerekiyor. Kürtlüğün bir statüye sahip olması gerekiyor. Yaşadığım Avrupa şehrinde, devlet beş bin Kürt aileye çocukların Kürtçe öğrenebilmesi için bir sınıf açtı. Öğretmenin ücretini de devlet ödedi. Fakat sınıfı devam ettirmek için on iki öğrenci bulamadık ve sınıf kapandı. Kürtler bu durumda kendilerini suçladı. Halbuki ilgisi yok. Kürtçe çocuğa ilginç gelmiyor. Çünkü sokakta ve derste günlük kullandığı bir dil değil. Çünkü zaten diğer derslerden bunalmış olan çocuğa Kürtçe’nin ek olarak katacağı bir şey yok. Kürt dil kursları da bu nedenle kapandı. Kürtçe bir anadilidir. Zorunlu bir eğitim dili olmadıkça Kürtçe öğrenmek bir hobi olarak kalacak ve hobi uğraşlarla da bir ulusun kültürel geleceği dokunamayacaktır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Kürt aydını olarak, roman yazıyorsunuz, günde yüzlerce kişinin ziyaret ettiği bir siteyi yönetiyorsunuz, düzenli olarak gündeme dair yazılar yazıyorsunuz, bazen söyleşilere katıldığınızı okuyoruz. Sorumlukları bağlamında siz Kürt aydınını siz nasıl gözlemliyorsunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt aydını cesur olmak zorunda. Sömürgecilikle olan ticari ve duygusal bağlarını koparmak zorunda. Çocuğunun anadilini yasaklayan bir sisteme hoş görülü olamaz Kürt aydını. Halka, devletle ilişkilerinde iyimserlik öğütleyemez. Aydın demek, ulusa yönelik her türlü şiddet, zulüm ve yasağı beyninde ve yüreğinde hisseden kişidir. Bunu bu kadar derinden hisseden bir aydının rahat olması olanaksızdır. Sokaklarda yedi yaşında taş atan bir Kürt çocuğundan daha geri bir yüreğe sahip olunduğunda, nasıl aydın olunacak? Aydın olmak sadece güzel birkaç kitap yazmak, arada bir televizyona çıkıp iyimser bir iki açıklama yapmak veya Türk devletinin sağladığı basın olanakları içinde birbirinin gözünü oymak değildir. Yapabilsem, Cizre’ye, Şırnak’a, Diyarbakır’a gidip çocuklarla, gençlerle aynı barikatlarda buluşurum. O minik yavrularla sömürgeci katillere taş atmak istiyor canım. Herhalde kitap yazma ve okuma zamanım yine olur... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen herkesin bir çözüm planı var. Sizin açınızdan çözüm nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt nüfusu oranında Türk devletinin Kürtleştirilmesi. Kürdistan bölgesindeki devletin, Kürdün her türlü ihtiyacını karşılayacak bir şekilde tepeden tırnağa yeniden düzenlenmesi... Kürt dil kurumu, Kürt radyo televizyonu, Kürt postanesi, Kürt milli eğitimi... Madem Kürtler var ve burası Kürdistan’dır, bir arada yaşanacaksa hakkımız olan yerin, hakkımız olan yerdeki devletin Kürtlere göre örgütlenmesi lazım. Bir arada yaşamanın koşulu bu. Bunun adı Kürt federasyonudur.... Eğer bu olmayacaksa, adım adım Kürdistan’daki sömürgeci Türk ırk kurumlarını çürütüp, bağımsızlık talep etmek ve bunun gereklerini yerine getirmek temel uğraş olmalı. Kürdistan’nın özgürlüğe gidebilmesi için mücadele direksiyonun maaş kesintisinden, memurluktan atılmaktan, hakkında dava açılmasından, hedef seçilmesinden korkan kişilerden alınıp halka verilmesi gerekiyor. Sokakların ve mücadelenin dili olan sokağın halk cephesi her alanda iktidara... Halkın hata yapmasından korkanlar yüz senedir milyonların ölümüne ve ıstırabına neden olan sonuç alamamış isyan önderlerinin siyasal hatalarına dönüp baksınlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz da www.kurdistan-post.org sitesine değinmekte fayda görüyorum. Kurdistan Post sitesinin izlenme oranlarının yüksek olduğu bilgisine sahibiz. Son olarak durum nedir? Siz bu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürdistan-Post, kendi halinde yol alan bir internet gazetesidir. Sanırım epeyi ilgi gören bir site. İlginin bu kadar olması, Kurdistan –Post’u babamızın çiftliği, Kürtler arası gerilimin odak noktası veya siyasal tarikatımızın bir açılımı gibi kullanmamamızdan kaynaklanıyor. Bizler Kürdistan-Post’u, Kürt ulusuna ait bir basın organı şeklinde görüyoruz. Bu sitede, kişilik haklarına saldırı yapılmadığı takdirde her türlü eleştiri yer alabilir. Sitenin isim sahibi Yaşar Kaya’dır. Ben de sitenin günlük yazılarıyla uğraşıyorum. Yaşar Kaya da ben de Kürtler arası özgür tartışmalara önem veren kişileriz. Yaşar Kaya ile aramızda en ufak bir ticari ilişki, para ilişkisi yoktur. Kürdistan-Post’un herhangi bir gelir kaynağı ve dayandığı yer de yoktur. Yeri gelmişken, yine hiçbir karşılık beklemeden sitenin teknik işleriyle uğraşan Fırat arkadaşımızın adını anmak isterim. Üniversite okuyan gençliğinin gerisinde inanılmaz bir Kürdistan sevdası var... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdistan Post etrafında yeterli aydın buluşmasının yaşandığını düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli değil. Bu konuda en çok çaba harcaması gereken benim, zaman sorunum var. Ancak teklife de gerek yok. Özlemlerinin ve fikirlerinin en azından bir kısmını Kurdistan-Post’ta gören her arkadaş yazabilmeli ve ilişkiye geçebilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak sitenin daha kapsamlı bir hale getirilmesi için ne yapılması gerekiyor? Somut ihtiyaçlar nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen çok basit araçlarla çok önemli işler yapılabilir. Kurdistan-Post’u hep yazılı bir basın olarak düşündük. Bu Yaşar Kaya’nın da özlemidir. Ancak olanaklarımız saygın bir Kürdistan-Post Gazetesi çıkarmaya elverişli değil. Bu iş aynı zamanda ticari bir iştir. Ben bir gazetenin yazılarını yönetmek isterim... Parasını değil... Keşke varlıklı beş-on Kürt bir araya gelse, pırıl pırıl bir binada basın yayın işlerine başlasa, bizler de böyle bir gazetenin emekçileri olsak... Aslında belki gerekli bir çaba ile böyle büyük bir gazetenin kurulmasını sağlayabiliriz. Fakat o zaman da adımız tüccara çıkar... Tüccarlık kötü bir şey değil. Fakat yazarlıkla tüccarlığı kesinlikle birbirine karıştırmamak gerekiyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;Hasan Bildirici, 1960 yılında Bitlis’e bağlı Ahlat ilçesinde doğdu. Ortaokulu Tatvan’da, Ziraat Okulu’nu Malatya’da okudu. Çeşitli illerde üç yıl boyunca ziraat teknisyenliği yaptı. 12 Eylül askeri darbesinde tutuklandı. 12 yıl boyunca cezaevinde yattı. 1992 yılında Özgür Gündem gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Gazetenin yayın yönetmenliği görevini üstlendi. 1993 yılında, Bekaa-Yaratılan Toprak ve Ülkeye Dönüş adlı romanlarından sonra hapis ve para cezalarına çarptırılınca sürgüne çıkmak zorunda kaldı. Hasan Bildiri’ci şu an İsviçre’de yaşamakta ve www.kurdistan-post-org sitesinin editörlüğünü yapıyor. Şu ana kadar yayınlanmış kitapları şunlardır: Yasak Ülkenin Günlüğü, Ülkeye Dönüş, Bekaa-Yaratılan Toprak, Kürt Halkının Dostları Kimlerdir, Van Gölü’nde Yılanlı Bir Günün Esrarı, Şervan, Son Mektup ve Dönüşü Olmayan Yol. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem ve Kürdistan Post sitelerinden yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-6414763220084942201?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/6414763220084942201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/hasan-bildirici-ile-soylesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6414763220084942201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6414763220084942201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/hasan-bildirici-ile-soylesi.html' title='Hasan Bildirici İle Söyleşi'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JP0LyuSuI/AAAAAAAAAB4/VjFNgmL8_Ck/s72-c/h_bildirici.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8808430943602235986</id><published>2010-03-30T11:55:00.001-07:00</published><updated>2010-03-30T12:11:51.409-07:00</updated><title type='text'>Ölüme Alışmak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JM7qUUT7I/AAAAAAAAABQ/hhQbqUTKgSI/s1600/tabanca_mermi_kursun_silah_cinayet_kan.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 132px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JM7qUUT7I/AAAAAAAAABQ/hhQbqUTKgSI/s200/tabanca_mermi_kursun_silah_cinayet_kan.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5454506686554591154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sezai Karakoç, “Anneler ve Çocuklar “ adlı şiirinde “ölüm” temasını şöyle dile getirir:  “Anne ölünce çocuk/bahçenin en yalnız köşesinde/elinde bir siyah çubuk/ağzında küçük bir leke/çocuk öldü mü güneş/simsiyah görünür gözüne/elinde bir ip nereye/bilmez bağlayacağını anne/kaçar herkesten/durmaz bir yerde/anne ölünce çocuk/çocuk ölünce anne” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana akım Türk medyasında genel bir tavırdır; her asker ölümünde annelerin ve eşlerin gözyaşlarına odaklanmak. Bütün bir cenaze merasimi boyunca kameraların görüş açısı asker annelerinin, eşlerinin gözlerinden süzülen gözyaşlarına ve de yetim çocuklara odaklanır. Bazen de eşlerin ya da annelerin gözlerinden yaş akmaz. İşte o zaman bu durum “dik durmak” olarak lanse edilir. Her ölümün bir yıkım olduğu gerçeğini gizlemek açısından bu durum, bir süreliğine de olsa “teröre karşı dimdik ayakta olma” ile özdeşleştirilir. Merasimlerde ve manşetlerde asker kıyafetleri giydirilmiş çocuklar ise sadece ve sadece yeni ölü adaylarıdır aslında. Gün gelecek babasının intikamını alacak yeni adaylar. Erkânın katıldığı merasim bitip de evli evine köylü köyüne varınca ölümle yüzleşme zamanı gelmiştir artık. Ölen evladınızın kahramanlığı bir anlıktır. Size bağlanan ölüm maaşından/rantından başka sonsuza dek unutulup gidersiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk medyasının “gözyaşı ölçer” tavrı, öteki ölülerin de birer annesi ve hayatı olduğu gerçeğini görmezden gelir; savaşın nereden kaynaklandığından ve nasıl çözüleceğinden çok yeni ölümlere davetiye çıkarır. Bu bakış açısı, savaş ve ölüm konseptinin ve kültürünün devam etmesinden ve yaygınlaşmasından yana bir duruştur. Bu duruş, zamanla bir alışkanlık biçimine evrilir. Alışkanlıklardan kurtulmak zordur. Ölüme alışmak ise zamanla maddi getirisi olan bir rant kapısı bile olabilir. MHP, CHP gibi partilerin seçimlerde baraj problemlerini aşmanın bir garantisidir ölümler. Emekli olmalarına rağmen kan uykusuna yatmaya devam eden emekli generallerin ekmek ve karizma yükseltme kapısıdır ölümler. Askerin toplum üzerindeki gücü ve kontrolünün artması için anahtardır ölümler. Bu rant kapısının önüne geçmenin yollarından biri ölüme alışmamak ise diğeri de militarizmin sorgulanmasıdır. Militarizm eleştirilmeyi sevmez. Eleştirilince ağzında köpüklerle en yüksek perdeden tehditler savurmaya başlar. Sizi hizaya bir diğer deyişle kendi durduğu doğru yere gelmeye davet eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kreşe göndermeye başladığımız küçük kızım, Aktütün(Bezele) saldırısının ertesi günü koltuğa çıkarak; “en büyük asker...” diye bağırıyordu. Türk eğitim sisteminin beşikten mezara kadar faşişt insan yetiştirme tarzını bildiğim için kısa bir şoktan sonra şöyle düşündüm: “İyi ki bir kızım var. En azından askere gitme derdi yok.” Tabi bu geçici rahatlamanın ardından şu soruyu sordum kendime: “biz çocukken başlayan bu savaş kızım anne olunca da devam edebilir mi?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz yıldır devam eden savaşla ilgili temel sorulardan biri, problemin nasıl çözüleceğidir. İnsanlar, iyi de bu sorun “nasıl çözülür” diye sormaya devam ediyor. Öne çıkan öneri, askerin elinin daha da güçlendirilmesi için yeni yasaların çıkarılmasıdır. “Postal devletine” dönüşmüş olan bu ülke, nedense şunu söyleyemiyor: “sorunu çözmek istiyorsak yanlışı bırakmamız gerekiyor.” Bazıları diyebilir ki yanlışı nasıl bir kenara bırakacağız? Aslında cevap bellidir: “doğruyu bularak.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, ne zamanki kendine biçtiği “baba”; annelere biçtiği “vatan” rollerini bir kenara bırakırsa sorun da kısmen çözülmüş olur. Çünkü o zaman söz hakkı gerçek anne ve babalara geçecektir. Kuşkusuz ki “annelerin fedakârlık anıtı” olarak sunulması tarih boyunca süregelen savaşların devamı için vazgeçilmez yöntemlerden biri olmuştur. Nasıl ki her anne, doğurduğu çocuğunun kendi dilinde konuşmasını, kendi kültürünü yaşatmasını isteme hakkına sahipse Kürt annelerinin de buna hakkı olduğu gerçeğini kim şiddet kullanarak önleyebilir ki? Sen tüm evrensel beyannamelerde geçen hakları  şiddet uygulayarak vermek istemezsen karşındaki de şiddetle bu hakları istediğini ortaya koyacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bazı annelerin çocukları, kendi diliyle, kültürüyle yaşarken; “öteki çocukların” kendi dilinde ve kültüründe yaşayamaması bu ülkenin temel çelişkisidir. Vakti zamanında at sırtında, elde kılıç yallah diyerek yola çıkan anlayış, şerefli bir ırkın kanını taşıdığını varsayar. Bu anlayışa göre karşısındaki şerefsizdir, teröristtir ve de ölümlerden ölüm beğenmelidir. Ötekini öldürmek için “hazırolda” bekler. Düşmanın dağına taşına, kasabasına kendi imzasını/bombasını kendi diliyle atmaya kalkan bu faşistleşme biçimi, her öldürüldüğünde “şehit” olurken ülkenin ay ışığında parlayan kızıl renkli bayrağı kıpkırmızı olur, kurt ulumaları arasında gözyaşları sel olup akarken, klasikleşmiş manşet hazırdır: “vatan sağ olsun” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin görün ki çocukların anne ve babaları, yaşanan ölümlerin ardındaki derin politikaların sorgulanması gerektiğini -ne yazık ki- bu ölümler sayesinde anlamaya başlıyorlar. Ötekini kimliğinden arındırmak için yürütülen bu savaşın “saf Türkiye” idealine yapılan bir katkı değil, “çok kültürlü Türkiye” idealine vurulan bir darbe olduğunun farkına varmaya başladıkça meselenin kaynağı ve çözüm yolu daha da netleşecek. Anne ve babalar, çocukları sağ olmadıktan sonra vatan denilen şeyin önemsiz olduğunu anlamaya başladıklarında savaş ve ölüm  yürütücülerinin maskesinin düştüğünü görmeye başlayacağız. Bunun için de ölümlere alışmamak ve Ece Ayhan’ın sorduğu şu soruyu sormak gerekiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Efendiler! Eşekler susabilirler.&lt;br /&gt; Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8808430943602235986?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8808430943602235986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/olume-alsmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8808430943602235986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8808430943602235986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/olume-alsmak.html' title='Ölüme Alışmak'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7JM7qUUT7I/AAAAAAAAABQ/hhQbqUTKgSI/s72-c/tabanca_mermi_kursun_silah_cinayet_kan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8294933071876780955</id><published>2010-03-30T11:53:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:55:19.484-07:00</updated><title type='text'>Dokuz Sekizlik Manipülasyon ve Romanlar</title><content type='html'>Malum biz eğitimciler, “yedi cihana nam salmış” bu memlekette sürüngen muamelesi görsek de ırkçı müfredattan bunalan beyinlerimizi birazcık dinlendirebilmek adına iki aylık yaz tatiline hak kazanmış bir camiayız. Bu dönemde, kumandanın tuşlarıyla kanaldan kanala zaplarken karşıma çıkan yarışma programlarına takılmadan edemedim. Bu programlardan biri “İlle de Roman Olsun”, diğeri de “Romanstar”dı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman kültürünün popüler anlamda rağbet gördüğü dizilerden biri de daha önce Show TV’de yayınlanan Cennet Mahallesi’ydi. Dizinin ismi başlı başına Romanların hayatlarıyla dalga geçer nitelikteydi. Kuşkusuz ki Romanların yaşadığı mekânlara “cennet” yakıştırması yapanlar, Romanların hayatını “vur patlasın çal oynasın”dan ibaret olduğunu aşılama gayretindeydiler. Hem dizide hem de yarışma programlarında sürekli bir neşe ve eğlence halini yansıtanlar üçüncü sınıf vatandaşlık olgusundan, çökmeye yüz tutmuş eski binaların odalarından, anadol marka küçük kamyonetler arkasında, içi atık maddelerle, çöple, pislikle dolu eski fabrikaların izbe yerlerinde her geçen gün yoksulluktan kırılan; yaşam koşullarını gözlemlediğinizde akıl sağlığınızı yitirebileceğiniz trajik hikâyelerinden bahsetmek istemiyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan yarışmaları izlerken aklıma şunlar takıldı. Mesela, “İlle de Kürt Olsun, İlle de Ermeni Olsun” ya da “Kürtstar, Ermenistar” diye yarışmalar düzenlenemiyor da neden “İlle de Roman Olsun ve Romanstar” diye yarışmalar düzenlenebiliyor?  Ne oldu da bunca yıldır görmezden gelinen, şehirlerin izbe köşelerine savrulan Romanlar ve onların kültürleri, magazinleştirilerek akşam sefalarının malzemesi haline getirilebiliyordu? Gırgıriye’den beri Romanları ekmeğine malzeme yapan Müjdat Gezen’in başının altından çıktığı belli bu yarışmalarda; Sulukule yıkımı ve Romanların yaşam koşulları, dilleri, kimlikleri neden bir türlü gündem olamıyordu? Yüksek voltajlı spot ışıkları altında “haydi siz oynayın biz de eğlenelim ve puanlayalım” mantığından hareketle “kendi dillerinden bir gıdım” söyleyemedikleri yarışmalara halkın desteği de fena değildi yani. Yarışmacı Romanlar, göbek atıp söyledikçe halkımız daha çok çoşuyor, daha çok mesaj çekiyordu. En iyi göbek atan, gerdan kıran yarışmacılar daha çok alkışlanıyordu fakat Ramazan’ın ilk günü evimden çıkıp Taksim’e giderken marketlerin, fırınların önünde alışveriş yarışına girenlerin yanı başında ise Roman kadınların, kucaklarında çocuklarıyla kaldırımlarda dilenmeye devam ettiklerini gözlemledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciguli, Tarık Mengüç, Kibariye, Güllü, Hüsnü Şenlendirici ile tavan yapan Roman aşkımız, bu yarışmalarda 9/8’lik sürekli bir göbek şovuna dönmüşken “iyi göbek atıyorlar fakat yine de güvenilmez ve hırsızlar” bakış açımızı hiç mi hiç değiştirmişe benzemiyordu. Roman aşkları sayesinde Müjdat Gezen, Alişan, Hüsnü, Armağan ağabeyleri milyarları cebe indirirken Romanların yaşam koşulları, dilleri, kültürleri manipüle ve asimile edilmeye devam ediyordu. Hüsnü Şenlendirici klarnetinin her notasına bastığında, milletimiz şan şöhret uğruna Roman eşini ve çocuğunu terk etmesine rağmen yeni aşkı Deniz Seki’nin çektiği aşk ızdırabına ortak oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar olurken uğradığım yerlerde ve İstanbul’da yaşadığım mahallede Romanları gözlemledim. Belden aşağısı çıplak, yalınayak, sümüklü, kire toza bulanmış çocuklarıyla, çöp ve demir yığınlarının arasında yaşamaya devam ediyorlardı. Şehrin çöplüklerinde, derme çatma barakalarında bütün gözlerden kaçarcasına kaderlerine terk edilmenin trajik hüznünü hepsinin yüzünden okumak mümkündü. Dünyada başka bir örneği olmayan bu gırgırlı, şamatalı, göbek şovlu asimilasyon, aşağılama ve dışlama politikası hiç kuşkusuz Romanların hayat koşullarının gizlenmesi için inanılmaz bir manipülasyon işlevi görüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazı, Kültürel Çoğulcu Gündem ve www.bgst.org sitelerinden yayınlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8294933071876780955?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8294933071876780955/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/dokuz-sekizlik-manipulasyon-ve-romanlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8294933071876780955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8294933071876780955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/dokuz-sekizlik-manipulasyon-ve-romanlar.html' title='Dokuz Sekizlik Manipülasyon ve Romanlar'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-9167113657761599500</id><published>2010-03-30T11:50:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:53:31.053-07:00</updated><title type='text'>Li Muzîka Kurdan a Kevneşopî Nêrîneke Giştî</title><content type='html'>DESTPÊK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji bo kesên ku bixwazin der barê muzîka kurdî de lêkolînan bikin, mixabin zêde çavkanî peyda nabin. Ev “nivîsa berhevkirî” ji bo ku bingehekê ji kesên ku bixwazin der barê muzîka kurdî de agahiyan bi dest bixin re çêbike, bi jêsûdwergirtina ji çavkaniyên cur bi cur hatiye amadekirin. Bi taybetî jî daxuyanî û lêkolînên ku di warê formên muzîkal de hatine kirin, ji ber ku bêhtir lêhurbûna li ser formên li herêma Culemêrgê ne, hemû formên di muzîka kurdî de kite bi kite nagire nava xwe. Di navbera herêman de şibîn û guherînên çawan hene û ev guherîn çi ne bi kurtasî li ser wan hatiye sekinandin. Ji ber kêmasiya çavkaniyan, dê bê dîtin ku daxuyaniyên der barê dîroka muzîka kurdî de zêde ne berfireh in. Ev sernav bêhtir, bi fikra ku “der barê dîroka muzîkê de agahiyên bi vî rengî hene” hatiye amadekirin. Her wiha dê bê dîtin ku pêdivî bi berfirehkirina xebatên di warê hevhîkariya muzîka kurdî ya bi muzîka gelên din ên herêmê re jî heye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KOKA KURDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der barê koka kurdan de em dikarin behsa çend tezên bingehîn bikin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hozan Dilşiyar, “Dema ku em lê dinêrin bê ka berê kî li Mezopotamyayê jiyaye, em rastî hûrî, gûtî, aqadî, asûrî û gelek gelên din tên. Di nav pêvajoya dîrokê de derdikeve pêşberî me ku civakên wekî hûrî, gûtî û aqadî kalikên kurdan in. Bi awayekî xwezayî li cografyaya Mezopotamyayê, aliyên çandî yên gelan bi hev û din re têkildar in.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marr, dibêje ku “Kurd, xwecihiyên Asyaya Pêş in û bi qewmên din ên xwecihî ermen, gurcî, xaldiyan… re wekî lêzim (eqreba) jiyane û zimanê wan li wir pêk hatiye.” “Zimanê kurdî di nav pêvajoyê de bi guherînên mezin re rû bi rû maye û bûye zimanekî hind-ewropî û bi vê rewşa xwe mirov dikare rasterast wek mîrasgirê medî bihesibîne.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minorsky, “Kurd digihên medan. Tê zanîn ku medî gelekî “îranî”ne ku beşdarî pêla dawîn a koça gelên hind-ewropî bûne. Ji lew re daneyên dîrokî yên wekî Îrana Rojhilat, di salên 2000’î yên Berî Zayînê de rastî koça qewmên hind-ewropî hatiye, bi tezê piştrast dikin. Medî di sedsala 7’an a Berî Zayînê de ji herêma Gola Urmiyeyê ber bi Botanê ve bi pêş ve çûne û bi gelên xwecihî yên vê herêmê re ketine nav hev û din û heta ber deriyê Deşta Mezopotamyayê hatine.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wekî ku ji jorê jî diyar dibe, der barê koka kurdan de mirov dikare behsa sê tezên hevpar bike:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di fonksiyona etnîkî ya kurdan de bandora faktora ‘med’iyan.&lt;br /&gt;Xwedî karekterekî îranîbûna (hind-ewropî) zimanê kurdî.&lt;br /&gt;Yek ji gelên qedîm ên Mezopotamyayîbûna wan û pevrejiyîna wan a bi gelên li vir re, ya bi sedsalan. Bi her awayî hevhîkariya wan a bi gelên herêmê re.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Zimanê kurdî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li gorî zimanzanan, zimanê kurdan bi awayekî giştî ji çar zaravayên sereke pêk tê.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdiya bakur an jî zaravayê kurmancî: Beşeke mezin a kurdên ku di nav sînorên Tirkiyeyê de dijîn, kurdên Suriye, Lubnan û Qefkasan bi temamî û beşeke kurdên Iraq û Îranê bi vî zaravayî diaxivin.&lt;br /&gt;Zaravayê kurmancî (soranî) yê ku li Kurdistana Navendî pê tê axaftin: Ev zarava carinan wekî kurdiya başûr (kurmanciya xwerû) an jî bêhtir wekî “soranî” tê binavkirin. Pareke mezin a kurdên Iraq û Îranê vî zaravayî bi kar tînin.&lt;br /&gt;Zaravayê ku wekî kirdkî, zazakî yan jî dimilî (dimilkî) tê zanîn: Ev zarava ji hêla beşeke kurdên ku di nav sînorên Tirkiyeyê de mane ve tê bikaranîn. Cihê ku herî zêde ev zarava lê tê bikaranîn bajarên wekî Dêrsim, Çewlik, Xarpêt, Amed, Ezirgan û navçeyên wekî Sêwreg, Gimgim (Kela), Motkî, Palo ne. Du devokên vî zaravayî yên ku herî zêde tên bikaranîn ev in: Devoka Dêrsimê û devoka ku em wekî devoka Çewlig-Amed-Sêwregê bi nav dikin.&lt;br /&gt;Zaravayê goranî: Ev zaravayê ku wekî Hewramî jî tê zanîn, zaravayekî nêzikî zaravayê kirdkî (zazakî, dimilkî) ye û ji hêla kurdên Iraq û Îranê ve tê bikaranîn. &lt;br /&gt;Dîroka muzîka kurdî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Em dibînin ku hunermendê kurd ê bi navê “Avger”, ku di dema qraltiyê de, ya ku ji salên 280’yî yên Berî Zayînê heta salên 130’yî yên Piştî Zayînê berdewam kiriye jiyaye, bastûra muzîka gelên Mezopotamyayê sîstematîze kiriye. Îbrahîm Mûsilî, li Bexdayê hunera xwe pêşkêşî Harûnê Reşîd kiriye û dibistana muzîkê ya misilmanan a pêşîn vekiriye. Piştre kurê wî Îshaq Mûsilî yê ku li Mûsilê dijî, sîstema Avger bêhtir bi pêş xistiye û ji aliyê bastûra (binyata) melodîk, teşeya newayî (melodîk), form û sîstema deng ve gelek mijar sîstematîze kirine û veguhastine şagirtên xwe. Yek ji wan şagirtan ê bi navê Yehya Elî (pirtûka muzîka kurdî ya bi navê “Risale f’îl-Musiqî” nivîsî ye. Di vê pirtûkê de em dibînin ku oktavek bi 17 navberên newekhev hatiye dabeşkirin) yê din jî Ebû Feyz Bîn Amedî ye (Zarokê Amedî yê Bavê Zanînê). Şagirtê wî Farabî jî, pirtûka muzîka kurdî ya bi navê “Rîsale f’îl-Musiqî” berfireh kiriye û bi navê “Musiqa’l-Kebîr” ji dîrokê re hiştiye. Piştre em di qesrên Hindistan û Osmaniyan de rastî Ebdulqadir Meraxî tên ku wekî hîndekar li Bexdayê ders daye şagirtên ereb, osmanî, fars û yên gelên din. Ziryabê ku li Bexdayê di qesra Harûnê Reşîd de muzîsyen e, ji ber pirsgirêkên ku pê re rû bi rû maye, dev ji Bexdayê berdaye û çûye Endulûsê û muzîka rojhilatî bi xwe re biriye wir. Dîsan wekî pêwîstiyeke Dergahên Derwêşan ên ku di sedsala 13’an de hatine avakirin, em dikarin texmîn bikin ku muzîka hunerî ya olî hebûye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piştî salên 1300’î jî tenê beşa muzîka gelêrî ya muzîka kurdî maye. Çimkî ji vê demê bi şûn de, êdî dema îstila û dagirkeriyê ye. Û şansê kurdan ê ji bo ku bi dînamîkên xwe muzîkê îcra bikin, nemaye. Têkiliyeke xurt a beşa muzîka kurdî ya mayî, bi dansê/reqsê re heye. Bi taybetî jî aliyê wê yê bi dengbêjiyê re têkildar, maye. Di nav kurdan de, ji bilî dengbêjan du hêmanên din ên ku muzîk li ser piyan hiştine hene; ya yekem dayik in, a din jî feqiyên îcrakerên muzîka olî ne ku di medreseyan de li ser muzîka olî perwerde bûne. Divê em ji bîr nekin ku muzîka pêşîn muzîka olî ye. Wekî mînak, Avger û Îshaq Mûsilî êzidî ne û di dema xwe de bi muzîkê karê tedawiyê kirine. Divê em vê jî bi ser de zêde bikin: Gelek çavkanî û berhemên der barê muzîkê de, dema ku moxolan di sala 1258’an de Îran dagir kirine û Bexda kavil kirine winda bûne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di nav kurdan de çanda devkî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurd ligel ku bi sedsalan e çandeke wan a bibingeh (bikok) heye jî, avaniyeke xwe ya siyasî ya ku karibin tê de pêşketina xwe ya serbixwe bijîn, çênekirine yan jî bi dest nexistine. Bi taybetî jî piştî Şerê Cîhanê yê Yekem mehkûmî rewşa “parçebûn”ê hatine kirin. Dema ku redkirina nasnameya kurdan, asîmilasyon, pêkutî û koçberî jî li hesab bêne zêdekirin, dê bê dîtin ku ‘folklora kurdî’ yan jî ‘çanda devkî’, bi taybetî jî muzîka kurdî, di warê parastina nasnameya kurdan a etnîkî/çandî de bû xwedî roleke sereke. Terzê jiyana kurdan, guherînên civakî, zaravayên cihê, hemû jî di nav vê çanda dewlemend û pirrengî de cih girtine û ji nifşekî ji bo nifşê din hatine veguhastin. Hema bibêje hemû serpêhatiyên wan ên di jiyanê de -ne tenê bûyerên dîrokî, hemû berhemên epîkî, qehremanî, pevçûn û destan, çîrokên lîrîk, nirxên mîstîk û ritûel- bi riya muzîkê hatine qeyd kirin û bi vê riyê di hafizeya civakê ya kolektîf de hatine bicihkirin. Bi vî şeklî, hema bibêje di veguhastin û danjiyandina van nirxên civakî û kevneşopî de muzîk bûye navgîna tekane. Ligel ku di nav kurdan de wêjeya nivîskî bisînor (mehdût) heye jî, pareke mezin a berhemên ku gihîştine roja me, çavkaniyên wêjeya devkî ne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Em nizanin bê ka çavkaniya wêjeya devkî kengê û ji hêla kê ve hatiye gotin. Ji ber vê yekê jî, jê re “anonîm-wêjeya gel a hevpar” tê gotin. Ev wêjeya hevpar; serpêhatiyên bêdawî, qiset, çîrok, destan, bîranîn, efsane û hemû rewş û şertên tiştên aîdî jiyana xwezayî ne, di nav xwe de dihewîne. Çavkaniyên bingehîn ên wêjeya devkî; evîn, şer, jiyana rojane, têkiliyên di navbera eşîran de, şerên bêdawî yên di navbera gelê kurd û dagirkeran de, koçberî, qehremanî, jiyana xwezayî û dewlemendiya wê û dewlemendiya mîtolojiya Mezopotamyayê ne. Mijarên vê wêjeya dewlemend ev in: zarokên sêwî, qehremanên bi rojan şer dikin, tirsekên ji rovî qurnaztir, lehengiyên ciwanên kurd, keçên kurd ên bedew ên ku xwe ji xortan vedişêrin, kalên ku erd û esman digihînin hev, mîrên baş/xerab ên meraqdarên nêçîrê, rêberên kurd ên ku di dem û cihên cuda de li hemberî dijmin şer kirine, têkiliyên di navbera evîndaran de û îxanet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di jiyana miletekî de, ku bêhtir di qada vegotina devkî de hatiye bisînorkirin, bi awayekî xwezayî û ji derî edetê, muzîk xwedî rewşeke biîmtiyaz bûye û ketiye rewşeke wisan ku roleke cihê ya civakî girtiye ser xwe. Sedemeke vê ya girîng (ji ber sedemên cur bi cur ên di merhaleyên cihê yên dîrokê de) astengiyên li ber bikaranîna zimanê dayikê yê kurdan a bi awayekî nivîskî ne. Hin lêkolîner behsa ‘gumrehiya folklorê ya zêde’ ya di nav kurdan de dikin ku ev jî raza (sira) bi awayekî zindî gihîştina roja me ya çanda kurdî ye. Di nav kurdan de nebûna çanda nivîskî û hebûna/jiyîna folklora zînde sebeb û encamên hev in. Di gihandina/veguhastina ji bo roja me ya hêmanên çanda devkî ya navborî de, para herî mezin (heke em dema nêz nehesibînin) aîdî dengbêjan e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ligel dengbêjên gerok, mirov nikare bibêje çanda devkî ya kurdan an jî muzîka kurdî bi temamî homojen e. Berevajî vê yekê, li herêmên ku kurd lê dijîn de, di vî warî de ferqên berbiçav xwe didin der. Sedemên vê yekê yên bingehîn ‘ferqên cografî’ (wek mînak; muzîkên çiyan û deştan gelek ji hev cihê ne, ku ev jî ji bo miletekî ku di nava xwezayê de dijî gelek normal e) û hevhîkariya beranber e, ya li herêmên ku kurd û miletên din di nav hev de dijin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HIN TAYBETIYÊN MUZÎKA KURDÎ YA KEVNEŞOPÎ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heke em der barê muzîka kurdî de, behsa hin taybetiyên pir giştî yên ku lêkolîneran li serê li hev kirine bikin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi esasî muzîka kurdî muzîka gelêrî û anonîm e.&lt;br /&gt;Bestekara stranan (gelek caran) jinek e û pir kêm caran hestên dilxweşî/kêfê û bi giştî jî hestên xemginîbûnê tîne zimên. Dengbêj van stranan gund bi gund digerin vedibêjin û popularîze dikin û di heman demê de vediguhêzin kesên dîtir û dibin wesîle ku gelek mirov bi heman riyê stranê îcra dikin û di nav gel de belav dikin.&lt;br /&gt;Strana kevneşopî ya kurdan sparteyî dubarekirina bendekê ye. Dema ji bendekî derbasî bendeke din dibe, tenê gotin diguherin. Hemû stran û lawik (serhewa) ji serî heta dawiyê bi heman ruhî berdewam dike. Pasajên sivik (bihereket) û coşdar ên ku herikîn an jî hewaya stranê qut bikin, nakevin navberê. Di vê yekê de, di destanan de îstisna hene. Ji bo her beşeke biaksiyon a destanê qalibê newayek (melodiyek) û rîtmeke cihê hene. &lt;br /&gt;Muzîka kevneşopî ya kurdan yekdengî (tek dengî) ye û xwedî karakterekî ‘vokal’ e. Enstrûman gelek caran wekî armanc dide ber xwe ku guhdar bike rewşeke wisan ku bikaribe peyama gotinên stranê baştir têbigihîje, yanê bi awayekî îzafî xwedî roleke talî ye.&lt;br /&gt;Karakterê koçber di asteke girîng de bandor li muzîka kurdan kiriye. Di dema pîrozkirina derketina zozanan an jî daketina germiyanan, çêbûna berxikan û berxbirê (qusîna hiriyê), de stranên aîdî zemanê berê, xwedî cihekî girîng in.&lt;br /&gt;Muzîka kurdên ku bi çanda çiyan û bi çanda deştê ya dêmanî dijîn, cihê ye. Çendî li herêmên çiyayîn stranên ku bêhtir sert, kirpandinên wan xurt û enstrumanên fûyî (pifînî) li pêş bin jî, lê li nav kurdên deştî îcar stranên ku bêhtir xwedî ruhekî aram û xwedî hej û amûrên jîdar in, hene.&lt;br /&gt;Di muzîka kurdî de hejmara berhemên ne dansî/ne reqsî pir kêm in.&lt;br /&gt;Bi giştî usûlên ku têne bikaranîn jî; 6/8, 2/4,10/8 û hwd in.&lt;br /&gt;Her çi qas meqamên ku têne bikaranîn bi giştî rast, newrozî, kurdî, çargah, buselîk, hîcaz û hwd. bin jî, dikare bê gotin ku hemû meqamên li Rojhilata Navîn hene, têne bikaranîn. &lt;br /&gt;Di muzîka kurdî de bi awayekî giştî deng dikare di her dereceyekê de dest pê bike, lê bi dengê bingehîn kuta dibe. Melodî bi giştî di seyreke berbijêr û berbijor-berbijêr de ye.&lt;br /&gt;Bi giştî di nav pîvanê de “es” (îşareta hiş be) nayê bikaranîn.&lt;br /&gt;Hin amûrên ku di muzîka kevneşopî ya kurdî de tên bikaranîn &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hîn piraniya amûran (enstrûmanan) bi awayekî zanistî, nehatine vekolînkirin û der barê hinekan de jî têkildarî dîroka wan agahiyên herî basît tune ne. Amûrên girîng ên ku di muzîka kurdî de têne bikaranîn ev in: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilûr.&lt;br /&gt;Dûdûk (mey); di muzîkên gelên Rohilata Navîn ên din de jî tê bikaranîn, bi giştî ji dara încasan an jî qeysiyan tê çêkirin û enstrûmanek biqamîş a bayî ye. Di nav kurdan de bi rengê dengekî bêhtir xîzxîzok tê bikaranîn, kurdên Erîwanê vê enstrûmanê nêzikî rengê ku ermenî bi kar tînin, hê nermtir û bi rengekî nêzikî dengê însanan bi kar tînin. &lt;br /&gt;Zirne; amûrek e ku bi giştî ji hêla gewendeyan (mitriban) ve tê bikaranîn. Di nav kurdan de, li gelek herêman, xistina li zirneyê wek sivikî û eyb tê dîtin. Bi giştî li her herêmê dahol û zirne ji hêla gewendeyên wê herêmê ve tên bikaranîn.&lt;br /&gt;Duzare (Duzele); bêhtir li herêma Bahdînan tê bikaranîn û zirneyeke cotqamîş e.&lt;br /&gt;Tembûr (bisq, buzukî); wekî ûd an jî saza kurdan tê zanîn. Rengê dengê wê di navbera ûd û bisqê de ye. Enstrûmanek e ku bêhtir di nav kurdên Suriye û Iraqê de tê bikaranîn. &lt;br /&gt;Bisq; Hozan Dilşiyar dibêje, ev amûr ji kurdan çûye nav misiriyan û ji wê derê jî bi alîkariya fenîkeyiyan derbasî nav yewnaniyan bûye. Wekî kalikê ‘buzûqî’ya niha tê qebûlkirin.&lt;br /&gt;Sentûr; dişibe ‘qanûn’ê lê têlên wê hê kêmtir in, bi lêdana şivikan tê jendin. Zêdetir di muzîka kurdên Îranê de tê bikaranîn. &lt;br /&gt;Dembilk; wekî ‘zerp’ê jî tê binavkirin ku amûreke lêdanî ye. Ji dar tê çêkirin û digel ku dişibe derbûqeyê jî bi çermekî qalind tê çêkirin. Ebad û tonên wan ên cihê hene. &lt;br /&gt;Def (Erbane, elbane); du cureyên wê hene: Ya yekem zengilên gilover bi tara wê ve têne kirin, (di halê mezin ê erbaneyên ku em dizanin de ye) enstrûmaneke di şeklê bendîrê de ye. Ya duyem jî bêhtir li gelek deveran tê bikaranîn, bi taybetî jî di ayînên zikrê de û ji hêla dengbêjan ve. Xelqeyên (xişikên) gilover ên zîncîran di nav tara wê de, pê ve têne kirin, enstrûmaneke di rengê bendîrê de ye.&lt;br /&gt;Dahol; enstrûmaneke ku li herêmên cihê di ebadên cihê de, tara fireh û her du aliyên wê bipost hatiye rapêçan. Li aliyekî wê bi lêxistina çem (gopal), li aliyê din jî bi lêxistina şivikekî zirav tê bikaranîn. Kurdan hîn bêhtir ew ji bo sê armancan bi kar aniye: 1) Di banga kar de 2) di banga şer de 3) di banga şahiyê de.&lt;br /&gt;Rebab; enstrûmaneke sê têlî ye ku gelek dişibe kemençeyê. Bi kevaneke ku ji mûyê hespan hatiye şidandin, tê lêxistin. Yek ji bo refaqetkirinê, ya din jî ji bo melodiyê, bi giştî ji yekê zêdetir têlên wê di carekî de têne bikaranîn. &lt;br /&gt;Keman; Zêdetir li Dêrsimê tê bikaranîn. Wekî rebabê di carekî de ji yekê zêdetir têlên wê bi hev re tên bikaranîn. Mînanî kemaneyê li ser çokan tê lêdan. Tê gotin ku kurdên Dêrsimê dema ku bi ermenan re jiyane, ji wan fêrî vê enstrûmanê bûne.&lt;br /&gt;Qirnata (klarnet); zêdetir li derdora Dêrsim û Elezîzê tê bikaranîn. Bi giştî cureyê wê yê ji dar tê çêkirin, nayê bikaranîn û yê ku ji metal tê çêkirin tê bikaranîn. Bi rengekî dengê tûj xîzxîzok ê di navbera dengê mey û zirneyê de, tê bikaranîn.&lt;br /&gt;Cûmbûş; hin îcrakerên muzîka kevneşopî, ji ber bandora çanda şevbihurkan ev enstrûman jî bi kar aniye. &lt;br /&gt;Saza doxkurt (Baxlama); ev enstrûmana ku -ji bilî semahan- zêde di nav muzîka kurdî de cihê wê nîn e, bêhtir di van demên nêzik de ji hêla îcrakeran ve, di şîrovekirina hin stranên kevneşopî de, dest bi bikaranîna vê hatiye kirin. Zêdetir di stranên bi temaya polîtîk de hatiye bikaranîn û bi vî rengî ketiye nav muzîka kurdî. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUZÎKA KEVNEŞOPÎ YA KURDÎ Û DENGBÊJ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengbêj ku serpêhatiyên xwe yan jî bûyerên civakî yên ku bihîstine, çîrok û efsaneyan bi meqamkî vedibêjin û ew muzîsyen in ku bîra (hafizeya) wan gelekî xurt e. Çavkaniyên dîrokî-kevneşopî yên muzîka kurdî, dengbêj in. Dengbêj tê mehneya kesê ku bi “deng vedibêje”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di formeke nêzikî forma lawjeya di folk muzîkê de distrên, lê lawje kurt e û temayeke wê ya diyar û hevoka wê ya melodîk heye. Lê di vegotina dengbêj de ya muhîm çîroka ku tê gotin e. Meqam jî, ji bo ku (guhdar) bikeve dinyaya ku (dengbêj) behsê dike navgînek e. Meqam hafizeya dengbêj xurt dike. Dengbêj bi van meqaman atmosfera bûyeran saz dike û heyecana bûyeran pêk tîne. Meqamên ku bi kar tînin jî, bi giştî huseynî, uşaq û hîcaz in (navbera dereceyên duyem û sêyem ên ku di hîcazê de tên bikarîn bêhtir vekirî ye, ango dengê duyem, li gor hîcaza ku îro tê bikaranîn bêhtir pes e, dengê sêyem jî bêhtir tîz e).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uslûbê (şêwaza) strînê ya dengbêjan “resîtatîf” e. Ango xwe dispêre axaftina bilez a li dû hev. Li gorî gotinên Nîzamettîn Arîç, “Dengbêj ji nefesgirtinê hetanî tinginîkirinên cuda yên dengan ji bo gelek teknîkan xebitîne. Wekî mînak; pişta xwe dane dîwêr û destên xwe kirine navbera pişta xwe û dîwêr de û nefes stendine. Divê destê wan di navbera dîwêr û pişta wan de bişide da ku diyafram fêrî hildana nefesê bibe. An jî bi qamîşekî pifî ava di qedehekê de dikin ku bêyî dawî li bilqokên avê bê, ev jî wekî hînbûna ‘nefesa timî’ hatiye kirin. Ango, fêr dibin ku li aliyekî pif bikin, li aliyê din di heman demê de nefesê bistînin. Ev rêbaz di enstrûmanên bayî (bilûr, mey, zirne û hwd.) de jî tê bikaranîn. Her wiha dengbêjan, bi taybetî jî ev yek di dema Evdalê Zeynikê de berbelav bûye, şagirt girtine cem xwe û bi riya veguhastina rasterast li pey xwe kesekî ku heman karî bike wekî niwîner hiştiye. Ev yek bi taybetî ji bo demeke diyar, sazîbûna dengbêjiyê destnîşan dike. Tê zanîn ku kevneşopiya dengbêjiyê, bi riya vê ‘têkiliya hoste û şagirt’ hatiye berdewamkirin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Em dikarin bibêjin ku dengbêjan sê cure muzîk çêkirine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengbêjên gel, ev mirov in ku di nav gel de digerin. Ev kes efsane, bûyerên mîtolojîk, bûyerên dîrokî, adet û kevneşopiyan hildidin û di nava gel de vedibêjin. &lt;br /&gt;Dengbêjên axa û mîr û began bi xwe.&lt;br /&gt;Mirovên ku derî bi derî digerin û di nav kurdan de wekî “mutrum” (mitrib) têne binavkirin.&lt;br /&gt;Li gor agahiyên ku hîndekarê Zanîngeha Harvardê Mehrdad R. Izady dane, “Di domana temamiya serdema Partan (Berî Zayînê 247-MS 227)  de, li herêmê toreke hozan û çîrokbêjên (gosân) gelêrî ya ku bi hostatî hatibû birêxistinkirin û di repertuara wan de efsaneya afirandinê ya Mîtraîk ku  Mîtrakan tê de xwediyê roleke berbiçav bû, hebû. Hozan û çîrokbêjên bi heman rengî di nav hemû gelên Rojhilata Navîn de hebûn. Di nav kurdan de nûnerên vê toreyê dengbêj in.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dildar Şêko, li ser dengbêjan van agahiyan dide: “Di nav kurdan de ‘hunermend’ û ‘dengbêj’ ji hev cihê ne. Hunermend bi giştî stranên sivik, stranên govendê yan jî stranên olî (ev jî dikevin beşa stranên sivik) distrên. Dengbêj; bêenstrûman hunera xwe, qabîliyeta xwe, dengên xwe bêkêmasî derdixin rastê. Her kes dikare li ser gotinên wan şîroveyan bike. Ango bi awayekî ji şîroveyê re vekirî dibêjin jixwe. Di hunera dengbêjiyê ya kurdan de amûrên muzîkê nayên bikaranîn. Bikaranîna enstrûmanê wekî kêmasî yan jî qelsiya dengbêj tê dîtin. Her kes jê dikeve şikê, ji ber ku wekî ku kêmasiyeke/zeîfiyeke xwe veşêre tê dîtin.” Ji bo kesên ku bi sazê muzîkê çêdikin “hozan” an jî “tembûrvan” tê gotin. “Dembihur”, di wateya derbaskirina demê de tê bikaranîn.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji bo van hemû tiştên ku li jorê hatin gotin, li gundan “dîwan” tên danîn. Li herêma Culemêrgê ji vê yekê re “şevreşk” tê gotin. Peyva şevbihêrkê ku tê wateya ‘şeva ku mirov bi hev re dibihurin; ji bo meclîsên şevê yên ku li dîwanxaneyan têne lidarxistin û dengbêj serpêhatî, çîrok an jî destanan vedibêjin, tê binavkirin. Naveroka serpêhatiyên ku vedibêjin, carinan ji mijarên fantastîk, carinan jî ji rastiyên dîrokî (çîrok, serpêhatiyên evînî, şer û qehremanî hwd.) pêk tên. Bi taybetî jî di şevên zivistanan ên dirêj de, dîwan tê gerandin. Di destanan de bêhtir aliyên qehremanî li pêş in. Yên xerab qelew (şîşman), nivîşkan, yên baş pir bedew, xweşmêr û çeleng û law in. Bi giştî her dengbêjekî baş di bin hîmayeya mîrekî de ye. Mîr wan ji bo ku qehremaniyên xwe, dîroka eşîrên xwe bibelge (hildin hafizeyê) bike, hildidin cem xwe. Di şer û pevçûnên di navbera eşîran de, wan jî bi xwe re dibine qada şer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di esasê xwe de dengbêj ne muzîsyenên profesyonel in, di gerewa karê ku dikin de, tiştekî nastînin, lê jixwe îhtiyaciyên dengbêjekî baş ji aliyê gel ve, an jî ji aliyê mîr ve têne temînkirin. Pêwîst nake ku biçin di karekî de bixebitin, tenê ji wan tê xwestin ku serpêhatî û çîrokan vebêjin û bi vê riyê dîroka xwe zînde bihêlin. Du dengbêjên mînak: Karapetê Xaco û Kawîs Axa:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karapetê Xaço (1902-2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karapet, “dengbêjê çilekêş ê xeta Bişêrî-Qamişlo-Erîwanê” û îcraker û şopînerê kevneşopiya dengbêjiya Evdalê Zeynikê ye. Karapet wiha digot: “Xezîneya kurdan di berîka min de ye, eger ku ez dest bi gotina stranan bikim ne ku du sê roj, mehek têra min nake.” Tê texmînkirin ku di xezîneya Xaço de nêzikî hezar stranî hebûye. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taybetiyeke girîng a dengbêjan, ku îcrakerên herî girîng ên wêjeya kurdî ya devkî ne, ew taybetî ye ku em jê re dibêjin “sewta serî”. Dengbêjekî ku bi “dengê qirikê” distrê, piştî demekê tê rewşek wisa ku dengê xwe winda dike û stranên ku distrê jî, ji bîr dike. Karapet yek ji îcrakerên herî girîng ê taybetiya “sewta serî” ye. Dengekî Karapet ê mukemel ê tîz û zelal heye. Taybetiyeke Karapetê Xaço ya girîng a din jî, taybetiya “xulxulandin”ê ye. Dîsa Xaço dengê ku kurd jê re dibêjin “hawînî” ku dengbêj di navbera hemû bendên stranan de dibêjin, pir caran bi kar tîne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di nav kurdan de bi giştî dengê kesên “deştî” bêhtir nazik û nerm e. Tîzbûna dengan zêde ne bilind e. Lê dengê kesên “çiyayî” tîz û gur e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Em dikarin “dengbêjên xas” ên di nav kurdan de, di bin du kategoriyan de ji hev cuda bikin. Dengbêjên afirînerên ekolekî û dengbêjên berdewamiya ekolê. Karapetê Xaço digel ku şopîner û berdewamkerê ekola Evdalê Zeynikê ye, nûner û îcrakerê herî girîng ê ekola xeta “Xerzan-Serhed-Qefqasya”yê ye jî.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karapet bi zimanekî sade û zelal distirê û stranên xwe yên ku ji hevok û peyvên herî grîft pêk tên jî, bêyî ku di devê xwe de bimizmizîne, gotine. Karapetê Xaço ligel ku bi xwe kesekî ermen e jî, ji wan kesan e ku taybetiyên herî berbiçav ên çanda kurdan û jiyana kurdan, di xwe de hewandiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kawîs Axa (1889-1936)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piştî ku sînorê Tirkiye û Iraqê Eşîra Herkiyan kir du parçe, Çarçelaya Herkiyan a ku Kawîs Axa lê hatiye dinê, li aliyê din ê sînor ma. Navê wî yê rastîn Weysî ye. Kurdên Behdînan hem di wateya birayê mezin de hem jî ji bo hurmetgirtinê têgiha “kak” bi kar tînin. Dema ku Weysî dibe dengbêjekî mezin navê wî jî dibe Kak Weys. Piştre ev nav vediguhêze Kawîs. Di temenekî pir biçûk de bavê wî wefat dike. Dema ku dikeve sêzdeh saliya xwe, zimanê wî tê girtin û nikare biaxive. Kawîsê ku nikare biaxive û derdê xwe bi gotinan bi lêv bike, xwe dide ber stranan û tenê zimanê wî dema ku stranan dibêje, vedibe. Bi vî şeklî hemû derd û daxwaza xwe bi stranan tîne zimên. Dema ku cenazeyê dayika wî radikin, hunermendeke bi navê Derwêş Fatma zêmaran dibêje û Kawîs Axa pir di bin bandora dengê wê de dîmine. Derwêş Fatma Kawîs ji xwe re dike navbeynkar û stranan fêrî wî dike. Kawîs jî, stranên ku ji wê fêr dibe, dest pê dike di meclîs, şevbuhêrk, dîwanxaneyên axayan de û di koşkên mîran de distrê. Piştre ji bo ku qewanekê (plaqekê) dagire diçe Bexdayê. Wê demê Bexda navendek e ku lê qewan têne dagirtin û dengbêj lê dengê xwe didin bihîstin. Serê pêşîn ji ber ku lal e, biçûk tê dîtin û kes wî cidî nagire. Lê dema ku diçe qehwexaneyekê dest bi gotina strana Genc Xelîl dike, plaqkar dengê wî dibihîzin û baz didin tên. Dûre li ser hev plaqan dadigire.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li herêmên cur bi cur ên Kurdistanê dengbêjên di formasyonên cihê de rabûne. (Erîwan, Serhed, Botan û hwd.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eger em li gorî herêman ji dengbêjan çend mînakan bidin: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serhed: Şakiro, Ekremo, Kerem, Zahiro, Nûro&lt;br /&gt;Botan: Fadil, Mirado, Dengbêj S. Hesen, Elmaz Mihemed&lt;br /&gt;Bahdînan: Îsa Berwarî, M. Arif Cizrewî, Meyrem Xan, Kawîs Axa, Mihemed Şêxo&lt;br /&gt;Soran: Hesen Zîrek, Ezîz Şarok, Elî Merdan, Tahir Tefîq&lt;br /&gt;Erîwan: Şeroyê Biro, Efoyê Esed, Reşîdê Baso, Egîdê Têcir, Neçoyê Cemal, Mecîdê Silêman, Xana Zazê, Egîdê Cimo, Aramê Tîgran&lt;br /&gt;Xerzan: Karapetê Xaco, Salihê Qubinî, Teyiboyê Sêrtî&lt;br /&gt;Di roja me de sê muzîsyenên girîng ên ku muzîka kurdî çêdikin, Ciwan Haco (Mirado û M. Şêxo), Şivan Perwer (Îsa Berwarî, M. Arif Cizrewî, Meryem Xan, Kawîs Axa), Nîzamettîn Arîç (Şakiro, Kerem û Karapetê Xaço) tê gotin ku ew di gelek waran de di bin bandora van dengbêjan de mane û li gorî vê yekê terzên xwe pêk anîne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tîpolojiya dengbêjan û rola wan a di muzîka kurdî de, bi dema radyoyan û bajarîbûnê re dest bi guherînê dike. Bi radyoyan re dengbêjên jin jî dest pê dikin di radyoyên Erîwan û Bexdayê de distrên. Pareke mezin a dengbêjan, bi riya radyoyan stranên xwe digihînin gel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RADYOYÊN BEXDA Û ERÎWANÊ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di salên 1950 û 1960’î de Radyoya Erîwanê ya li Ermenistanê (Beşa Kurdî ya Radyoya Dengê Ermenistanê) û Radyoya Bexdayê ya li Iraqê (Beşa Weşanên Kurdî ya Radyoya Iraqê) bi kurdî jî dest bi weşanên çandî kirin. Piştre radyoyên Urmiye, Kirmanşah û Tehranê jî dest bi weşana kurdî kirin. Di wan salan de, di pêşketina nasnameya kurdî de bandora van radyoyan mezin e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyoya Erîwanê (1955); Efoyê Esed, Reşidê Baso, Egîdê Têcir, Neçoyê Cemal, Mecîdê Silêman, Şeroyê Biro, Susika Simo, Zadîna Şakir, Belgia Qadir, Şewabê Egîd, Dawudê Xelo, Aramê Tîgran, Fatima Îsa û hunermendên wekî; Egîde Cimo, Xelilê Evdile bi meya xwe; Şamilê Beko jî bi bilûr û zirneya xwe, bi wan hunermendên navborî re li enstrûmanan dane.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li gor Muhsin Kizilkaya; “Li gorî peymana ku dewleta Iraqê di şexsê Mele Mistefa Barzanî de bi kurdan re çêkir, di Beşa Weşana Kurdî ya Radyoya Bexdayê de ku destûr hate dayîn wekî stasyoneke fermî were vekirin (1961), dê weşaneke ‘li dijî biratiya kurd û ereban’ nehata kirin û dê weşaneke bi giranî kulturî û hunerî bihata kirin. Di nava hunermendên vê radyoyê de Mihemed Arif û Hesen Cizrewî, Mihemed Şêxo, Tehsîn Taha, Meyrem Xan, Ayşe Şan, Îsa Berwarî û Kawîs Axa muzîsyenên ku herî zêde eleqe didîtin, bûn. Her du Cizrewiyên ku wekî nûnerên girîng ên di salên 1930-70’yî yên kevneşopiya dengbêjiyê de, ku li cografyaya kurdan wekî deriyê debarê dihate dîtin, derdikevin pêşberî me, ji teknîkên strangotinê wêdetir dengê xwe terbiye kirin û ji enstrûmantasyona di kevneşopiya muzîka ereban a Bexdayê de sûd wergirtin û wan rengekî nû ji kevneşopiya dengbêjiyê re qazanc kir. Di nav hunermendên kurmanc de, jina ku yekem car plaq derxistiye Meyrem Xan e. Di zaravayê soranî de jî Dayîkî Cemal plaqa yekem derxistiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van radyoyan, bi giştî bandor li hunermendên kurd ên ku paşê dest bi çêkirina muzîka kurdî kirine, kiriye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li gor Salihê Kevirbirî; “Îbareya ‘Her netewe xwedî maf e ku bi zimanê xwe weşanê bike’ ya di dema Sovyeta kevn de, piştî ku rejîma Sovyetê rûxiyaye jî li Ermenistanê hatiye parastin. Bi kurtasî Radyoyên Erîwan û Bexdayê awêneya dilê kurdan bûn û kurdên ku belavî çar hêlên cîhanê bûbûn di vê awêneyê de li xwe nêrîn. Di radyoyên Bexda û Urmiyeyê de cih didan enstrûmanên ku li Rojhilata Navîn têne bikaranîn, lê di Radyoya Erîwanê de tenê enstrûmanên wekî bilûr, dahol, zirne û fîqê derdiketin pêş. Axaftina Filîtê Quto ya bi Mamê Etmankî re, Lawikê Metînî, Bişarê Çeto, Mîrzikê Zaza, Emê Gozê, Koçero, Siyabend û Xecê, Mem û Zîn, Xozan Daxê, Derwêşê Evdî, Salih û Nûrê, Heso û Nazê, Bavê Fexriya bi saya van radyoya ji bo nifşê nû hatin veguhastin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ehmedê Gogê, li ser xebatên xwe yên di Radyoya Erîwanê de van agahiyan dide: “Ev radyo, bûbû wekî cihê ronakbûn û keleha hunermendên kurd. Peywira dengê ziman, çand, huner û hêviyên kurdan bi cih dianî. Wê demê dazdeh, sêzdeh kesan li ser mijarên wekî zimanê kurdî, civaka kurdî lêkolîn û vekolîn dikirin. Ligel vê yekê gelek rewşenbîr, hunermend û akademîsyenan piştgirî didan radyoyê, di gelek waran de alîkarî dikirin. Ligel rewşenbîrên kurd, rewşenbîrên ermen jî alîkariya meteryalan li me dikirin, di gelek waran de alîkariya xwe ji me texsîr nedikirin û dibûn mêvanên bernameyên me. Me bi gelek dostên wekî Cegerxwîn, Celadet Bedirxan, Heciyê Cindî, Ereb Şemo û yên din ku dihatin nasîn re, roportaj çêkirin. Nivîskarên wekî Casimê Celîl, Ordîxanê Celîl, Celîlê Celîl û Erebê Şemo li ser wêje û dîroka kurdan xebatên giranbiha pêk anîn. Dîsa em dikarin gelek navên wekî Hovanis Bagramyan, Vîktor Hambarsomyan, Aram Xaçataryan, Martyenus Saryan bihejmêr in.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HIN FORMÊN MUZÎKAL &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li herêman bi binavkirinên cihê, formên muzîkal ên cur bi cur hene:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lawje (lawij, lawik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hewayên serbest in ku rîtmeke wan a diyar nîn e. Dengbêj; lawjeyan jî destanan jî distrên. Lê lawje li gorî çîrok û destanan kurtir in. Bastûra wan a melodîkî diyar e. Di navê de qalibekî melodiyî, “dîsgotin” heye ku her digere. Lawje forma herî karakterîstîk a serbest a kurdan e û xwedî seyreke meqamî ya dengnizmbûnî ye. Lawjeyên ku şêwaza xulxulandinê (vîbrasyonê) tê de serdest e û wek pêlawazî têne gotin, ji bilî beşên hawînî bi awayekî resîtatîf (bi awayê li ser hev gotin) têne sitrandin. Li herêma Culemêrgê, bi giştî di beşa ku jê re hawînî tê gotin de, tîpa dengdar (bêdeng) ya di dawiya hevokê de dikeve yan jî tîpên wekî ‘-e’, ‘-o’ lê têne zêdekirin û di vê beşa ku di pey beşa resîtatîf de tê, deng tê dirêjkirin. Hawînî bi giştî ew beşên bêhnvedanê ne, yên ku ji bo nefesstendinê tên bikaranîn. Gotinên lawjeyan bi giştî li ser evînên ku pêk nehatine (neçûne serî) yan jî zêmar in ku ên li dû miriyekî tên gotin. Lawje ligel ku zêdetir muzîkaleke kevneşopî ya li herêma Behdînan û Cizîrê ye jî, li Culemêrgê jî tên gotin. Di dengbêjên li herêma Serhedê de ku kevneşopiya lawjeyê lê xurt e, şêwaza zîqzîqê diyar e û xuyatir e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyranok/Hayran û stranên evînê&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stranên evînî ew in ku ji hêla jin û mêran ve beramber (li hemberî hev) têne gotin. Çaxa ku di dema reqsê (dans) de têne gotin, ji hêla jin û mêrekî ve, yan jî ji hêla du komên ku dans dikin ve, li hemberî hev tên gotin. Komek gotinan dibêje, koma din jî dubare dike. Di gotin û newaya van stranan de, cihekî mezin heye ji bo heyecana ruhî. Û her wisa di stranan de hestên bextewarî û hezkirinê pir xurt in. Stranên evînî gelek caran hunera teşbîh û pesnandinê bi kar tîne. Hezkirina ji bo însên û xwezayê mijarinên sereke ne. Melodiyên wan lîrîk in, ji ber ku strîna wan melodîk e; gotina wan hêsan e û xwedî rîtmekî guherbar in. Ligel hebûna formên cihê, hema bibêje li hemû herêmên ku kurd lê dijîn, mînakên wan hene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li Pînyanîşiya Culemêrgê ku hevhîkariya bi suryaniyan re heye, meqam cihê ne. Heyronak, cureyekî maniyan e û naveroka wan bi giranî li ser evîna keç û xortan e. Eşîrên li herêmê, havînan li zoman (zozanan) zivistanan jî li gundan dijîn. Çûyîna zoman ji ber ku di heman demê de wesîleya (sedema) şadbûnê ye, ev yek di stranan de tê honandin. Ev kêfxweşî û şadbûn zêdetir ji heyranokan re bûye mijar. Ji ber ku cihê ku xort û keç lê bigihîjin hev zozanên li çiyayên bêserûber in. Daldeyên wan çiyayan, siya her zinarekî, binê her deviyekê, mekanekî hevdîtinê ye. Di esasê xwe de gotinên heyranokan heya ku bibêjî erotîk in û van gotinan tenê evîndar ji bo hev dibêjin, kesekî sêyem nikare lê guhdarî bike û her wisa tomar bike. Meqamên heyranokan xwedî karakterekî dengnizmbûnî ne û qevastinên sêmend û çarmend di nav xwe de dihewînin. Di heyranokên ku di dîwanan de tên gotin de, dibe ku naveroka wan gotinên destanî û qehremanî bin jî. Bi vî şeklî heyranok ji naveroka xwe ya eslî (rastîn), yanî naveroka ji gotinên ku evîndar ji bo hev dibêjin wêdetir, bi naverokek dîtir lê bi heman forma muzîkal têne strandin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pîrepayîzok &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vegera ji zozanan hiznder e, bi xemgînî ye. Ji ber ku hem dema veqetîna evîndaran e hem jî dema pêşwazîkirina payîzê û amadebûna ji bo zivistana dirêj e. Û payîzok jî vê rewşa ruhî dide der. Ango, ger ku heyranok coşa biharê bin, pîrepayîzok jî hizna payîzê ne. Jixwe payîz navê werzê (demsalê) ye, payîzok jî navê stranên li ser payîzê ne. Li wan deran payîz werza hiznê ye, mirov ji vê werzê hez nakin. Deriyê zivistana dirêj e û peyambera asêmayîna di gund de ya heft heşt mehan e. Payîz di heman demê de bi awayekî ku teqabûlî temenê mirovan bike wekî alegorîk tê bikaranîn. Pîrepayîzokên ku wekî stranên li ser payîzê tên gotin, xuya dibe di heman demê de çîrokên dramatîk ên payîza temenê mirovan jî nîşane dikin û digirin nav xwe. Meqamên pîrepayîzokan jî dişibe meqamê heyranokan, lê zêdetir lîrik û bihizn e. Her wisa heyranok bi halê xwe yê resen ê ku li zozanan tên gotin, ji hêla du evîndaran ve li hemberî hev tê strandin, lê pîrepoyîzok ji hêla kesekî ve tên gotin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lawikê Siwaran-Destan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şer, koçberî û serpêhatiyên ku di vê çarçoveyê de tên vegotin, ev cure stran in. Ji ber ku di dîroka kurdan de her tim cihekî girîng ê şer hebûye, hejmara stranên epîk (destanî) jî pir zêde ne. Ev stran di nav xelkê ‘deştî’ de wekî ‘delal’, di nav xelkê çiyayîn de jî wekî ‘lawikê siwaran’ tên binavkirin. Delal, bi giştî bi tenbûrê têne îcrakirin. Lawikê Siwaran jî xwedî xeteke melodîk a bi bêpergaleke melodîk a kêm, qutbûyî û rîtmeke zîndî ye. Di destanên dirêj de bastûra rîtmî û meqamî li gorî beşên çîrokê (beşên bihizn, dramatîk, bipevçûn û hwd.) xwedî pir cureyan e. Di hin mînakan de (wek nimûne; beşên menzûm ên Destana Keleha Dimdimê) dema ku govendeke ku ji hêla grubeke qelebalix ve tê lîstin, du kes dertên rastê û reqseke ku mirov dikare bibêje zêdetir teatral e, îcra dikin. Di mînaka Keleha Dimdimê de, ji van du kesan yek Emîr Xan, ê din jî Şahê Îranî dilîze û yek bi xencerê, yek jî bi şûr reqseke şer dilîze. Ligel ku sehneyên bihizn ên Destana Keleha Dimdimê nerm in, sehneyên cengê bêhtir sert in. Hemû pevçûnên navxweyî û yên derveyî, ji bo van stranan bûne mijar. Di navbera gotin û muzîkê de têkiliyeke xurt heye, karakterê sirûdê (marş) nîşan dide, ku ew jî dibe sedema bilindbûna hestên xweşmêriyê. Jêrmetn an jî rasterast çîrokên van stranan, derfet dide ku mirov demên cihê yên civaka kurd, tebeqe û profîlên aîdî mekanên wan fehm bike.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Destan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji bo forma destanê ‘beyt’ jî tê gotin. Serpêhatiyên dirêj, menzûm û epîk in. Bi giştî li ser evînên mezin, şer, qehremaniyên eşîran ên li hemberî hêzên derveyî û bûyerinên din in. Lê wekî ku di mînaka Zembîlfiroş de jî diyar dibe, serpêhatiyeke ku evîneke îlahî vedibêje jî dikare naveroka destanekê pêk bîne. Her beşeke destanan, bi rîtm û meqamekî cihê tê gotin. Li gorî aksiyona beşa ku tê vegotin, meqam û rîtm nermtir û lîrîk e, yan jî serttir û xurttir e. Bi giştî di dîwanan de bi awayê rûniştinî têne vegotin, ji ber ku berhemên dirêj û giran in, tenê dengbêjên hoste dikarin tevahiya wan di hişên xwe de bigirin. Lê li herêma Culemêrgê hin beşên destanan ên sert û bilez têne gotin, di dema govendê de bi reqsê re jî têne strandin. Li Culemêrgê, destanên wekî Keleha Dimdimê, Sînem Xan, Rûstemê Zal an jî Cembelî û Binevşa Narîn, berê her kesî ligel ku gelek caran lê guhdarî kiribû, dîsa dixwestin li ser hev lê guhdarî bikin. Lê êdî dengbêjên ku bikaribin van destanan bi temamî di hişên xwe de bigirin, nemane. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Bêrîte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ligel ku gotinên bêrîteyan li ser şer û qehremaniyê ne jî, melodiyên wan heta ku bibêjî nerm û lîrîk in. Li gorî tezekê, bi gotinên grîft û mezin, strîna şeşbendiyan ji girtîmana demdirêj a zivistanê, ji lew re ji tengbûna zemên diqewime. Ji ber vê yekê li navendên bajaran û gundên nêzikî bajaran, mirov li vê formê rast nayê. Hin dengbêjên li herêma Culemêrgê dibêjin ku şêwaza strîna şeşbendiyan a pinyanişiyan a jihevbandoriya jiyîna bi asûriyan qewimiye. Ango, ji ber ku gelê vê herêmê bi asûriyan re di nav hev de jiyane, bandor li hev û din kirine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dîlok (Stranên Dîlanê)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji stranên reqsê (govendê) re, yên ku di şahiyên cur bi cur de têne îcrakirin ‘dîlok’ tê gotin. Melodiya wan li gorî figur û tevgerên lîstikê ne û hem bi lîstikê hem jî bi tenê têne gotin. Di dema şahiyê de kesek dibêje û kesekî din jî lê vedigerîne ango dubare dike. Gotinên wan bi giştî ji gelek bendan (qite) pêk tên û di hemû bendan de gotin diguherin, lê melodî naguhere. Di dîlokan de behsa hemû cure bûyer û serpêhatiyan tê kirin. Ligel ên ku tenê stranên reqsê ne jî, hin stranên epîk, heyranok û hin destan jî dikarin bi reqsê re bêne gotin. Di stranên enstrûmantalî de jî bi giştî dahol û zirne tên bikaranîn, lê ev ji hêla gelê xwecihî ve nayên bikaranîn, bi giştî ji hêla mitriban ve bi profesyonelî têne îcrakirin. Ji bilî reqsa giştî ya li ber van stranan, reqsên bi du kesan, heta hin caran hin fîgurên ku dişibin pandomîmê jî têne bikaranîn. Melodiya straneke di forma stranên dawetê de, ji bendeke ku her tim tê dubarekirin pêk tê. Gotin, carinan heta 20-30 bendan dirêj dibe, lê muzîk naguhere. Çend kes gotina pêşîn dibêjin, çend kesên din ji heceya dawîn a gotinê ji wan dewr digirin û heman gotinê dubare dikin. Piştre koma pêşîn dîsa ji wan dewr digire û gotina duyem dibêje û her wiha dewam dike. Di dema ku heman melodî berdewam dike de, hin caran dikarin dest bi gotinên straneke din jî bikin. Melodiya tê strandin û rîtma tê bikaranîn, girêdayî merhaleya reqsê ye. Di van lîstikan hemûyan de, gotinên stranan gelek girîng in. Ji ber ku gotin û rîtm, rasterast lîstikê diyar dikin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di dawetên li herêma Culemêrgê de, yên ku du rojan berdewam dikin, di roja yekem, ango êvara şeva hinê de zava dibin mala birazava. Di merasîma dawetê de, cihê birazava gelek girîng e. Birazava şêvirmend, rêber, alîkar û hevalê zavê yê herî nêz e. Hema bibêje dişibe destebirakê axretê (musahîb) an jî şoşbanê di elewîtiyê de. Dema ku dawetî li mala zavê xwarinê dixwin, berzava (birazava) dibêje, “Sibehê her kes mêvanê min e” û roja din her kes ji bo taştê li wê derê dicive. Di sibeha roja duyem de (roja yekşemê) li mala berzava, merasîma serşoyê tê çêkirin. Piştî serşûştin û traşa zavê ya ku li ber stranan pêk tê, paşê derbasî taştêya ji bo mêvanan dibin. Piştre zavê dibin mala bavê wî. Piştî nîvro berbûk (xêlîvan) bi stranan, bi rê dikeve ji bo ku biçin bûkê bînin. Berbûkên ku ji bo biçin bûkê bînin, dikevin hundirê xanî û mêr li der ve govendê digerînin. Piştî ku bûk tê amadekirin, di nav mêran de tenê berzava dikeve hundir û di dema ku bûkê derdixe derve de, piştderî dide zarokan. Dema ku bûkê tînin mala zavê, hê ku bûk li ber derî ye, zava derdikeve ber banî û xweliyê bi ser serê bûkê de dike. Ev yek ji bo nîşana/sembola serdestiya zava ye. Xwesî yan jî gorma (xwehmêra) bûkê cerekî tije av li ber piyê wê dişikîne. Av nîşana ronahiyê ye, îfadeya “bila bi bext/şans be, bila piyê wê ronahiyê bi xwe re bîne” ye. Piştî ku bûkê tînin mala zavê, dawet tê danîn, govend tê gerandin û dawetî bûk û zavê pîroz dikin û bexşîş û diyariyan didin wan. Piştî ku di temamiya rojê de govend tê gerandin, ji bo dawetiyan xwarina êvarê tê dayîn û dîsa bi stranan zavê dibin odeya bûkê û li vê derê kevneşopiya qehwe û şerbetê tê pêkanîn. Piştre dawetî û xizmên wan, bûk û zavê bi tenê dihêlin û diçin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Serşo &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji merhaleya dema merasîm û stranên serşûştin û traşbûna zavê ya (roja duyem) li mala berzavê re Serşo tê gotin. Serê sibehê zû radibin, bi stranan zava dikin serşokê. Piştî serşûştinê dîsa bi stranan zava ji serşokê dertê û tê hundir. Ji bo ku traş bike berê bangî berber dikin û berber tê mala berzavê. Dema ku berber zavê traş dike dîsa stran têne gotin. Ji ber ku ‘serşo’ formeke stranan e ku di hundir de tê gotin, govend nayê gerandin. Rûniştî, wekî stranên dîwanan û şeşbendiyan tên gotin. Meqam û awayê gotina wan jî wekî şeşbendiyan girîft in. Di navbera gotinan de gelek biservekirin û lêzêdekirin hene û peyv ji navê de tê birîn. Ne serbest e, rîtmîk e lê ji ber ku hevokên rîtmê pir dirêj in û demaloz in (xwedî demeke aloz in) bihistineke wan a di navbera serbest û rîtmik de heye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Narînk &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ji wan stranan re ‘narîn’ an jî ‘narînk’ tê gotin ku dema berbûk bûkê ji malê derdixin dibêjin. Narînk digel birîtmîk in jî xwedî hewayeke hestyar in û heta nêzikî zêmaran in. Ji ber ku hewayên birêkirin û xatirxwestinê ne. Gotinên wan jî li ser xerîbî û xatirxwestinê ne. Rîtma wan wekî serşoyan ne kompleks e. Bi rîtmên basît û melodiyên lîrîk tên gotin. Varyantên wan ên cur bi cur hene ku bi çend meqamên cihê (bi qalibê melodiyê) tên strandin. Wekî stranên din ên dawetan, di narînkan de jî gotin dirêj û di dema beytan de diguherin, lê melodî û rîtm her wek xwe dimîne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stranên kar û xebatê&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stranên kar, ev stranên ku bi hev re, bi awayekî tomerî di dema xebata di nav bax, baxçe û zeviyan de têne gotin. Metnên stranên kar, ne hewce ye ku li ser behsa karê ku tê kirin, be. Di warê naverokê de, ji kîjan cureyê dibe bila bibe, hema çi metn dibe bila bibe, dikare wekî navgîneke strana kar bête bikaranîn. Taybetiya van stranan a herî girîng ew e ku gotin, qalibên peyvan, melodî, aheng û usûla wan, li gorî wan hal û hereketan e ku di dema kar de tê kirin û di hin cihan de wekî qîrîn û nîdayan e. Ev hêman taybetiya stranên kar diyar dikin. Horoveyên di nav ermenan de ku di dema cotkirinê de tên gotin, dişibin van.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di dema dirûna (çinîna) zeviyan de, di dema dankutan (bi mîrkutan kutana dan), danû çêkirinê de, di çaxa tevrik û xeparê de û di wexta cêniya pembû û hwd. de stranên kar tên gotin. Her wisa stranên ku dema teşîrêsî, meşkkulanê û moxilkirina ard de ji hêla kesekê bi tenê ve têne gotin jî hene. Stranên ku ji wan re “Berdolavî” tê gotin û keçên ciwan an jî jin dema ku teşî dirêsin an jî berikan çêdikin distrên, bihizn û melankolî ne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi giştî jinên li zozanan, piştî şîrê ku ji êvarê de meyandine dibe mast, serê sibehê zû radibin ji bo ku rûnê nivîşk bi dest bixin dikin meşkê û dikên (dikulin). Jinek li vî alî, yek li wî alî meşkê def didin û dikên. Dema ku vî karî dikin, di ber re jî “stranên meşkê” distrên. Rîtma van stranan li gor rîtma kiyandina meşkê ye û  naverok jî serbest e. Li Culemêrgê baweriyek heye, ku ew jî, “Tu çi qas stranên evînê di dema meşkkiyandinê de bistrêy, ew jî ew qas rûnê nivîşk dide.” Rîtma van stranan bi giştî 3/4 e û tenê bi melodiyeke ku ji hêla her kesî ve tê zanîn, tê gotin. Li herêmên din ên kurdan stranên meşkê yên rîtm û melodiya wan cihê ne jî hene. Her wisa di hêla rîtm, melodî û qalibên gotinan de ew û stranên keldaniyan ên meşkê ‘Gudî’ û ‘Meşkê’ dişibin hev. Ligel vê yekê di kategoriya stranên kar de dîsa stranên ku di dema guvaştina (esirandina) tirî  de tê gotin hene. Di nav keldaniyan de, ev stran di dema çêkirina meyê de, di nav kurdên mislimanan de jî, di dema derxistina şîreyatirî de tên gotin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stranên ku li dîwanxaneyan tên gotin (şeşbendî)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi giştî piştî dawetan di dîwanxaneyan de tên gotin, ku şîrovekirina wan zehmet, forma wan a rîtmîk jî aloz in. Wekî beytan tên gotin. Di forma nîvserbestî de ne. Di gotinan de pir biservekirin (îlawekirin) tên bikaranîn. Yanê bi tîpen dengdar gotin bi hev ve têne girêdan. Meqamên wan bi giştî bêkoma ne. Ji hêla çar pênc kesan ve têne gotin û kesên ku dibêjin li hev vedigerînin. Naveroka wan ji hemû cure bûyerên civakî pêk tê. Gotinên wan pir tevlîhev in, tenê ji hêla kesên ku ew ezber kirine ve têne gotin û fehmkirin. A rast sedema vê yekê ew e ku di navbera peyvan de gelek caran bi heceyên wekî “ya” û “ha” zêde veser (îlawe) çêdibe. Sedema vê yekê ew e ku ev stran bêhtir di meclîsên giran de, di dîwanan de tên gotin. Formên heyranok û şeşbendî di heman demê de di nav suryaniyan de jî tên gotin. (Mirov di nav keldaniyên li Culemêrgê de jî lê rast tê). Her wiha di nav Eşîra Goyan de ya li Qilabanê forma ku wekî ‘berûte/bêrîte’ tê binavkirin jî heye û dişibe vê formê. Di dîwanxaneyên ku êvara dawetê tên lidarxistin de, yên ku stranan dibêjin, li rex hev û li ser çokan rêz dibin û li erdê rûdinên, destê xwe didin ber dêm û rûyên xwe û serê xwe ber bi xwarê ve ditewînin. Kerika guh jî bi tiliya navîn tê girtin. Herî kêm du kes distrên û ew qas kes jî dubare dikin, ango li wan vedigerînin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lorîk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naveroka lorîkan li ser hemû cure bûyerên dîrokî û şexsî ne. Ev cure stran ev in ku dayik tiştên di bala xwe de li muzîkekê tînin û ji zarokên xwe re distrên - ku esil di vir de fonksiyona wan dişibe ya dengbêjan. Kêfxweşkirin û bêdengkirina zarokan wekî armanc didin ber xwe. Gotinên lorîkan nerm û vepesirîner û hêminker in.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;STRANÊN KURDAN ÊN MERASÎMAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev stran, li gor şîn an jî şahiyê xwedî karakterên cihê ne. Ev wekî stranên dawet û şînê dibin du beş. Stranên dawetan xwedî van karakterên cur bi cur in; girîna bûkê, stranên dayika bûkê, stranên dayika zavê û stranên pesndana bûk û zavê û hwd. Li jorê me behsa vê formê kir. Ji van stranên ji bo bûk û zavê têne gotin, li herêma Culemêrgê di forma dîwankî de têne strandin. Heçî temaya stranên şînê ye, bîranîna mirinê û pesndana ji bo neslê ku li pey yê mirî maye. Ev stran, bêyî ku berê tu amadehî bêne kirin, têne gotin, yanê di vê demê de têne afirandin, stranên girîn û diyalogê ne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Qatar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev stran di esasê xwe de, di dema karwaniyê de, ango di dema rêwîtiya dirêj de têne gotin. Tên wateya karwan û rêzê. Di vê hêlê de qatar, eqrebayê tarzê ‘xuda’ ye ku şeklê stranên ereban ên kevn e. Di qatarê de bêhtir temayên wekî daxwaz, bêrîkirin, gihiştîna hev û xemgîniyê têne honandin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medîha û mewlûd &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medîha (methiye), di dîwanan de têne gotin û bi giştî mijara wan li ser pesndana Hz. Mihemed, Hz. Elî û şêxên terîqatan in ku ew stranên olî ne. Wekî qadiriyan, ne stranên zikrkirinê ne. Bêyî enstrûman tên îcrakirin. Yên ku rîtma wan serbest in, ji hêla kesekî ve, yên ku rîtmîk in jî bi tomerî (pêkveyî) tên gotin. Meqamên wan û meqamên stranên gelêrî nêzî hev in. Sedema vê yekê ev e ku, feqiyên li medreseyan dixwendin û dibûn mela vedigeriyan gundên xwe, ev meqam bi meqamên dawet û dîwanên xwe re dikirin yek û bi vî şeklî şîrove dikirin. Di şîrovekirina meleyan a stranên dawetan û şeşbendiyan de bandoreke berevajî ya vê yekê dertê holê. Di nav van de meqamên hinekan nêzikî methiyeyan bûye. Hin methiye di dîwanan de, hin methiye di dema defnkirina cenezayan de, hin di dema birina darbestê de têne gotin û xwedî mînakên cihê ne. Her wiha cureyeke din a divê ku em di kategoriya muzîka olî de binirxînin mewlûd in. Mewlûd, der barê roja ku Hz. Mihemed çêbûye de, pesndan û xweşkirin e. Ev cureyê ku di erebî û tirkî de heye, bi kurdî ji hêla Melayê Batêyî ve hatiye nivîsandin. Yek ji stranên nadîr ên kevneşopî ye ku gotinên wê ne anonîm e, yan jî di nav demê de nebûye anonîm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevneşopiya muzîka olî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Qewlên êzîdiyan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yên tenê xwe dispêrin gotinan û di forma lawjeyan de ne.&lt;br /&gt;Bi awayê ku bi bilûr û erbaneyên tên gotin, dibin du beş. Di merasîmên olî yên êzîdiyan de, cihekî navendî û girîng yê muzîk û semayê heye. Kesên ku ji wan re ‘qewal’ tên gotin ku hem muzîsyen hem jî mirovên olî ne, bi dahol, bilûr û erbaneyên xwe hem di merasîmên Newrozê de hem jî di dema serdana xwe ya salane ya turbeya Şêx Adî Bîn Misafîr (1073-78) de di hewaya îlahî û wecdê de têne gotin û reqs tê kirin. Reqskiroxê ku ji wan re “koçek” tê gotin bi “sifeta” alîkarên qewal beşdarî wan merasîman dibin. Li gorî Nûra Cewarî, “Di nav êzîdiyan de, qewlên ku di nav xelkê de têne gotin û tekstên qewlên ‘Mishefa Reş’ varyantên hev in. Dîrokek tevlîhev a hin qewlan heye ku hetanî Serdema Navîn diçe. Ev jî nîşanî me dide ku stranên ritûel ên kurdên êzîdî xwe dispêrin çanda paganîst.”&lt;br /&gt;b) Muzîka ayînê ya qadiriyan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev cure muzîk, li herêma kurdan Senandecê ku li cografyaya Îranê ye, di nav terîqeta Şêx Ebdulqadirê Geylanî de, bi erbaneyê tê gotin, li gorî tansiyona ritûelê bastûra wê sert dibe. Muzîka zikrê ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Muzîka îslamê ya ortodoks &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Mirovên olî yên geştyar &lt;br /&gt; Li herêma Sêrt û Bedlîsê, mirovên olî yên misliman ku di bin bandora mirovên olî yên êzîdî de mane û wekî çînekê ne, digerin û beytan distrên. Ev kes wekî dengbêjan digerin, çîrokên olî dibêjin û ji bo rêxistinkirina mirovan û belavkirina ola xwe dixebitin.&lt;br /&gt; Medîha û Mewlûd Ji gotinên olî yên ji bo pesndana Hz. Mihemed pêk tên. Yên ku van dibêjin, ne dengbêj in, kesên ji gel in. Bi giştî bi tomerî (bi pêkveyî) tên xwendin.&lt;br /&gt;d) Kurdên şiî û elewî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elewiyên Dersimê &lt;br /&gt; Çendî ku bi giştî zimanê wan ê îbadetê bi kurdî ye jî, zimanên stranên ku di dema îbadetê de têne gotin bi giştî tirkî ye. Ligel vê yekê di nav Dêrsima hundirû de mirov li semahên bi zakakî û kurmancî jî rast tê. Sedemeke tirkîbûna zimanê semahê ev e ku dema hê elewîtî nû bi cih dibû, şairên gel ên elewî (Pîr Sultan, Şah Xatayî û hwd.) bi tirkî nivîsandine, ya din jî polîtîkayên dewletê yên piştî damezrandina komarê ne ku li vê herêmê hatine pêkanîn. Elewîtî bi taybetî li Dêrsimê bi formasyoneke cihê xuya dibe. Ferqa vê ya ji elewîtiya Anatoliyayê ev e ku elewîtiya Dêrsimê ritûelên aîdî ola zerdeştiyê û olên yezdan-xweristî heta dema nêz parastiye.&lt;br /&gt;Elewiyên Mereşê&lt;br /&gt; Kurdên elewî yên li vê herêmê, bi zaravayê kurmancî yê zimanê kurdî diaxivin. Lê ji ber heman sedemê, li vê herêmê jî zimanê semahê bi tirkî ye. Dîsa mirov li semahê kurmancî jî rast tê. Di nav eşîrên kurd ên elewî de, yên li herêma rojavayê Feratê, bi taybetî jî li herama Binbogayê, hem bi riya aşiq û hozanên gel hem jî bi riya pîrên ku ayînê bi rê ve dibin, hem stranên li derveyî olê hem jî ayet û beyt bisînor be jî, îro hê hene.&lt;br /&gt;Ehlê Heq &lt;br /&gt;Li cografyaya Îranê mirov li Ehlê Heqparêzan rast tê. Çoxur (enstrûmaneke bitêl e ku di navbera baxlama û curayê de û gewdeyê vê gulover e) di nav kurdên Ehlê Heqparêz ên li Îranê de tê bikaranîn. Zimanê wan goranî ye. Mensûbên Ehlê Heq jî şeklê herî kevn ê paganîzmê berdewam dikin, li ber muzîkê merasîmên zikrê û civînên wecdê li dar dixin. Tê zanîn, ew bawer dikin ku dê bi muzîkê bigihîjin sir û raza terîqetê, di jiyan û îbadetên wan de hemû mirovên wan ên olî muzîsyen in, li ber tenbûrayê ku dişibe cureyekî saza doxkurt û bi terzekî merasîmê beytan distrên. Di bawerî û merasîma elewiyên Dêrsimê de jî mirov li motîf û ritûelên ku pratîka êzdayetî û Ehlê Heq tînin bîra mirov, rast tê. Di merasîmên xwe yên zikrê de, derwêş ji xwe diçin û li ser pitotên agir dimeşin. Hêmana herî girîng a ku Ehlê Heq ji komên din cihê dike, girîngiya ku didin muzîkê û nirxa ku muzîk wê temsîl dike û şîrovekirina wê ya sembolîk e. Taybetiya herî berbiçav a vê muzîkê jî ev e ku xwedî bastûreke pîroz û veşarî, pir taybet û orîjînal e. &lt;br /&gt;Hevbandoriya muzîka kurdan a bi gelên din re &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Civaka kurd ligel ku pareke wê ya mezin ji mislimanên sunî pêk tê jî, cihû, xirîstiyan, êzîdî (nastûr û keldaniyên[1] li herêma Culemêrgê ku bûne sedemê hevbandoriyeke mezin), elewiyên kurd, kurdên ku bûne tirk û mezhebê din (qadirî, neqşebendî, Ehlê Heqparêz) jî digire nav xwe. Her wiha, di warê zimên de zaravayên cihê cihê tên bikaranîn. Ji lew re ev pirrengî/dewlemendiya civakî û çandî hem di navbera herêmên ku kurd lê dijîn de hem jî di navbera gelan de rewşeke ku ji hevbandoriyê re musaîd/vekirî ye derpêş dike.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Me di serî de gotibû, muzîka kurdî ne xwedî bastûreke homojen e, li gor herêman xwedî hin taybetiyên cihê ye. Eger ku sedemeke vê cihêbûnê rewşên cografî be, yên herêmên ku kurd lê dijîn û rengên jiyanê yên cihê yên ku van rewşên cografîk bi xwe re anî be jî; sedemeke vê ya din jî miheqeq hevbandoriya wê ya bi gelên din re ye, yên ku herêm pê re cînar in. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dema ku em li analîza melodîk û gotinkî, bastûra meqam-pê, uslûba gotinê û bikaranîna enstrûmanan a formên muzîkal en ku me jimartin binêrin, ji aliyê cografyaya ku muzîka kurd lê ye, em ê bibînin ku bi muzîka gelek gelên cînar re di nav danûstendinê/hevbandoriyê de ye. Û ji ber vê yekê, merhaleyeke pêşdetir a vê xebatê analîzeke muzîkal û sosyo-çandî ya cografyayeke hê berfirehtir ku Mezopotamya û Anatoliyayê jî digere nav xwe. Dema ku em li cografyaya Mezopotamyayê dinêrin, em dibînin ku aliyê çandî ya gelên ku di nav hev de dijîn, heta ku bibêjî bi hev û din re têkildar e. Dema ku em di vî warî de lê mêze dikin, kurdan ji muzîka xwe gelek nimûne dane temamiya Rojhilata Navîn û ji Rojhilata Navîn jî hem wekî saz hem jî di babetên din de hin tişt stendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wek nimûne Culemêrg; ligel baweriyên li derveyî îslamê yên wekî êzîdîtî, nastûrî û keldanî, ji ber sedema ku medreseyên li herêmê ji bandora navendî dûr bûne, kariye bibe mekanekî ku mezhebên îslamê ku em dikarin bibêjin ên heterodoks, lê rabûne. Ji lew re dewlemendî û pirrengiya çandî ya li vir, gelek bandor li muzîka kurd a li herêmê kiriye.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ligel vê hevbandoriyê, mirov dikare behsa stran û formên hevpar ên bi herêmên din re jî bike. Di warê hevbandoriya di navbera herêman de mirov dikare van mînakan bide: Li Duhoka ku li herêma Behdînan e mirov li formên ku dişibin ‘şeşbendî’yê rastê; gotina strana bi navê ‘Ez Xelefê Botî’ me û li Culemêrgê jî ‘Ez Xelefê Hekarî me’; li Cizîr, Şirnex û Erûhê hebûna stranên ku dişibin ‘heyranok’ê, (lê bi dengekî şid û hê zêdetir qevastina deng tê bikaranîn); li Culemêrg û Erûhê bi heman gotinan û bi melodiyeke cihê strîna strana bi navê Seydik. Her wisa pareke stranên dawet û dîwanê yên Eşîra Goyan a li Qilabana li Şernexê jî bi şeklekî nêzik tê îcrakirin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Hevbandoriya bi muzîka suryanî-keldanî-nasturî re &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li cografyaya Culemêrg, Şirnex û Cizîrê li ser meqam û uslûba awayê gotinê bandora keldanî û nastûriyan heye. Li Culemêrgê, kurd û nastûrî demeke dirêj bi hev re jiyane, çûne dawetên hev û bi hev re muzîk îcra kirine. Ji hin stranên kevneşopî diyar dibe ku, ji ber sedema ku me li jorê destnîşan kir, di navbera van her du gelan de hevbandoriyeke muzikal tê dîtin. Ligel peydanebûna qeydên kevneşopî yên nastûriyan, stranên dîwanî yên duzimanî (kurdî û suryanî) ku di dîwanxaneyan de têne gotin, stranên ‘meşkê’ yên suryanî û kurdî ku hema bibêje forma wan a rîtmîk û qalibê melodiyî dişibe hev, di vî warî de wek destpêk delîlên girîng dide me.&lt;br /&gt;Li cihên wekî Amed û Rihayê di muzîka bajarî de hevbandorî dikare bê dîtin. &lt;br /&gt;b) Hevbandoriya bi muzîka fars û azeriyan re&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi taybetî di warê enstrûmantasyon, bikaranîn û pirrengiya enstrûmanan, meqam û vokalê de mirov dikare behsa hevbandoriyekê bike. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Hevbandoriya bi muzîka ermenan re &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li herêma Serhedê govend û govendên giran ku dikevin nav terzê “dîlok”ê, hevbandoriya wan bi forma goranî ya ermenan re heye.&lt;br /&gt;Di muzîkên bajarî yên Amed, Elezîz û Xarpêtê de hevbandoriyeke girîng heye. Tê gotin ku klarnet û keman a ku li derdorê Dêrsim û Xarpêtê tê bikaranîn jî, ji nav ermenan hatiye.  &lt;br /&gt;d) Cihê mitriban[3] di muzika kurdî de &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li Kurdistanê pareke mezin a sazbendên ku di dîlokan de li dahol û zirneyê didin mitrib in. Hin îstisna ne di nav de, di nav kurdan de wekî şermekê tê dîtin ku endamekî eşîrê van enstrûmanan bi kar bîne. Mitribên li van deran di nava demê de asîmîle bûne û bûne kurd. Ne tenê kurd, wan bandor li muzîka hemû gelên Rojhilata Navîn, Balkan û Anatoliyayê jî kiriye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e) Hevbandoriya bi muzîka ereban re&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berî komarê, di medreseyan de ji bo hînkirina meqamên Quranê, dersên “tîlawet”ê dihatin dayîn (Medreseya Sor, Medreseya Bazîdê). Li Kurdistanê medrese û terîqetên sûfî di heman demê de ev mekan bûn ku ziman û wêjeya kurdî di van de şîn dibû. Ligel zimanê perwerdehiyê yê bingehîn erebî, farisî û kurdî jî dihate fêrkirin. Ji mufredata medreseyên wek Farqîn û Amedê ku çanda ortodoks a îslamê lê hakim bû cihêtir, ji medreseyên Culemêrgê gelek şair û wêjekarên wekî Elî Herîrî [1009-1078], Ehmedê Xanî, Melayê Bateyî [1417-1491], Feqiyê Teyran [1375] û Pertew Begê Hekarî [18. sedsal] rabûne û ev der bûye yek ji cihên ku wêjeya kurdî lê şîn hatiye. Bi taybetî jî di navbera sedsalên 14 û 19’an de li vê herêmê gelek berhemên edebî yên kurdî hatine hilberandin. Di van medreseyan de ligel pirtûkên ku fêrkariya îslamê dihewînin, 6 berhemên kurdî yên wekî Nûbara Ehmedê Xanî û Mewlûda Melayê Bateyî ji bo fêrkariyê dihatin xwendin. Her wisa dersên muzîkê (tîlawetê) jî dihatin dayîn.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meqam û seyrên ku di Quranê de têne bikaranîn, bi menşeiya xwe ereb in. Bandora van meqaman a li ser muzîka kurdî bivênevê ye. Gelên din, di çarçoveya gerdîş û kevneşopiyên xwe de, hem ji aliyê rîtmê ve, ji aliyê qirikê ve hem jî ji aliyê vegotina hest û ramanan û cihgirtina wê ya di nav muzîkê de, xwedî ferqên diyar in. Wekî mînak usûla duyek a ku gelê ereb bi kar tîne, yanê tê gotin ku 8/8’a ku usûleke duyekê ye ji ereban derbasî nava muzîka kurdî bûye. Dîsa sîstema ku navbereke heştmend a ku ji bo 17 navberên newekhev dabeş dibe, ji xwe re bingeh digire ji tirkan, farsan, ereban û heta pakistaniyan li gelek deveran ji hêla gelek miletan ve tê bikaranîn. Her wisa em dikarin behsa bandorên wekî enstrûmantasyon û bikaranîna enstrûmanan bikin. Li herêma Soran û Behdînan û di qeydên Radyoya Bexdayê de em rastî vê bandorê tên.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jêrenot:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Nastûrîtî û keldanîtî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev gelên ku koka wan digihîje Asûr, Babîl û Aramê ku di dema Beriya Îsa de, li Mezopotamyaya Jorîn jiyane, bi xiristiyaniyê re wekî suryanî (an jî asûrî) hatine binavkirin. Di nav xirîstiyaniyê de, di sedsala 4’an a Piştî Îsa de li ber xwezaya Îsa nîqaşan dest pê kiriye. Ji ber van nîqaşan ev gel wekî Suryaniyên Rojhilatî û Suryaniyên Rojavayî bûne du parçe; alîgirên Mor Yaqûb Baradanî ku fikrê monofîzît diparêzin wekî Suryaniyên Rojavayî, alîgirên Nastûrîûs ê ku ramana diofîzît dipareze jî wekî Suryaniyên Rojhilatî (Nasturî) tên binavkirin. Piştre beşeke nastûriyan, di sedsala 16’an de bi Dêra Katolîk a Romayê ve tên girêdan û şaxê keldanî yê Suryaniyên Rojhilatî pêk tînin. Tê zanîn ku li Culemêrgê Suryaniyên Rojhilatî ku wekî nastûrî û keldanî hatine nasîn jiyane. Dêra navendî ya nastûriyan ku berê li Bexdayê, paşê li Mûsilê bûye, herî dawî di sala 1662’yan de bar kiriye herêma Qoçanîsê ya Culemêrgê û ji wê rojê ve ye ku Manastira Qoçanîsê bûye dêra navendî ya hemû nastûriyên li cîhanê. Suryaniyên Rojhilatî ku di seranserî dîroka nêz de, ji hêla Mîrîtiya Botan, Mîrîtiya Culemêrgê û Dewleta Osmanî ve gelek caran rastî qetlîaman hatine, piştî Serhildana Asûriyên Tuxûbê a 1924’an ji herêmê hatin koçberkirin û çend gundên asûriyan ên li herêma Beytulşebab û Qilabanê jî di salên 1980’yî de hatin koçberkirin. Bi vî şeklî Culemêrgê ev rengê xwe yê qedîm bi temamî winda kir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Êzdayetî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Di dawiya sedsala 11’an de, ramana êzdayetî ku ji hêla Şêx Adî bîn Mîsafîr û şagirtên wî ve ji erdên çiyayên Culemêrgê bigire ta Şengalê belav dibe, tam piştî sedsalekê, bi qasî ku berê bi hezaran kurdî bide rojê (Xuda Şêşims ê ku ji hêla baweriya êzdayetiyê ve wekî hebûneke yezdanî tê hesibandin) girseyî dibe. Êzdayetî olek e ku ji Hindistanê bigire ta Sûriyeyê, ji Iraqê ta Ermenistanê belav bûye, di berdewamiya vê demê de ji cografyaya ku lê belav bûye rengek stendiye û rengek daye wê cografyayê. Lê piştî ku mislimantî li herêmê bi cih bû, êzîdî rastî qetlîamên kurdên misliman hatin û bi taybetî di qetlîama mezin a sala 1415’an de bi hejmareke girîng kêm bûn, di encama qetlîamên ku bi sedsalan berdewam kirin û koçberiyên mecbûrî de, bi temamî li hêrêmê hatin tunekirin. Li gorî riwayetê destnivîsên pirtûka pîroz a êzdayetiyê Mishefa Reş di dema van qetlîaman de hatine tunekirin. Ji bilî cihûtiyê êzdayetî olek e ku bi tenê aîdî qewmekî ye, ango aîdî kurdan e û di nav xwe de şopên girîng ên baweriyên berê yên olên panteîst ên gelên herêmê dihewîne. Her sal bi hezaran êzîdî beşdarî merasîma hacê ya ku li Geliyê Laleşê ye ku di nav sînorê Iraqê de maye, dibin. Tê zanîn ku li Tirkiyeyê tenê, li dora 500 kes ên mensûbê êzdayetiyê mane û êzîdiyên li herêmê ji ber zilm û zora ku li ser wan hatiye meşandin, koçî Iraq, Îran, Ermenistan, Sûriye, Sibirya û gelek welatên Ewropayê bûne. Lê îro jî li Culemêrgê bandora êzdayetiyê hê di stranan û kitkiteyên jiyana rojane de tê dîtin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Terîqetên misliman (Qadirîtî û neqşebendîtî)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Li Culemêrgê piştî ku êzdayetî bi awayekî xwîndarî hate serkutkirin, îslamiyet tê qebûlkirin, a rast ji bo xweparastina ji cerdên îslamê û qetlîaman ev yek pêk tê. Ji ber vê sedemê Îslama Ortodoks li herêmê nekariye zêde bijî û li şûna wê, terîqetên ku mirov dikare wekî heterodoks bihesîne, li ser hev derketine holê. Ramana îslamî ya Ebdulqadirê Geylanî ku tê gotin ji nîjada ebasî tê; ji hêla neviyê wî Şêx Ebûbekir ve wekî Terîqeta Qadirî li herêmê tê birêkxistinkirin. Qadirîtî ku ne xwedî karakterekî berbelavî bûye, di nav demê de bandora xwe winda dike. Seyîd Taha Geylanî, di salên 1800’î de li Silêymaniyê ji Mewlana Xalid ê ku belavkarê Terîqeta Neqşebendî bûye îcazetê distîne û terîqetê tîne herêma Nehriyê û piştî ku malbata Sadatê Nehrî ku tê gotin ji ajara (eslê) Ebdulqadirê Geylanî ye, dikeve Terîqeta Neqşebendî û neqşebendîtî dibe hêza sereke ya herêmê. Piştî ku mîrîtî ji holê tên rakirin, neqşebendîtî dibe otorîteyeke siyasî. Serhildana yek ji şêxên neqşebendî Şêx Ubeydulah, a ku xwedî wesfekî neteweperwer bû ji hêla osmaniyan ve bi tundîtî tê têkbirin. Piştî vê serhildanê neqşebendîtî li Culemêrgê bandora xwe winda dike û li herêmên cur bi cur ên Anatoliyayê birêxistinîbûna xwe berdewam dike û ev terîqet hê jî terîqeteke bibandor û çalak e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihûtî &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tê gotin, cihûyên (yahûdiyên) ku heta salên 1950’î li hin gundên Çelê û navenda Culemêrgê dijiyan, ji eslê cihûyên ku piştî êrîş û rûxandina Qudsê ya di dema hikumdarê Babîlê Nebukadnezar de esîr hatine girtin û li vê herêmê hatine bicihkirin in. Di warê çandî de bi awayekî mezin adapteyî jiyana kurdan bûne, lê zimanê xwe jî fêrî zarokên xwe kirine û bêhtir bi hunerên destkariyê û ticaretê re mijûl bûne û bi giranî li navenda bajêr jiyane. cihûyên ku ji ber bi raçandina şal û şapikan bi nav û deng bûne û ji ber vê yekê jî wekî ‘bîrker’ (raçendker, cûmker) hatine binavkirin, di 1948’an de bi avabûna dewleta Îsraîlê re vedigerin welatê xwe; lê li herêma Barzan a Iraqê hê jî gundên Cihuyan hene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Tê gotin, cengeneyên ku ji hêla gelên li cografyaya Mezopotamyayê ve wekî ‘mitrib’ têne binavkirin, mensûbê şaxê ‘dom’ ê cengeneyan in. Mirovên mensûbî vî gelî ku li Diyarbekirê dijîn, xwe wekî “domanî” bi nav dikin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;Çavkaniyên nivîskî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyhok, Hakkari Geleneksel Müziği, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, Beşa Muzîkê, Kalan Müzik&lt;br /&gt;Bruinessen, Martin Van, Kürdistan Üzerine Yazılar, Weşanên İletişim, 1993&lt;br /&gt;Nezan, Izady, Tatsumura, Mutlu, Poche, Christensen,    Komitas, Kürt Müziği, Weşanên Avesta , 1996&lt;br /&gt;Sağnıç, Feqi Huseyn, Dîroka Wêjaya Kurdî, Weşanên   Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê, 2002&lt;br /&gt;Bayrak, Mehmet, Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları-Cilt 1, Weşanên Özge, 2002&lt;br /&gt;Kızılkaya, Muhsin, Kayıp Dîwan, Weşanên İletişim,2000&lt;br /&gt;Kızılkaya, Muhsin, Eski Zaman Eşkiyaları, Weşanên Sel, 1999&lt;br /&gt;Uzun, Mehmet, Kürt Edebiyatına Giriş, Weşanên Belge, Mart 1999&lt;br /&gt;Uzun, Mehmet, Dengbêjlerim, Weşanên Gendaş, İstanbul, Mayıs 2001&lt;br /&gt;Tan, Sami, Waneyên Rêzimanê Kurmancî, Weşanê Welat, Ziman-2, Pûşper, Stenbol, 2000&lt;br /&gt;Kreyenbroek-Sperl, Kürtler, Güncel Bir Araştırma, Cep   Kitapları, 1994&lt;br /&gt;Dogan, Xezna, Lêkolînek Li Ser “Wêjeya Kurdî Duh û Îro” ya Nivîskar M. Nezir Osê, &lt;br /&gt;Vesta Kültür-Sanat Kitap Dizisi, Weşanên Aram &lt;br /&gt;Kevirbirî, Salih, Bir Çığlığın Yüzyılı, Karapetê Xaco, Weşanên Sî, 1. Basım, Mart 2002&lt;br /&gt;Vlademir, F. Minorsky, Kürtler ve Kürdistan, Weşanên Doz&lt;br /&gt;Dilşiyar Hozan, Dengbej Ekremo, Kürt Müziği Semineri Dans Müzik Kültür / Folklora Doğru - hejmar 63 /     Çeviri Araştırma Dergisi&lt;br /&gt;Çelebi, Nezan Newzat, Yiğit M. Keya, Bi Dildar Şeko re  hevpeyvîn 2002 &lt;br /&gt;Celîl, Cemîla &amp; Naza, Stran û Dîlanên Kurdî, Institut Of Kurdologie-Venna, 2001&lt;br /&gt;Kurdo, Prof. Qanatê, Tarîxa Edebiyata Kurdî, Weşanên Öz-Ge, 1992&lt;br /&gt;Christensen, Dieter, ‘Hakkari Kürtlerinin Dans Şarkıları’ / Folklara Doğru 62, Weşanên BÜ, 1996&lt;br /&gt;Nikitin, Bazil, Kürtler, Sosyolojik ve Tarihi İnceleme, Cilt, 1-2, Weşanên Deng, Payîz 1994 &lt;br /&gt;Faik Bulut, Kürt Dilinin Tarihçesi, Tüm Zamanlar Yayıncılık, İstanbul 1993&lt;br /&gt;Yalçın-Heckman, Lale, Kürtlerde Aşiret ve Akrabalık İlişkileri, Weşanên İletişim, 2002&lt;br /&gt;Çölemerikli, İhsan, Mezopotamya Uygarlığında Hakkari [Tuşba İle Ninova Arası], Nehatiye Çapkirin&lt;br /&gt;Balta, Mesut, Kültürler Kavşağında Şırnak, Weşanên Yay., 2003&lt;br /&gt;Bilge, Yakup, Süryanilerin Kökeni ve Türkiyeli Süryaniler, Zafer Matbaası, 1991&lt;br /&gt;Erdost, Muzaffer İlhan, Şemdinli Röportajı, Weşanên Onur, 1993&lt;br /&gt;Surma Hanım, Ninova’nın Yakarışı, Weşanên Avesta, 1996&lt;br /&gt;Çağlayan, Mehmet, Şark Uleması, Weşanên Çağlayan, 1996&lt;br /&gt;Özkan, İsmail Hakkı, Türk Mûsıkîsi Nazariyatı ve Usûlleri, Ötüken Neşriyat, 1998&lt;br /&gt;Çavkaniyên devkî&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çölemerikli, İhsan, &lt;br /&gt;Kızılkaya, Muhsin, &lt;br /&gt;Kızılkaya, Abdülkadir, &lt;br /&gt;Özkahraman, Enver, &lt;br /&gt;Duygulu, Melih, &lt;br /&gt;Goyan, Seyda &lt;br /&gt;Şeko, Dildar.&lt;br /&gt;NOT: EV NIVÎS DI HEJMARA “BIHAR-HAVÎN 2008” A ZEND’Ê DE HATIYE WEŞANDIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem, Bgst, Zend Dergisinde yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Derleyenler: Nezan N. Çelebi, Vedat Yıldırım, Aytekin G. Ataş&lt;br /&gt;Çeviren: Davud Özalp&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-9167113657761599500?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/9167113657761599500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/li-muzika-kurdan-kevnesopi-nerineke.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9167113657761599500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/9167113657761599500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/li-muzika-kurdan-kevnesopi-nerineke.html' title='Li Muzîka Kurdan a Kevneşopî Nêrîneke Giştî'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-7804522226903737937</id><published>2010-03-30T11:46:00.001-07:00</published><updated>2010-03-30T11:49:58.574-07:00</updated><title type='text'>Cumhuriyet’ten Günümüze Kürt Müziği(2)</title><content type='html'>"Sözlü Kültür ve Dengbêjlik"  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesin biçim ve devinim kazanmış sanatsal bir formla dinleyende duygulara yönelik etkileşim yapması diye tanımlanabilecek müziğin, kuşkusuz ki tek bir tanımını yapmak çok zordur.  Çünkü müzik, toplumların sosyolojik, kültürel, politik, psikolojik, ekonomik vb. yapılarıyla, evreleriyle ve kimlikleriyle de ilişkilidir. Kürt müziği, genellikle ortak bir biçim içinde yaratılıp üretildiği zamandan bugüne kadar yaşayan, bulunduğu yöre ve çevrelerde icra edilen; çoğunlukla anonim bir müziktir. Bu geleneksel müzik, yerel kültürlerin izlerini taşır ve 20. yüzyıldan önceki yaratıcılarının adları çoğunlukla gün yüzüne  çıkarılmış değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar ulaşan geleneksel Kürt müziğini ve onun dayandığı sözlü kültür zenginliklerini; Kürtlerin tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri evreleri ve toplumsal yapılarını, bağlı bulundukları devletlerin baskı ve asimilasyon politikalarını, Kürt halkının varoluş mücadelesini irdelemeden yorumlamak güçtür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız gelişimlerini yaşayacakları siyasi bir yapılanmaya gidemeyen Kürtler, bağlı bulundukları devletlerin asimilasyon ve baskı politikalarını esnetebildikleri ölçüde kültürel değerlerini hayata geçirebilmişlerdir. İşte bu varoluş sürecinde “Kürt folklorü” ya da “sözlü kültürü”, özelde de Kürt müziği; Kürtlerin kültürel kimliğini korumada ve gelecek kuşaklara aktarmada önemli bir toplumsal ve kültürel işlev üstlenmiştir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdalardan ayrılıklara, savaşlardan barışlara, günlük hayatta yapılan işlerden doğal  yaşam ile kurulan bağlara, aşiretler arası ilişkilerden kahramanlıklara, av törenlerinden iyi/kötü mîrlere, dini ritüellerden düğünlere, töresel vaka’lardan didaktik öğelere, ninnilerden çocuk tekerlemelerine, ağıtlardan masallara, göçlerden atasözlerine, halk hikâyelerinden destanlara kadar kimi anonim, kimi söyleyeni belli birçok sözlü kültür zenginliği dengbêjler, çîrokbêjler ve stranbêjler tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt romancılarından Mehmed Uzun dengbêjliği şöyle tanımlar; “Anadilim Kürtçe’de deng sestir. Bêj ise sese biçim verendir, sesi söyleyendir. Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getirendir. Sesi meslek edinmiş usta, mekânı ses olmuş insandır. Dengbêj, sesi kelam, kilam, müzik haline getirendir. Yani dengbêj; söyleyen, sözü nakşeden, belleği canlı, diri tutan, hatta bellek olandır.”(Uzun:2006) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla yığmalı bir okuma üslubuyla lawje formuna yakın bir tarzda divanlarda, düğünlerde, ölüm törenlerinde, uzun kış gecelerinde farklı müzikal formlarda özellikle de doğaçlama ve ezgisel okuyan ve de usta-çırak ilişkisi üzerinden yetişen dengbêjleri üçe ayırmak mümkün; mîrlerin, ağaların dengbêjleri, halkın içindeki dengbêjler, mıtrıp/mutrım denilen dengbêjler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nebi Güler ise, “Kürt Kültüründe Dengbêjlik ve Tragedya” adlı makalesinde dengbêjliğe dair şu yorumda bulunur; “Her konu ve temanın, üslup ve tarzın ayrı ayrı dengbêjliği vardır; kimi mâtemliler için , kimi gülmeceliler için, kimi savaş veya düğün için ve diğer konular için de mutlak bir dengbêjlik yolu vardır, ilk akla gelenleri sırası ile belirtmeliyim: 1-) Destan dengbêjleri-trajedi betimleyiciler- 2-) Govend dengbêjleri 3-) Milli- siyasi dengbêjler 4-) Şîn dengbêjleri –mâtem, yas için- 5-) Savaş dengbêjleri  6-) Mürüvvet dengbêjleri-dengbêjê mirazşahî , şahîvan- 6) Evlilik törenlerinde halaysız gelin süsleme ve damadı çömertleştici dengbêjler 7-) Aşk-evîn- dengbêjleri 8-) Komedyen-mizahçı veya hicivci dengbêjler 9-) Atışmalı dengbêjler 10-) Kürt kültüründe hızla gelişen çalgılı , enstrümanlı yeni tarz dengbêjleri, 11) Gülbank-Gulbank- ilâhi okuyan dengbêjler.12-) Yukarıda sayılanların tümünü bir arada sürdüren dengbêjler.(Güler:2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Kürt Dengbêjleri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz ve kelâmın cambazları olarak da tanımlanabilecek bazı Kürt dengbêjleri şunlardır; Evdalê Zeynikê, Baqi Xido, Miradê Kine, Zahiro, Bekirê Îdirî, M. Arif Cizrawî, Zulkufê Qado, Emînê Hemdûnî, Birahîmê Newrozî, Salihî Qûbînî, Mehmûd Qızıl, Şakiro, Şeroyê Biro, Resoyê Gobala, Karabetê Xaco, Feyzoyê Riza, Mahmud Baran, Egidê Tecîr, Neçoyê Cemal, Mecidê Silêman, Susika Simo, Zadina Şekir, Belgia Qadir, Hesen Zîrek, Kawis Axa, Eyaz Zaxoyî, Salih Amedî, Meryem Xan, Ayşe Şan, Fatma İsa, Keremê Kor, Reso, Hesen Cizrawî, Cemîlê Horo, Fadilê Kufrawî, Abo, İsa Berwarî, Gülbahara Koçanisî, Taybet, Mahmudê Xiyalê, Seyadê Şame, Evdî, Evdilayê Kazo, Keremo, Sidiko, Teshîn Teha, Sayder, Dewrêş Baba. Bu listeye Ekremo, Nuro, Sidikê Qarlıova, Fadil, Elmaz Mihemed, Mihemed Şexo, Aziz Sharok, Xana Zazê, Seid Usiv, Şêx Silo, Zahiro, Tahsinê Pasûrî, Îsmaîlê Sêlimi, Salihê Qubîdê, Raziye Kızıl,  Teyiboyê Siertî gibi dengbêleri eklemek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dengbêlerden bazıları Erivan, Bağdat, Tahran radyolarında görev almış, Türkiye’de yayın yasağı varken sözkonusu radyolar vasıtasıyla halka ulaşmışlardır. Her ne kadar dengbêjlerin, Kürt müziğinin yapı taşları oldukları söylense de kaynak yetersizliğinden dolayı tarihlerini Evdalê Zeynikê ile başlatıyor olmamız bu alandaki araştırma eksikliklerinden biridir. [Örneğin: Evdalê Zeynikê’den önce yaşadığı varsayılan şair ve dengbêj Selim Silêman, 17. ya da 18 yüzyılda yazdığı Yusuf ile Züheyla adlı eseriyle bilinir. Mîr Şeref’in(Xizan Miri) dengbêjidir.] Öte yandan özellikle Türkiye’de, gerek baskı ve asimilasyon politikalarından gerekse de Kürt kültür sanat kurumlarının perspektif eksiklerinden dolayı bilimsel bir derlemecilik ve arşivleme çalışması yapılamadığı için kültürel birikimlerin çoğu kayda geçirilememiştir. Bu anlamda 2000’li yıllardan sonra Diyarbakır, Van, Batman gibi illerde açılan “dengbêj evleri” önemli bir görev üstlenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı Şarkı ve Destanlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengbêjler tarafından söylenen bazı şarkı ve destanlardan vereceğimiz örnekler dengbêjliğin Kürt kültüründeki önemli yerini anlamamıza yardımcı olabilir: “Şerê Pencînaran û Elikan, Meyrema File û Eliyê Qolaxasî, Emê Gozê, Gênc Xelîl û Edûlê, Eminê Perîxanê-Evdilê Birahim, Şerê Filîtê Quto û Mamê Elê Etmenkî, Şerê Newala Qeremûsê, Behçetê Dawûd, Bişarê Çeto, Raperîna Mala Elîyê Ûnis, Şerê Xûrûcê, Babê Fexriya Siwarê Gêjo, Şerê Hethetkê, Çûro û Fesîhê Mihê Mîrze, Heso û Nazê, Ferzende Beg, Ferzende Beg, Firmana, Qezaya Bûlanixê.” (Kevirbirî:2001) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Evdalê Zeynikê tarafından söylenen "Bilur, Çemê Diyarbekir, Çiya Bilinde, Çiyano, Evdalê Zeynike, Koçero, Melorine Daye, Mihemedo, Saliho ve Wer Halime”, Eyşe Şan tarafından söylenen  “Lê lê Bêmal, Lorkê Lorkê, Daykê Qurban, Xezal, Yar Meyro, Memê Alan, Sallana Sallana, Nazlîyê”, M. Arîf Cizrawî tarafından söylenen “Bavê Fexro, Hesenîko, Gidyano, Xirabo, Xeco”, Kewê Ribat/Rabat Kekliği olarak nam salan Şakiro tarafından söylenen “Gewrê, Ez Xezal im, Kewa Gozel, Neminim, Lawiko”, Meryemxan tarafından söylenen “Helîmcan, Mihemedo Ronî, Dotmam”, Mirado tarafından söylenen “Ziravê, Keçikê Bimeş Bimeş, Ax lê Nûrê, Dersima min, Kinê”, Tahsîn Teha tarafından söylenen “Seyranî, Berivanê, Pismamo”, Karabetê Xaco tarafından söylenen “Eyşana Elî, Zembîlfiroş, Genc Xelîl, Xumxumê, Hesenîko, Lê dihol e, Bişêriyo, Lê lê Edûlê, Xezal, Filîtê Quto, Silêmanê Mistî, De Xalo, Mîrzikê Zaza, Lawikê Metînî(dayîkê), Evdalê Zeynê, Hey babikê, Nûrê, Ay lo Mîro, Mîro wayê, Derwêşê Evdî, Yane yane, Lo dilo, Diyarbekir, Lê Canê, Saliho û Nûrê”, Mihemed Şêxo tarafından söylenen "Ay Lê Gulê, Eman Dilo, Nesrîn, Ax û Yeman Şikrayê, Min Canek Dît, Dilvîna Min, Cana Şêrîn, Rabe ji Xewê, Gulîzar, Perwîn, Eyd û Erefat, Pir Şêrîne, Aso Ey Hawar, Şivan, Mixabin Dil Kuştiyê, Keça Delal, Ji Min Dûr Ket, Ey Felek, Kewê, Xem u Xeyal, Çipka Xunavê, Sînem, Keçka Gundê Me, Min Bihîstî, Axina Min Tim ji Dil Tê, Êmê, Axîna min, Berdilê Min ve Mihemedo Ronî” gibi örnekler günümüze kadar ulaşmış eserlerin sadece birkaçıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu Bağdat, Tahran, Kermanşah, Erivan radyolarında söylenen bu şarkılar, Türkiye’deki Kürt müzisyenleri ve dengbêjleri de etkilemiş; Şivan Perwer gibi neoklasikçi denilebilecek müzisyenler, bu şarkıların birçoğunu yeniden yorumlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanılan Enstrümanlar ve Formlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunlukla tek sesli vokal bir karaktere sahip olan geleneksel müzik; genellikle rast, newrozî, kürdî, çargah, buselik, hicaz vb. Ortadoğu’da yaygın birçok makamla söylenir.  Müziğin icrasında; icra edilen ortama, kent-kır olgusuna ve icra edenlerin becerilerine bağlı olarak bazen hiç enstrüman kullanılmazken zaman zaman da “bilûr, zirne, tembur/bisk, santur, dombak, def, rebab, dahol, keman, gırnata, bağlama, cümbüş” gibi enstrümanlar kullanılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İcra edilen formlar da yine bölgeden bölgeye ve müziğe vesile olan konuya göre değişmekle birlikte; “lawje, heyranok(stranên evînê), pîrepayîzok, lawikê siwaran-destan, berite, dîlok, serşo, narînk, stranên karan, şeşbendî, lorik, merasim şarkıları, katar, medîha ve mewlûd” vb. yapılardır. Geleneksel Kürt müziğinde ritm ve ezgi, coğrafi koşullara(deşti-ovalı, kır-kent) ve şarkının konusuna göre değişiklik gösterir. İş şarkılarında, göç şarkılarında, ritüel ve merasimlerde, savaş şarkılarında genellikle daha sert ve akıcı bir ritm yapısının tercih edilirken düğünlerde, aşk şarkılarında daha yumuşak ezgi kalıpları tercih edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’ten Günümüze Kürt Müziği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cumhuriyet Türkiye’sinde Kürt Sorununa Kronolojik Bir Bakış” adlı yazımızda ifade ettiğimiz gibi; bütün imparatorlukların dağılıp ulus-devletlere dönüşlerin yaşandığı dönemde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ana hedefi, batılı bir ulus-devlet olmaktı. Ulusun inşa süreci Türkleştirme ve yukarıdan dayatılan batılılaşma endeksliydi ve Kürtler, hemen her alanda; dil, tarih, müzik, halk dansları ve eğitim boyutlarında sistematik bir asimilasyona tabi tutulmaktaydı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler açısından hayati sorunlardan biri, dillerinin yasaklanmış olmasıdır. 1921-1924-1961 anayasalarında yer alan “devletin resmi dili Türkçe’dir.” ibaresi, diğer etnik yapılara dillerini kullanma imkânı veriyor gibi görünse de pratikte buna dair bir düzenleme yapılmamış (kısmen Ermeni ve Rum azınlık hariç) 1960’lardan itibaren gelişen Kürt hareketlerinin dile getirdiği talepleri engellemek amaçlı olsa gerek 1982 anayasasında “devletin dili Türkçe’dir.” ibaresine yer verilmiştir. Bunu müteakiben, 1983 yılında çıkarılan 2532 sayılı yasa kapsamında, Türk yurttaşlarının ana dilinin Türkçe olduğunun ilan edilmesiyle “Kürt dilini kullanmak” on yıldan fazla bir süre boyunca suç sayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt müziği araştırmalarında karşımıza çıkan en kritik sorulardan biri şudur; "Türkiye’de 1925  ile 1950’li yılları arasında ne olmuştur da Kürt kültüründe herhangi bir yazılı kaynak/üretim göze çarpmaz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kuşkusuz, yukarıdaki sorunun cevabı hakkında fikir sahibi olabilmek için, bu yıllar arasında T.C.’nin uyguladığı politikalara da göz atmak gerekir. Millet vurgusu, din odaklı olsa da etnik-çoğullu bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye sürecinde ve buna zemin hazırlayan savaş yıllarında gerek Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti gerekse de meclis konuşmalarında ülkenin yalnızca Türklerden, Kürtlerden, Çerkezlerden vb. ibaret olmadığı, esasında “anasır-ı İslamiye’den/İslam unsurlarından” oluştuğu ifade ediliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temeli, Osmanlı’nın son dönem siyasal gelişmelerine kadar dayandırılsa da Kürtleri inkâr söylemi, esas olarak 1924 Anayasası üzerinden şekillenmiştir.[Sebepleri farklı olmakla birlikte çoğu 19.yüzyılda olmak üzere cumhuriyet kurulana kadar da birçok Kürt ayaklanması olmuştur.] Mesut Yeğen Kürt Sorunu adlı makalesinde; “1924 Anayasasının, fiziksel mevcudiyetlerini henüz sorgulamamakla birlikte, Kürtlerin ve öteki kavimlerin etnik unsurlar olarak hukuki ve siyasi mevcudiyetlerini tanımayı reddettiğini, Kürtlerin, hukuk öznesi olarak devlet nezdinde Kürtlüklerini yitirmiş, ülkenin öteki “yurttaşları” gibi Türk olduklarını” dile getirir.(Yeğen:2007)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş yıllarında, Esrar-ı Askeriyeyi İfşa ve Casusluk, Hıyanet-i Harbiye Hakkındaki Kanun ve Hiyanet-i Vataniye Kanunu, 1920-1924 yılları arasında,  sayıları 300 bine yaklaşan askerlikten firar olaylarını engellemek üzere devreye sokulur. Ancak bu kanunların yeteri kadar sert olmadığı düşünülecek ki Eylül 1924’te  Firarîler Hakkında Kanun kabul edilir. Buna paralel olarak, önceden gündeme gelen fakat reddedilen İhtilal Mahkemeleri Kanunu teklifi, İstiklal Mahkemeleri olarak değiştirilerek mecliste kabul edilir. Sürece Takrir-i Sükûn Kanunu da eklenir ve muhalif kesimler sindirilerek ya yok edilir ya da yok sayılır. Bu kanunlar, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun dönemi uygulamalarına dayandırılarak uzunca bir süre devletin inkâr, baskı ve asimilasyon politikalarının acımasız birer aracı haline getirilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını 1950 yıllarına kadar uygulanan bu pratiklerde aramak gerekiyor. Sait Çetinoğlu, Resmi İdeoloji Sözlüğü’ndeki İstiklal Mahkemeleri adlı makalesinde bu döneme dair şu bilgileri verir: “Şark İstiklal Mahkemesi 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 240 kadar idam verir. Şark İstiklal Mahkemesi’nin idam sayısında Sıkıyönetim Mahkemeleri’nin verdiği idam cezaları ve infazlar dahil değildir. Şeyh Sait İsyanı’nda 206 köyün yerle bir edildiği, 8.785 evin yakıldığı ve 15.200 insanın öldürüldüğü hatırlanırsa, böylesine kapsamlı bir hareketin dini nedenlerle ve Hilafet’i restore etmek amacıyla yapıldığını savunmak zordur.” (Çetinoğlu:2007) Özellikle 1924 yılından itibaren sertleşen tutum ve politikalar ve bunları hayata geçiren mahkemeler, 1927 yılında kaldırılmakla birlikte yasalar, 1949 yılına kadar uygulamada kalır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek Kürtlerin kendi aşiretleri arasındaki savaşlardan, gerekse de Osmanlı ve T.C. dönemindeki ayaklanmalardan Kürt müziğine yansımış yüzlerce şarkı ve destan örneğini görmek mümkündür. Bu tip Kürt ezgileri, genellikle öyküsel bir tarzda karşılıklı diyalog yoluyla söylenen serbest ölçülü bir yapıya sahiptir. Osmanlı döneminde gerçekleşen olaylardan biri Bişarê Çeto ayaklanmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeto dibê Bişaro lawo&lt;br /&gt;Bejna Bişarê Çeto, Bişarî axê&lt;br /&gt;Kulîlka li nava kûnciya hêşin dike&lt;br /&gt;Li Gozelderê, li Marîbê, li Eynsqesrê, li kêşa Xerzan, li Birinciyan&lt;br /&gt;Dema ku Bişarê Çeto Bişarê Axê&lt;br /&gt;Dibû mehkûmê çiya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeto der: Hey Bişar! Bişarê Çeto’nun, Ağa’nın Bişar’ının boyu,&lt;br /&gt; Susamlar içindeki çiçektir. &lt;br /&gt;Açar Gozelderê’de, Marîbe’de, Eynqers’de, kêşa Xerzan’da, Biriciyan’da.&lt;br /&gt; Bişarê Çeto kaçıp dağlara firari olduğunda…(Kevirbirî:2001) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan özellikle Dersim’de yapılan kırımdan sonra, çoğu ağıt tarzında olmak üzere yüzlerce halk ezgisi ve deyiş vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ero bıko bıko! no zulumo kı ni kowe Dersim’i di; &lt;br /&gt;Vereyi zulumidı kemer quçe yaboni ama juan. &lt;br /&gt;Dilege mı Heq’ira esto kı, mekane Mıste Kor’i a dinadı cehennem kero!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğul oğul! Dersim öyle bir zulüm gördü ki; &lt;br /&gt;bu zulümün karşısında dağlar, taşlar dile geldi.&lt;br /&gt;Tanrıdan dileğim odur ki Mısto Kor’un mekanını cehennem eylesin!’’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baskı ve Sürgün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt Müziğinde Sürgün ve Dengbêjlik adlı makalede, ülkelerinde çeşitli baskılara maruz kalan Kürt dengbêjlerine örnekler veriliyor. Bunların önemli bir kısmının Türkiye’de yaşayan Kürt müzisyenler olması, yukarıdaki anlayış iyi algılandığında hiç de şaşırtıcı değildir: “Mihemed Şêxo, Teshin Teha, Meryem Xan, Eyaz Yusiv,  Aram Tigran, Qarabetê Xaco gibi bilinen dengbêjlerin yanı sıra; Şeroyê Biro, Egîdê Cimo, Feyzoyê Rizo, Reşidê Baso, Egidê Tecîr, Neçoye Cemal, Mecidê Sileman, Susika Simo, Zadina Şekir, Belgia Qadir, Hesen Zîrek, Kawîs Ağa, Salih Amedî, Tayar Tofîq, Erdewan Zaxoyî, Ahmad Shamal, Ali Mardan, Şakiro, M.Arif Cizrawî, Mirado, Meryemxan, Eyşe Şan, Reso, Salihê Qubînê, Mahmud Kızıl, Hesen Cizrawî, Cemîlê Horo, Fadilê Kufrawî, Abo, Abdulkadir Kızılkaya, Salihê Şirnexî, Seydayê Behra, Hevranê Ereb, Remezanê Ereb, Necmedîno, Nezîro, Mahmudê Hesê, İzzedîno, Hıdıro ve Husênê Omerî, Reşîdo, Ekremo, Şikriyê Fafî, Rifhetê Darî, Kerem ê Kor, Reşid ê Baso, Mehmûd Baran, Keremo, Dawudê Xelo, Aslîka Qadir, Nesrîn Şêrwan, Mecîdê Silêman, Reşîdê Baso, Belga Qadir, Zadîna Şakir”(Yıldız: 2008) Bunlara uzun bir süredir sürgünde yaşayan Şivan Perwer, Nizamettin Ariç, sürgünde ölen Ahmet Kaya gibi birçok Kürt kökenli müzisyeni eklemek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimilasyon ve Türk(ü)leştirilen Kürtçe Şarkılar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fikrî temeli Ziya Gökalp’in “halk musikisiyle Garp musikisinin imtizacı” önerisine dayanan Türk milli müziğinin “ehil eller” [ki bu ehil ellerin çoğu, daha sonra TRT sanatçıları olacaktır.] tarafından oluşturulması çalışmaları, 1930’lardan sonra başlar. Gökalp, İçtimaiyat: Hars ve Medeniyet makalesinde şöyle diyordu: “Milli musikiyi ibda için de bir taraftan Avrupa’nın fenniyatını öğrenmek, diğer cihetten dağlarda, köylerde terennüm edilen halk türkülerinin seslerini toplamak lâzımdır. Ancak bu suretle, Avrupa medeniyeti içinde Türk Şiiri, Türk Romanı ve Türk Musikisi yapabiliriz.” (Şenel: 1999)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeni anlayış, temelde Mustafa Kemal’in dile getirdiği şu konuşmanın üzerine oturtulacaktır: “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün acuna dinletmeye yeltenilen musiki bizim değildir. Onun için yüz ağartıcı değerde olmaktan çok uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir an önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu yolda Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.” (Oransay:1985)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli musiki oluşturma yolunda “tekçi, asimilasyoncu ve üstten dayatmacı batıcı” bir pratiğe hizmet edecek adımlar, günümüze kadar devam edegelmiştir. Sözkonusu anlayış çerçevesinde; birçok kent ve kasabada bando ve korolar kurulmuş özellikle 1932'den sonra bunlara, halkevleri koroları ve mandolin takımları eklenmiştir. Dâr’ül Elhân Heyeti tarafından 1926’dan 1929’a kadar dört derleme gezisi neticesinde 12 defter türkü derlenir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bela Bartok, Hindemith gibi araştırmacıların görüşlerine başvurulmuş, Türk Beşleri’nin yaptığı çalışmalar desteklenmiş, HAGEM, Folklor Arşiv Şefliği, İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı gibi yeni kurumlar açılmış ve Avrupa’ya birçok öğrenci gönderilmiştir. Öte yandan, yasakçı bir zihniyetle, radyo programlarında alaturka musikinin tamamen kaldırılması, hatta bu müziğin her yerde yasaklanması uygulamaları başlamış, Kürtçe gibi diğer dillerle değil yayın yapmak sokakta konuşmak bile yasaklanmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tekçi ve yasakçı” uygulamalar, ileride “dağ Türklerine” ait şarkıları, daha anlaşılır kılmak! adına Türküleştirecektir. Bunun adı da Türk’e ait kültürel zenginliklerin derlenmesi ve arşivlenmesi olacaktır. Bu sürece kısmi bir cevap olarak ancak 2000’li yıllarda, MKM sanatçılarının ortak çalışmasıyla Şahiya Stranan 1-2 albümleri çıkarılmıştır. Bu albümlerde Türküleştirilen Kürtçe şarkılar, Kürtçe’deki isimleri, Türkçe’deki isimleri, yöreleri ve kaynakları belirtilerek okunmuştur. MKM Müzik Birimi adına yapılan açıklama şöyledir: “Kendi dilinden, kültürel dokusundan ve kimliğinden yoksun bırakılan, yozlaştırılarak başka dillere çevrilen ve müzikal yapısı bozulan Kürt halk ezgilerini kendi öz dili ve müzikal yapısıyla toparlamak bilincimiz ve sorumluluğumuz gereğiydi…” (Albüm kapağı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türküleştirilen Kürt ezgilerinden bazıları şunlardır: Ez kevok im(Hele yar zalim yar), Nûrê(Çay içinde adalar), Rindikê(Kara Üzüm Habbesi), Ximximê(Ağrı dağından uçtum), Zerya min(Uzun uzun kamışlar), Nînno(Karanfil deste gider), Nazê(Nazey nazey), Canê Canê(Caney caney), Nabikeve(Bu tepe kumlu tepe), Yara min(Cumbulu), Seyra mangî(Ağlama Yar ağlama), Lo Bedre(Makaram Sarı Bağlar), Lê xanim(Le hanım), Dêresorê(Dağlar duman oldu), Ax wey lo(Yaylanın soğuk suyu), Lorke lorke(Diyarbakır güzel bağlar), Porzerin (Toycular), Yar Yeman (Ay akşamdan ışıktır), Yek momik (Bir mumdur) Rabe Cotyar (Beyaz gül kırmızı gül), Sinemê (Zap suyu) Esmera min (Kibar yarim esmerim), Çawe ciwana Leyla(Çavuş kızı Leyla). Listeyi daha da uzatmak mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekçi Arzular &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt ezgilerini Türküleştirme politikalarını uygulayanlardan biri olmakla birlikte daha sonra bu konuda öz-eleştirel bir yaklaşım sergileyen Kürt müzisyen Nizamettin Ariç’in Sinan Gündoğar’a verdiği mülakata göz atmak faydalı olacaktır: “… 1970’lerin ortalarından sonra TRT’de program yapmaya başladığımızda, bize, yani benim gibi Kürt kökenli sanatçılara, sürekli yörelerimizden türküler getirmemiz telkin edildi… Bizden istenen, kendi yörelerimizdeki Kürtçe türküleri alıp, orijinal sözleri atıp, Kürt müziğinin üzerine orijinal içeriğiyle alakası olmayan, uydurma Türkçe sözler yazıp, TRT’ye sunmamızdı. Onlar da getirdiğimiz bu yeni, “Türk halk müziği” ile, bizlere programlar yapmamız için izin verir, kapıları açarlardı…” (Gündoğar:2005) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan derlemeci Celal Yarıcı ise asimilasyon politikalarına karşı kendisini şöyle savunuyor: "Okuduğumuz türkülerin hepsi Kürtçe’den alınmıştır. Bizim Doğu'nun halkı Kürtçe parçaları seviyor ama anlayamıyor, biz de türkülere Türkçe sözler yazıp onları tatmin ediyoruz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı döneminden başlayarak T.C. dönemindeki 2510 No’lu İskân Kanunu ile uygulamaya konulan zorunlu yer değiştirmeler neticesinde Orta Anadolu’ya yerleştirilen Kürtler bir diğer örnektir. 1972 yılında, Kürt Remzi, Orta Anadolu Kürt müziği geleneğini profesyonel boyutta açığa çıkaran ilk sanatçıdır. Kürt Remzi, Orta Anadolu’daki birçok müzisyene önayak olur. 90'lı yıllardaki kısmî serbestlik ortamında Cihanbeyli, Polatlı, Haymana gibi Orta Anadolu bölgelerinde yaşayan birçok Kürt müzisyen kendilerini ifade etmeye başlar. Bu sanatçılardan bazıları; Koma Xelikan, Serbülent Kanat, Nurettin Çiçek, ,Osman Yılmaz, Cengiz Acar, Ozan Dedo, Haymanalı Zeliha ve Medet Erdoğan’dır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1930’lu yıllar, dünyadaki gelişmelere eş zamanlı olarak TC.’nin de ırkçı tek parti söylemi üzerinden yapılandığı bir dönemdir. Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, bu söylemlere büyük oranda hizmet etmişlerdir. Bu kurumlara göre, herkes Türk’tü, Kürtler de dağ Türk’üydü. Bu durum, 1990’lara kadar devam edegeldi. “Devletin meşruluk zemini için aranan kolektif kimlik Türklüktür. T.C. Devleti artık, sayısız dinî ve etnik grubun değil belli bir toprak üzerinde yaşayan Hitit, Sümer vb. uygarlıklara dayanan yeni bir ulusun devleti olmaya kararlıdır.” (Kaplan: 2005) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin resmi söylemi;  mürtecilik, eşkıyalık, aşiret direnişi, ecnebi kışkırtması/tezgâhı, 1950’lerde çözülmesi gereken sosyal bir mesele, 1960’larda bölgesel geri kalmışlık, 1970-80’de komünist tezgâhı, sonrasında yine terör, iyi Kürt, kötü Kürt, bölücüler ve işbirlikçileri, sözde vatandaş, hain, teröristler gibi kavramlarla dile gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylemin bir diğer göstergesi de Şark Islahat Planı’dır. Bu plan çerçevesinde hazırlanıp 1930'lu yılların başlarında bazı illere gönderilen gizli genelgenin 9. maddesinde şöyle deniyordu; "Türklüğe ve Türkçe’ye pay ve paye vermek, som Türklüğün ve özellikle Türkçe konuşmanın yalnız şerefli olduğunu değil, maddeten kârlı olduğunu da kendilerine doğrudan göstermek..” Genelgenin 12. maddesinde de şu ifadeler yer alıyor; "Kıyafetin, şarkıların, oyunların, düğün ve toplum gelenek ve göreneklerinin de milliyet duygularını daima uyanık tutan ve toplumları geçmişlerine bağlayan bağlar olduğu unutulmamalı. Bu nedenle lehçeyle birlikte bu gibi aykırı gelenekleri de fena ve zararlı görmek ve özellikle kötü göstermek, (...) özetle dillerini, adetlerini Türk yapmak... önemli bir görevdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu yaklaşımlardan dolayı, 1990’lara kadar Kürt müziği, büyük oranda devletin girmediği Kürt köylerinde, bazı medreselerde ve özellikle de sürgünde şekillenen bir müziktir. Gerek Bağdat, Tahran, Erivan, Kermanşah gibi radyoların birçok sanatçısı, gerekse de Avrupa merkezli Kürt müzisyenleri, kendi topraklarından uzakta Kürt müziğini üretmiştir. Sözkonusu radyolarda özellikle Şeyh Sait, Ağrı, Dersim hareketleri sonucunda Türkiye’den göç etmek zorunda kalan Meryemxan, Mihemed Şêxo, Hesen Zîrek, M. Arif Cizrawî, Ayşe Şan gibi müzisyenler çalışmalar yaparken; Avrupa’da ise Şivan Perwer, Nizamettin Ariç, Ciwan Haco, Ali Baran gibi birçok müzisyen yetişmiştir. Çeşitli baskılar nedeniyle sürgünde filizlenen Kürt müziği kayıtları, Avrupa’dan ve Irak, Suriye, Ermenistan gibi ülkelerden gizli gizli yurda sokulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da üretilen ilk dönem Kürt müziğinde politik vurgu, bir diğer ifadeyle “varoluş kaygısı” ön plandadır. Bunu Şivan Perwer, Ciwan Haco, Nizamettin Ariç  gibi sanatçıların müzik metinlerinde görmek mümkündür. Öte yandan radyolarda üretilen Kürt müziği Mihemed Şêxo, Tahsin Teha gibi politik öncüleri olsa da daha çok geleneksel şarkılardan beslenir. Bunun temel sebebi, Avrupa’daki müzisyenlerin daha özgür bir ortamda müzik yapmalarıdır. Bağdat, Tahran, Erivan radyoları, ilgili devletlerin sıkı denetiminde oldukları için sanatçılar daha çok geleneksel şarkılardan beslenmişlerdir. Ayrıca sözkonusu radyolarda üretilen müzikte, komşu halkların etkisi de vardır. Bu durum özellikle enstrümantasyonda ve şarkı düzenlemelerinde çok belirgindir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da sürgünde yaşayan Kürt müzisyenleri Batı müziğini tanımış, zamanla çeşitli sentez çalışmaları içine girmişlerdir. Bunun en iyi örneklerini Ciwan Haco ve Nizamettin Ariç müziğinde görmek mümkündür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok Partili Hayat ve Kürtler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950’lere kadar devam eden tek partili dönem, Kürtler açısından isyanların ve bastırılmışlıkların çok şiddetli yaşandığı, bölgeye dönük yatırımların yapılmadığı, isyanlar/olaylar karşısında özel yasaların uygulandığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde Türkiye’de Kürt müziğine dair herhangi bir kayda rastlamak neredeyse olanaksızdır. Devletin elinin uzanamadığı köylerde ve bazı Kürt medreselerinde ise sözlü gelenek devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok partili hayata geçişle birlikte, Kürtlerin yaşamlarında da bazı değişiklikler yaşanır. Bu yıllardan itibaren kent kültürü ile tanışan Kürt aydınları ve üniversitelerde okuyan Kürt gençleri,  “kimlik” sorunlarını dillendirmeye başlarlar. Musa Anter’in “Kımıl” adlı eseri 1959’da yayımlanır. Ancak bu hareketlenmeleri, 49’lar Olayı ve 485 Kürt’ün gözaltına alınıp içlerinden 50’sinin mecburî iskâna tabi tutulmaları izler. “1960-1980 arası, sol-muhalif ve etnik-ulusal uyanışlara paralel olarak rejimin telaşa kapıldığı, “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünün” tehlikede olduğu söylemiyle Türk milliyetçiliğinin pompalandığı  dönemdir.”(Dinç:2008) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1961 darbe anayasasının yarattığı ilginç kısmî özgürlük  ortamı, 1971 askeri darbesine kadar Kürt hareketinin DDKO, TİP gibi yapılanmalar vasıtasıyla filizlenmesine olanak verir. 1967’deki “Doğu mitingleri”nde özellikle bölgesel geri kalmışlığa ve “öteki” olmaya vurgu yapan ironik/hicivsel söylemler dile gelir. Bunlardan bazıları şunlardır: Batı’ya  medeniyet, Doğu’ya cehalet, neden/Batı’yı imar, Doğu’yu istismar/Beş yıllık plan, hepsi yalan, Doğulu uyan/Petrol, bakır, krom bizde, yaşamak sizde/Batı’da temel atma düzeni, Doğu’da istismar düzeni/Bize mağara, onlara villa/Savaşta Mehmetçik, barışta dipçik/Beş yıllık plan mı, bin yıllık plan mı/Dilimize hürmet ediniz/Hapishane, karakol, baskı, eşittir Doğu. Öte yandan 1965’te, İstanbul müzik piyasasının merkezi olan İMÇ plak çarşısında, ilk kez Mahmut Kızıl, Ayşe Şan gibi müzisyenlerin  Kürtçe 45’likleri çıkmıştır.” (Gündoğar:2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1971'de insan hak ve özgürlüklerinin baskı altına alınışı, yazarları, gençleri, sanatçıları ve aydınları; halklarının çektikleri acıları, yoksulluk içinde geçen yaşamlarını, geri bırakılış nedenlerini ele almaya yöneltir. 1970’lerde devrimci/sol mücadeleyle birlikte gelişen, ezilen halkların sesi olan, muhalif yapısıyla, protest-özgün müzik olarak da bilinen “devrimci müzik” yükselir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu müzik, toplumsal acıları, sevinçleri, yaşam biçimlerini işlemeye en bir genel tanımla  “sanat/müzik, toplum içindir” görüşünü esas almaya çalışır. Büyük oranda halk edebiyatı geleneğindeki taşlama üslubunu esas alan dönemin önde gelen âşık ve ozanlarından Mahsunî, Nesimi, Zamanî, Âşık İhsanî gibi Türk sanatçıların yanı sıra; Kürtlerde de Şivan Perwer, N. Ariç, Şiyar Farqînî, Ali Baran gibi müzisyenler “varlıklarını” ispat etmekle bir diğer ifadeyle “kendilerini anlatmakla” meşguldürler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığın sahnelerde Kürtçe şarkılar söylemeye evrilmesi ile birlikte, Nizamettin Ariç, Şivan Perwer gibi sanatçılar için sürgün yolları çoktan görünmüştür.[1]  Bir yandan da süreç içerisinde sol hareketlerde ve Kürt hareketlerinde ideolojik ayrışmalar ve bunun neticesinde yeni fraksiyonlar ortaya çıkar. Dönemin bazı sanatçıları da kendi politik düşünceleri çerçevesinde bu yapılanmaların içerisinde yer almaya, gecelerinde türküler/şarkılar söylemeye, halkı kendi siyasal dünyalarına çekmeye ve sistemi eleştirmeye başlarlar. İleride Kürt müziğindeki komları incelerken değineceğimiz gibi “grup müziği” yapılanmaları yavaş yavaş belirmeye başlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’lardan 1980’li yılların başlarına kadar protest/özgün/rock/pop/folk/arabesk formunda toplumsal çelişkileri, haksızlıkları eleştirmek amacıyla Ruhi Su, Hümeyra, Sezen Aksu, Erkin Koray, Orhan Gencebay, Cem Karaca, Sadık Gürbüz, Rahmi Saltuk, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram,  Fikret Kızılok, Grup Yorum, Grup Ekin, Grup Kızılırmak, Grup Baran, Ali Asker, Ahmet Kaya gibi birçok sanatçının öncülük ettiği bazısı Doğu-Batı sentez anlayışına da dayalı müzik akımlarından bahsedilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takip eden dönemlerde dünya devrim hareketlerinin geliştirdiği “devrimci müzikler” özellikle de Güney Amerika ülkelerindeki devrimci hareketler ve bu hareketlere taraf olan İnti-İllimani müzik grupları dikkat çeker ki bu durumdan Türk ve Kürt müzisyenleri de oldukça etkilenirler. O zamana kadar bireysel anlamda müzik yapan sanatçıların yanı sıra  grup anlayışıyla hareket eden yapılanmalar da filizlenmeye başlar. Bu dönem, müziğin insan davranışlarını yönlendirme ve yönetme gücü, kitlelerde ortak bir bilinç oluşturma gücü artık keşfedilmiş bir olgudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Eylül 1980 Darbesi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 darbesinden sonra etnik ayrımcı, zora ve baskıya dayalı uygulamalara karşın PKK hareketinin geliştiği, Kürtlere karşı ağırlıklı olarak asimilasyonist, ayrımcı ve dışlayıcı politikaların uygulandığı, ancak inşa edilmeye çalışılan tekçi ulus devlet arzusunun çatırdamaya başladığı bir dönem yaşanır. 12 Eylül sistemi, Türkiye toplumunda yüz binlerce insanın gözaltına alınıp yargılandığı, hapishanelerde işkence gördüğü, milyonlarca insanın fişlendiği, cezaevlerinde ve dışında yüzlerce kişinin öldürüldüğü, onlarca kişinin idam edildiği, binlerce kişinin örgüt üyeliğinden ceza aldığı, binlerce kişinin sürgüne çıktığı, sivil toplum örgütlerinin, partilerin lağvedildiği, sıkıyönetim uygulamalarının 1987’ye kadar devam ettiği bir dönemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu dönem, dil, tarih, din, eğitim, kültür alanında tek millet vurgusunun ve egemenliğinin pekiştirilmeye çalışıldığı özellikle Kürt hareketinin ve sol hareketlerin ameliyat masasına yatırıldığı, büyük insanî kayıpların yaşandığı yıllardır. Kuşkusuz böyle bir ortamda alternatif bir kültür sanat hareketinin gelişmesi beklenemezdi. Değil Kürt sanatçılar yukarıda saydığımız Türk müzisyenler için de bir suskunluk dönemi yaşanır. Sıkıyönetim yasalarının kalkması, siyasi partiler üzerindeki yasakların kaldırılması neticesinde ancak 1990’lara doğru müzik alanında da belli kıpırdamalara rastlanır. Bu dönemde sadece Kürt sanatçılar değil Cem Karaca gibi Türk sanatçılar da sürgünde yaşamak zorunda kalırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve Sanatın Amacı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 1990’larda tavan yapan silahlı direniş ruhuyla pek çok Kürt sanatçısı mücadeleye katılır. Bu dönemde savaşın yarattığı toplumsal duygular, Kürt kültürü ve sanatını da etkiler. Kürt sanatçı Rotinda, “Kürt kültürü ve sanatındaki canlanmanın ulusal bilincin gelişiminde etkileyen değil, etkilenen bir konumda olduğuna” dikkat çekiyor.(Serhat:2008) Bu yıllarda Sefkan tarafından Avrupa’da Hunerkom kurulurken Türkiye’de ise Kürt kültürünün geliştirilmesi amacıyla MKM kurulur. MKM’nin kurulması ile Kürt müziğinin üretim/albüm boyutlu çalışmaları grup merkezli bir şekilde hız kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erivan, Bağdat, Tahran gibi radyolarda ve bölgede kayıt altına alınan kaynaklardan arşivsel değeri de olan albümler çıkarılır. Aynı zamanda Türkiye’de ve Avrupa’da “Kürt hareketine” bağlı müzik gruplarının yani komların çalışmaları dinleyiciye ulaştırılır. Kürt müziği ve kültürü üzerine çalışma yapmak amacıyla kurulan bir diğer kurum ise Stran Kültür Merkezi’dir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmî yasal düzenlemeler ile 1990’lar, gerek bireysel gerekse grup müziği anlamında Kürt müziğinde gelişmelerin yaşandığı yıllardır. “Bu kısmî rahatlama ile beraber İstanbul gibi yerlerde Kürtçe korsan kaset satan dükkânlara rastlanmaya başlanır. Kürtçe müzik basımının önündeki engeller kalkmış olmasına rağmen, keyfi uygulamaların getirdiği baskı ortamı kasetçileri değişik arayışlara iter. Kaset  kapaklarına, “masum ürün” görüntüsü vermek için çocuk resimleri konulur ya da bu kasetler tezgah altından satılır.” (Yıldırım:2008) Öte yandan 1990’lı yıllar, silahlı mücadelenin giderek şiddetlendiği buna paralel olarak da “Doğu’dan Batı’ya zorunlu göçlerin” yaşandığı, Batı’daki metropollerde çok kültürlü bir yapılanmanın yaşandığı, Alevi, Türk, Kürt, Laz, Ermeni vb. kültürlerin iç içe geçmeye başladığı, yaşam biçimlerinin ve kültürlerin derinden sarsıldığı, değişime uğramaya başladığı kır/kent olgusunun bilindik tanımlarının dışında yeni boyutlar kazandığı bir dönemdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte Türkiye’de sözkonusu etnik kimliklerin, kendi müzikleriyle birlikte varlıklarını vurgulamaya başladığı söylenebilir. Yoğun Kürt göçlerine bağlı olarak “öteki” tarafından algılanma biçemlerine rağmen Kürtler, karşılaşılan ekonomik, sosyal ve siyasal ortam içinde kendilerine yer ve kimlik edinmeye çalışırlar. Kürt hareketinin gelişimiyle müziğe biçilen rollerden en önemlisi, Kürt kitlesinde ortak bir mücadele ve varoluş bilinci uyandırmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem Kürt müziği, kimliği oluşturacak olan Kürt mücadelesine moral vermek, hatta gerekirse savaşacak gerekirse sahneye çıkacak müzisyen yetiştirmektir. T.C. politikaları tarafından “talep edilene, olması istenene, kimlik özdeşimi veya inkârına” karşı bir “ajitasyon, başkaldırı ve benlik aracıdır” Kürt müziği. Bu yönüyle varolan ulusun kültür ve sanatının dışında “öteki” ulusun müziğini yaratmaya çalışırlar Kürt kültür sanat kurumları. Bildik tanımaların ve tanımlamanın dışında Kürt müzisyenleri kendilerini farklı bir şekilde tanımlamayı hedef edinirler. Biz kimiz? sorusunun cevabını kendileri bilirler fakat bilmek istemeyenlere bunun cevabını oluşturma vesilesi olarak görürler Kürt müziğini. Böyle bir dönemde Kürt müziğinde ritm, armoni, vokal karakter, yorumculuk gibi faktörlerin bir yerde çokta bir değeri yoktur. Aslolan müzik aracılığıyla dinleyicide “çağrışımlar” yapıp, onda Kürt mücadelesine dair duygular, heyecanlar yaratmak, onu politik, silahlı mücadelenin bir tarafı haline getirebilmektir. Bir yerde nasıl söylendiği değil ne söylendiğinin önem kazandığı “militan bir müzik” olur Kürt müziği. Kom geleneğinde değineceğimiz üzere Kürt müziği, bireysel değil kolektif bir mücadele aracıdır. Kürt müziğinde Kom/Grup geleneğinin oluşumu, bu kolektif karşı duruş üzerinden ancak açıklanabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte 2532 Sayılı Yasa, 1991 yılında kaldırılmakla birlikte kısmî yasal düzenlemelere rağmen Kürt müziğinin üretim boyutunda karşılaştığı keyfi yasaklamalar ve baskılar da devam etmektedir. Özellikle Kürt illerinde yasaklanan albüm listeleri valiliklerce duyurulur. Böyle bir ortamda gerek geleneksel Kürt halk şarkıları gerekse de Şivan Perwer gibi Kürt müzisyenlerine ait besteler, Türkçe okuyan sanatçılar tarafından adeta talan edilir. 1984-1999 yılları arasındaki çatışmalı dönemde, ağır insan hakları ihlallerinin, maddi ve manevi kayıpların ardı arkası kesilmez. 1991 yılında yürürlüğe giren Terörle Mücadele Yasası’yla Kürtlere yönelik baskılar günümüze kadar devam eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002 tarihinden günümüze kadar yasal düzeyde değişikliğe gidilen maddelerin yerini hep başka yasal uygulamalar alır. OHAL kaldırılırken yerine Geçici Askeri Güvenlik Bölgeleri getirilir, parti kapatmalar zorlaştırılmasına rağmen hemen hemen bütün Kürt partileri kapatılır, kültürel ve siyasal ifade özgürlüğünün önü açılıyor denirken yerine  Türk Ceza Kanunu’nun 301. ve 312. maddeleri konur. Türkçe dışındaki diğer dillerde televizyon yayını ve kurslar açma düzenlemesi ise onlarca koşul ve sınırlamaya tabi tutulur. TRT’den yapılan yarım saatlik televizyon yayınları, iktidarın keyfi ve sansürlü süzgecinden geçirilerek ağza çalınan bir parmak bal niteliğinin ötesine geçemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurumsallaşma Perspektifi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 90’lı yıllarda kızışan savaş gerçekliğine paralel olarak kültür ve sanat kurumları da ortaya çıkar. PKK Hareketiyle Türk devleti arasında kızışan savaşın yarattığı toplumsal duygular, Kürt kültürü ve sanatını da etkiler. Bu dönem, “Yeniden kendi kimliğine dönüş, insanlık âlemine ben de insanım demenin adı olan yıllardır.”(Serhat:2008) Bu doğrultuda Kürt kültür sanat çalışmaları kısmen de olsa örgütlenir. Ancak bu örgütleme modeli, sanatın “araçsal işlevi”nden çokta öteye taşınamaz. İlk Kürtçe müzik, tiyatro, sinema ve ulusal motiflerin sergilendiği yapıtlar ortaya çıkar. Kültür ve sanat çalışmaları, Kürt halkında dile gelen özgürlük arayışlarının ve mücadelesinin temsiliyetini de üstlenmiş olur. Kürt toplumunda özgürlüğü, demokrasiyi, dilini, kültürünü ve de kimliğini sahiplenme duygularının gelişmesine vesile olur. Bu dönemde canlanan ruhla pek çok sanatçı PKK hareketine katılır. Bunlardan Mizgin, Sefkan, Serhat, Ali Temel, Evdilmelik Şexbekir, Hozan Çiya ve Hozan Hogir gibi birçok sanatçı siyasal kimlikleriyle ve tercihleriyle silahlı mücadele saflarına katılıp, orada sanatçı kimliklerini geliştirmeye çalışırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kom geleneğinde de değineceğimiz üzere  kültür ve sanat çalışmaları açısından ‘dağlar’ temel esin kaynaklarından biri olur. “Dağdan kopuk bir sanat Kürtler için kesinlikle olamaz” diyen Yetkiner, bunun sebebini şöyle açıklar: “Üretilen eserler, Kürtlerin uzun süredir yaşadığı baskı ve inkâra karşı bir başkaldırı ve direniş temalarının yoğunca işlendiği çalışmalardı. Kürt halkı bunun ihtiyacını çok derinden duyduğu için sanatçısıyla ve eserleriyle yapılan her şeyi sahipleniyordu.” (Serhat:2008) 90’lı yıllardan itibaren daha çok PKK hareketi eksenli sanatçı duruşunun temel tezi “Sanatçı toplumun vicdanıdır. Dolayısıyla toplumun vicdanını acılarını, sevinçlerini ifade etmelidir. Bunu yapamayan bir sanatçı, halktan kopuk sanatçıdır.” Öte yandan bu süreçte temel hedeflerden biri de asimilasyona, yağmalamaya, baskıya tabii tutulan Kürt kültürünü geliştirmek ve sözkonusu uygulamalara cevap niteliğinde alternatif çalışmalar yapmaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Arayışlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yılların sonundan itibaren Kürt müziğinde yeni arayışların, farklı müzikal türlerin ön plana çıkmaya başladığı bir sürece tanık oluruz. Ancak bu arayışlardan çok başarılı örnekler çıktığını söylemek zordur. Yazı ile kurduğu ilişkisi çokta güçlü olmayan Kürtler için geleneksel müziğin güçlü bir damar oluşturduğu söylenebilir. Sözel aktarımın güçlü bir aktarıcısı olma işlevi, zorunlu göçler ve gettolaşma ile birlikte yerini belirsiz bir sürece bırakmaya başlar ki bu süreçte geleneksel müzikle sistematik bir ilişkilenmeden ziyade pragmatist bir ilişkilenmeden de bahsedilebilir. Bu kullanımcı ilişki, hem Türk hem de Kürt sanatçılar ve IMÇ odaklı müzik şirketleri tarafından hayata geçer. Eğitim-araştırma faaliyetlerine, entelektüel ve de akademik çalışmalara dayanmayan bu perspektif, Kürt müziğinin önündeki önemli engellerden biridir. Bu durum, Kürt müziğindeki tıkanmanın hangi kaynaklardan beslendiğine de işaret eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 2000’li yıllardan sonrası, Kürt müziğindeki “Kom Geleneği”nin çatırdamaya başladığı bunun yerini de popüler ve arabeski damarı güçlü bir akımın aldığı bir dönemdir. Bazıları komlardan kopan Diyar, Kawa, Zinar Sozdar, Xelil Xemgin, Beytocan vb. sanatçılar, arabeski tınılar ve düzenlemeler eşliğinde yer yer Kürt mücadelesini de referans alan çalışmalar yaparlar. Bu sanatçıların Kürtçe yayın yapan Kürt televizyonlarından, gazetelerden ve Kürt kültür sanat kurumlarından ciddi bir destek aldığını ifade etmeliyiz. “Kürtlerin geleneksel hayatına vurgular içeren, çoğunlukla bugüne dair bir söylem geliştirmeyen; müzikal anlamda basit, sıradan, bildik ezgi kalıplarına”(Güven:2006) ve düzenleme anlayışına başvuran bu sanatçılar, Kürt mücadelesi sürecinde duyarlı bir çizgi tutturmaya gayret etmekteler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rotinda, Bülent Turan gibi sanatçılar ise protest denebilecek bir çizgide müzik yapmaya devam ederler. Öte yandan Nilüfer Akbal, Aynur Doğan ve Rojin gibi Kürt müziği alanında kendilerine yer edinmeye çalışan, hem Türkçe hem de Kürtçe okuyan sanatçıları da unutmamak gerekiyor. Örneğin Aynur, popüler Kürt starı sunumuyla müzik piyasasına güçlü bir giriş yapar. Çoğunlukla geleneksel Kürt müziğinden beslenen Rojin ve Aynur gibi Kürt sanatçılarından Aynur’un ciddi bir dinleyici kitlesine sahip olduğu söylenebilir. Aynur, ilk albümünden sonraki albümlerinde farklı düzenlemecilerle müzikal anlamda deneysel çalışmalar da yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dersim müziği üzerine değerli çalışmalara imza atan Metin-Kemal Kahraman, yer yer deneysel beste çalışmalarına da yer veren yeniliklere açık Mehmet Atlı, Mikail Aslan, Burhan Berken, Rojhan Beken, Xero Abbas, Tara Jaff, Jan Axin gibi sanatçılar ise geleneksel müzikten beslenmekle birlikte kendilerine has bir çizgi oluşturmanın gayreti içindeler. Bu sanatçılar, daha çok kentli Kürt kesimine hitap etmeye çalışırlar. Geleneksel şarkıların yanı sıra kendi bestelerine de yer veren bu gruptaki sanatçılar, deneysel çalışmalara açık bir profil çizmekteler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Kürt müziği yapmasalar da Kürt müziğinin gelişimine önemli katkıları olan Kardeş Türküler Projesi’ni de Kürt müziği yapan sanatçılar listesine eklemekte fayda var. Gelenekselden beslenen, eğitim-araştırma faaliyetlerine değer veren, düzenleme ve vokal anlayışı ile farklı bir müzik üreten bu proje, aynı zamanda kültürel çoğulcu bağlamda politik bir duruş olarak algılanabilecek “halkların bir arada kendi kültürleriyle kardeşçe yaşaması” fikrinin Türkiye’deki önemli temsilcilerinin başında gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç Yerine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimlik politikalarının ve mücadelesinin belirgin olarak yaşandığı 1990-2000 yılları arasındaki hava, gündelik ilişkilerin, magazinin, popüler kültürün ve de bunlara bağlı olarak asimilasyon politikalarının inceltilmiş biçemlerinin Kürt kültür sanatı üzerindeki etkileri açısından irdelenmeye değer bir alandır. Bu süreçte çıkarlara dayalı ekonomik ilişkilerin merkeze alındığı, kurumsal hassasiyetlerden ve halktan uzaklaşıldığı bir döneme tanık oluyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nupel Munzur, Kürt sanatının 90’larda yakaladığı düzeyi 98’den sonra devam ettiremediğini, bunun da en temel sebebini sanatçıların alternatif duruşu yaratamayarak sistemle bütünleşmesine bağlıyor. Munzur devamla görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Günümüzde sanatçılar sistemle entegre halinde. Ve sistemin yaşadığı tıkanıklığı, Kürt kültür sanat cephesi olarak biz de yaşıyoruz. Eğer sistemin ağır etkilerinden kurtulabilirsek alternatif bir sanat ve güçlü bir sanatçı duruşuna sahip olabiliriz. Temel sorun ondan kurtulamamak ve aynılaşmak.” (Serhat:2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rotinda ise şöyle bir tespitte bulunuyor: “Bugün Kürt kültürü çok ciddi bir kültürel asimilasyon, yağmalanma, tahrif edilmeyi yaşıyor. Müzik, edebiyat, sinema bunun örnekleriyle dolu. Dizi üstüne diziler yayınlanıyor. Birçoğunda Kürt aile ilişkileri, gelenek ve görenekleri işleniyor. Kürt dil ve lehçeleriyle alakası olmayan bir konuşma tarzı, abartılmış feodal aile ilişkileri, düzeysiz ve kaba Kürt kişilikleri “Kürt budur” diye sunulan bu durum, Kürtler arasında kültürel değerleri, gelenekleri ve göreneklerinin rencide edilmesi şeklinde yorumlanıyor..” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’lerde grup merkezcilikten birey merkezci müzisyenlerin öne çıkmaya başladığına şahit oluyoruz. Buradaki kritik noktalardan birisi de gerek Kürt kurumlarındaki müzisyenlerde gerekse de birey olarak Kürt müzisyenlerinde gelenek aktarımını, alternatif okullaşma pratiğini öne çıkaramayan bir müzikal yolculuğun yapılmış olmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de güçlü bir şekilde varlığını sürdüren asimilasyoncu eğilim, 2000’li yıllarda AB süreciyle kısmen de olsa tartışmaya açılır. Çok yakın bir tarihe kadar özellikle de kalabalık bir Kürt nüfusunun maruz kaldığı tehcir, faili meçhul cinayetler vb. politikaların unutturulmaya çalışıldığı bir dönemden geçilirken Kürt müzisyenlerin buna karşı ciddi tepkiler örgütleyebildikleri söylenemez. Bu rehavet havası, kültür sanat alanında ciddi bir şekilde hissedilmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutuklamalar, mahkemeler ve albüm toplatmalar yumuşatılmış  haliyle bu dönemde de devam eder. Böyle bir dönemde rehavet havasından kurtulamayan Kürt müziği camiasının alternatif bir müzik pazarı oluşturması ve en azından kendi camiasına yakınlaşması, altyapı eksiklerini gidermesi, halk tabanına dayalı bir kültür sanat hareketi geliştirmesi, genç kuşaklara kurumlar üzerinden yeni imkânlar yaratması, eğitim-araştırma faaliyetlerine ağırlık vermesi, bilgi ve tecrübeye dayalı paylaşım ilkesi çerçevesinde hareket etmesi beklenirdi fakat bunların neredeyse birçoğu gerçekleşemedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt Sanatçılar Birliği girişimleri birkaç cılız toplantının ötesine geçemedi. Girişim, özetle; kısa vadede sorunlarını ve resmi kurumlar, TV'ler, yazılı medya, üniversiteler, yerel yönetimler, iş çevreleri, yapımcı firmalar ve dinleyiciler gibi çeşitli muhataplara yönelik talepleri içeren bir bildiri yayınlar. Uzun vadede Kürt müzisyenlerin bir birlik çatısı altında bağımsız meslek örgütü oluşturma hedefi ise gerçekleşmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç içinde Diyarbakır’da düzenlenen Kürt Müziği Konferansı’nın, en azından belli eksiklerin paylaşılması açısından  faydalı olduğu söylenebilir. Bir diğer pozitif gelişme ise bölge belediyeleri aracılığıyla içeriği ve konseptinde problemler olsa da Kürt sanatçılara halkla buluşma imkânı veren festivallerin düzenlenmesidir. Diyarbakır Belediye Başkanı O. Baydemir, festivallerin amacını şöyle dile getiriyor: “Yürüttüğümüz kültür ve sanat politikaları sonucu gençlerimizin potansiyeli açığa çıkmış, bir taraftan evrensel nitelikteki eserlerle buluşulmuş diğer taraftan yerel kültürümüz evrensele taşınmıştır. Kültür ve sanat politikalarımızla solan renklerimiz yeniden canlanmıştır. Bu festivallerimizin yaratmış olduğu sinerji ile Diyarbakır adeta bir Rönesans yaşamaktadır.”(ANF:2008)  Sözkonusu organizasyonlardan Batman festivaline Ciwan Haco, Diyarbakır festivallerine Aramê Tigran ve Egidê Cimo gibi onlarca sanatçı katılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan yoğun kentleşme, karmaşıklaşan ilişkiler ağı, geçim kaygıları ve yoksulluk, ülke içindeki zorunlu göç haritasının genişlemesi büyük şehirlerdeki kültürel çeşitliliğin artmasına vesile oldu.  Ancak Kürt müzisyenlerinin tüm bu sorunları müzik metinlerine yansıttıklarına bile nadiren rastlıyoruz. Bu dönemde özellikle Avrupa ve Kuzey Irak merkezli yayın yapan Roj, Kurdsat, MMC, Newroz, Zagros, Komala vb. Kürt televizyonları aracılığıyla sanatçıların önemli bir halk kitlesine ulaşmaya başladığı söylenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunu ifade etmekte fayda: Kürt müziğinin gelişim seyrinin yetersiz olmasını başlı başına baskı ve ceza uygulamalarına sığınarak açıklamak yanlış olur. Temel sorunlardan biri de Kürt hareketlerinin, kurumlarının ve sanatçılarının kültür ve sanata biçtikleri “üvey evlat ve araç görme” muamelesidir. Uzunca bir dönem kültür sanatın “kurulacak olan yeni devlete” ve “haklar kazanıldığında” ele alınacağı fikri, özelde Kürt müziğinin genelde ise Kürt kültür sanat hareketinin zayıf kalmasına neden oldu. Kültür sanata dair özellikle 2000’li yıllardan sonra değişen perspektifin ise hayata geçirilmesinde ciddi sıkıntılar yaşandığı; rehavet havasının değiştirilemediği söylenebilir. 1990’lara kadar yasaklanmasına rağmen geleneksel bir damardan beslenen Kürt müziği, eğitim-araştırma perspektifi olmayan, Kürtçe olan her şeyin benimseneceğine dair ön bir kabulden hareket eden  yaklaşımları aşabilirse önümüzdeki dönemde daha başarılı örnekler verebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki süreçte “Kürt müziğinde Kom/Grup Geleneği”ni ele alacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]Şivan Perwer &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güçlü sesi ve yorumuyla Kürt müziğinin en önemli temsilcilerinden olan Şivan Perwer, 20’ye yakın albüm yapmıştır.  Şivan Perwer, 1975 yılında “Govenda Azadîxwazan” albümünü yaptığında genç bir sanatçıdır. 1976’da yaptığı “Hevalê Bar Giran im” ve 1977 yılında çıkardığı “Herne Pêş” albümleri ilk albümüne paraleldir. 1978 yılında “Ey Ferat” isimli albümünü yapar. Ardından 1979 yılında “Kine em” albümü gelir. Klasik Kürt şairi Cigerxwîn’den çokça etkilenen sanatçı, şairin “Kine em-Ey Ferat-Ey Xabur” gibi şiirlerini besteler. Sosyalist bir düşünceyle hareket eden Şivan, Apê Ho şarkısını Vietnam savaşının kahramanı Hoşimin’e atfeder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1980 yılında yaptığı “Haydil” albümünde farklı enstrümanları da kullanmaya başlar. Kürtçe'nin Kurmanci dışındaki lehçelerinde (Zazakî ve Sorani) birer şarkı söyler. Bu albümdeki Cotkaro, Xweda(Xanê) ve Haydil gibi şarkılarıyla, Kürt köylüsüne mesajlar verir. 1981’de “Gelê Min Rabe/Em Hatin” adlı albümü yapar.  Agirî (1982) isimli albümünde Şivan’ın popüler olan Canê Canê şarkısı vardır. Bu albümdeki bir diğer şarkısı da Peşmerge’dir. Peşmerge, Irak Kürtlerine gönderilen bir selamdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1983'te çıkardığı Bilbilo-Ferzê albümünde geleneksel halk ezgilerine yönelir. Bu albümdeki Dayê Ez Xezalim, istemediği biriyle evlendirilen bir kızın annesine, babasına, kardeşine yakarışını anlatır. Kurê min Kirin Leşker, adlı şarkı ise  Kore savaşına giden bir oğlun ardından söylenen bir şarkıdır. 1985 yılında çıkarmış olduğu Dotmam adlı albümde, Bavê Fexro, Krivo ve Heseniko gibi klasikleşen şarkıları yer alır. 1986 yılında Lê Dilberê adlı albümünü çıkarır. Bu albüm düzenleme anlayışı bakımından arabesk etkileşimlerle doludur. Geleneksel şarkılardan Yarê, bu albümünde yer alır. Şivan, bir tavır olarak albümlerine Türk-üleştirilen birçok geleneksel Kürt şarkısını almıştır. Bunlardan “Dinê De Sê Tişt Hene” ve “Momik” Dilberê albümünde yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1988 yılına gelindiğinde Saddam’ın Halepçe’de yaptığı katliamda ölenlerin anısına Helepçe isimli bir albüm yapar. 1991 yılında Xewna Min ile siyasi anlamda taraf olduğunu sezdirecek şarkılara yer verir. Bu şarkılardan biri Me Çi Kir’dir. Gülistan Perwer’le  1992 yılında, Zembilfiroş adlı albüme imza atar.  Albümde aşk, sevgi, hasret, ayrılık gibi temaları işler.  Ya Star isimli bir albümünü 1995’te yapar. Bu albümde kendini partiler üstü bir sanatçı olarak tanımladığı gözden kaçmaz. Delalê ise memleketinden Avrupa’ya gelmiş bir Kürt kızını anlatır.  1996 yılında Nazê adlı albümünü ile daha çok geleneksel halk şarkılarına yönelir. 1997’de Helbestên Bijartî Yên-1’i ve Helbestên Bijartî Yên-2’yi çıkarır. 1999’da yaptığı “Hêviya te” albümünün batı formatındaki düzenlemelerini Dilşad Said yapmıştır.  2000 yılında Türkiye’de kültürel çoğulcu bağlamda bir müzik projesi olarak ortaya çıkan Kardeş Türküler ile Roj û Heyv albümünü yapar. Albüm, gerek vokal gerek perküsyon gerekse de telli çalgıların kullanımı anlamında Şivan’ın müziğine yeni bir boyut kazandırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 yılında Sarê albümü ile dinleyicisine ulaşan Şivan, sosyalist söylemi, politik içerikli şarkıları, söz yazarlığındaki başarısı, geleneksel Kürt halk ezgilerini yeniden yorumlayışı, vokal kullanımındaki ustalığı, Kürtlerin yaşadıkları acıları, varlık mücadelelerini dile getirişi, Kürtçe’nin farklı lehçelerinde şarkılarını söylemesi, bölgesel çeşitliliği baz alması, Türk-ü-leştirilen Kürtçe şarkıları albümlerine alması ile Kürt müziğine damgasını vurabilmiş sanatçılardan biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciwan Haco&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciwan Haco, özellikle genç kesimin dinlediği, Kürtlerin en popüler müzisyenlerinden biridir. Haco’nun klasikleşmiş birçok şarkısı var. Kürt müziğinin en önemli temsilcilerinden olan Haco’nun kendine has bir vokal tarzı, enstrüman kullanımı, düzenleme anlayışı var. Bu anlamda belli bir tarz yaratan ender sanatçılardandır. Avrupalı müzik gruplarıyla ve müzisyenlerle  çalışmalar yapan Ciwan Haco'nun günümüze kadar Sî û Sê Gûle (1993), Dûrî (1994), Bilûra min (1997), Destana Egîdekî (1998), Gûla Sor (1999), Leyla (1999), Girtîyên Azadîyê (2000), Nisêbîna Rengîn Çaw Bella (2001), Dîyarbekîr(2002), Derya (2002), Na Na (2004), Off (2006) gibi birçok albümü dinleyiciye ulaşmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ciwan, şarkılarında çoğunlukla gitar, bağlama, perküsyon, bas, keyboard vb. enstrümanları kullanır. Kürt müziği motiflerini kentsel ve geleneksel kalıplar içerisinde düzenlemeye çalıştığı söylenebilir. Ciwan Haco’nun müzik serüveni incelendiğinde; özellikle son üç albümü (Derya, Na Na, Off) “popcorn” tarzına daha yakındır ve bu albümlerinde sosyal içerik kaybı (tema çeşitliliği anlamında) sözkonusudur. Son dönem müziklerinde bilgisayar destekli hazır kalıplar kullandığını gözlemlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre Suriye yaşadıktan sonra Avrupa'ya giden  sanatçı, orada 3 yıl müzik  eğitimi alır. Kentsel müzik türlerini tanır ve bu müzik türlerine ilgi duyar. Bu müziklere ait motifleri kendi müziğinde de kullanmaya başlar. Ciwan Haco’da söz, çoğunlukla geleneksel kalıplara dayansa da müzik farklı yaklaşım biçimlerini içinde barındırır. Sanatçı, söyleyiş biçimi bakımından Bağdat ve Erivan Radyolarından dinlediği Mihemed Şêxo, Miradko gibi sanatçılardan etkilenmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğine kaynaklık  eden şarkıların sözlerini zaman zaman kendisi yazmış olsa da asıl başarısı farklı şairlerin sözlerini kullanmasından geçer. Gûlek, Gûla Sor, Dîyarbekîr, Sî û Sê Gûle gibi klasikleşmiş birçok şarkının sözleri kendisine ait değildir. Kendisinin yazdığı sözler, genellikle aşk teması merkezlidir. Şarkı sözlerine kaynaklık eden şair çoğunlukla Cigerxwîn’dir. Cîgerxwin’e ait bazı şarkıları; Pir Xweş e, Eman Hey Lê, Hevala Evîndar, Li Sarê Jînê, Leyla, Girîyanim Bes e- Bunun yanısıra Rojen Barnas, Qedrican, Sefkan, Seydayê Gerok, Yıldıray Beyazgül, Dr. Feyzel Xiznewî, Dara Kutlay, Feyruşe Haco, Dilber Haco, Goran Haco, Çelebi Haco, Remezan Zaxolî gibi şairlerin sözlerini sık sık kullanmıştır. Bu açıdan bakıldığında çoğunluğu İskandinav ülkelerinde yaşayan Kürt edebiyatçılarının yarattığı şiir ekolünden etkilendiği görülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönem sosyalizmi savunan Ciwan Haco’nun politik kimliği örgütlü bir yapı içerisinde belirlenmemekle birlikte kendisi Kürtlerin özgürlük mücadelesinin yarattığı ortamdan etkilenmiştir. Politik şarkıları, kaba bir propaganda amacı gütmez ve bu yönüyle de sanatsal olarak müzikal tarzını belirlemede önemli bir rol oynar. Müziğinde ve sözlerinde lirizm ön plândadır. Halkçı bakış açısı, müziğini etkileyen temel dinamiklerden bir tanesidir. Şarkılarında savaşa, Kürtlerin ezilmişliğine ve özgürlük özlemlerine çokça değinir. Yaşanan savaşa duyarsız bir sanatçı olamayacağını, halkının çektiği acıları dile getirmeyi bir görev olarak algıladığını çeşitli röportajlarında dile getirir. Sanatçı, geleneksel ile ilişkisini albümlerinde yer verdiği anonim şarkılarla sürdürmüştür. Destana Egîdekî, Sî û Sê Gule ve Serbûriyek gibi şarkıları episodik/anlatısal bir karaktere sahiptir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nizamettin Ariç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ariç, “1956 yılında Ağrı´da ailesinin 4. çocuğu olarak dünyaya gelir. Ekonomik sebeplerden dolayı 1971 yılında Ankara’ya göç etmek zorunda kalır. Bu göç onun yaşamındaki dönüm noktalarından ilkini oluşturur. Çünkü 1976 yılında çocukluktan başladığı müzik çalışmalarını radyolara taşımayı başarır. Çoğunlukla kendisinin türküler söylediği kimi zaman da sunuculuk yaptığı programlar yapar. Nizamettin Ariç, 1979 yılında Ağrı´da verdiği bir konserde söylediği Kürtçe aşk türküsünden dolayı tutuklanır. Kısa bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır, ancak tutuksuz yargılanması devam eder. Ariç hakkında Atatürk ilkelerini zayıflattığı, bölücülük ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle, 5-15 yıl arasında hapis cezası istenir. 12 Eylül 1980´deki darbeden o da payına düseni alır ve birçok sanatçı gibi yurdundan uzaklaşmak zorunda kalır.” (Gündoğar:2005)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nizammettin Ariç’in müziğe yaklaşımını Hüseyin Elmalı’ya verdiği röportajdaki şu cümleler üzerinden tanımlamak mümkündür. “Sorun yüzyılların ötesine gidip özellikle dengbejlerin söylediği tarzın şiirselliğini, sosyal etkileşim kaynaklarını gün yüzüne çıkarmaktır.” Nizamettin Ariç’in araştırma faaliyetine, kültürlere yüzeysel yaklaşımı aşıp derinlemesine bir perspektifle baktığı rahatlıkla söylenebilir. Müzik çalışmalarının yanı sıra senaryo yazarlığı ve film yönetmeliği de yapan sanatçının müziğinde direkt bir anlatımdan kaçındığı söylenebilir. Bir dönem TRT’de de çalışmalar yürüten, Türküler okuyan Ariç, bir süre sonra sürgüne çıkmak zorunda kalır. İlk dönem eserlerinde protest ve politik bir dil kullanan sanatçı zamanla gerek vokal gerek enstrüman ve gerekse de düzenleme açısından deneysel çalışmalara yönelmiştir. Doğu-batı sentezi de denebilecek bu çalışmalarda geleneksel Kürt müziğine dayanarak serbest-özgür kalıplar içersinde öyküsel ve senfonik kullanımlara başvurur. Bu yönüyle Ariç, Kürt müziğinde yeni çığırlar açabilmiş ender sanatçılardan biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ariç, sırasıyla “Berivan”, “Çem”, “Dilan” ve “Diyarbekir” albümlerini çıkarır. Bu albümlerde ağırlıklı olarak geleneksel halk şarkılarına ve özellikle de Türküleştirilen şarkılara yer verir. Daha sonra ise  “Çiyayên Me”, “Cûdî”, “Dayê”, “Zînê” ve “Wêneyên Xewnan” adlı albümlerle dinleyicilere ulaşır. Bu albümlerde ağırlıklı olarak Ariç’in deneysel çalışmaları yer alır. Geniş bir ses aralığına, farklı bir vokal ve enstrüman kullanımına başvuran Ariç, bu albümlerinde besteler yapmaya da başlamıştır artık. Modern altyapılar ile geleneksel söyleyişin birlikteliğinin zorlandığı bu albümlerde daha çok kendisinin çaldığı mey, zurna, kaval, ney gibi nefesli çalgıları, bağlama, cura, tambur, tar ve arbane gibi enstrümanları kullanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölüm Kaynakçası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinan Gündoğar, Üç Kürt Ozanın Hikâyesi, Elma Yayınları, Nisan 2005, İstanbul&lt;br /&gt;Mehmed Uzun, Dengbêjlerim, İthaki Yayınları, İstanbul, Mayıs 2006&lt;br /&gt;Esmer Dergisi, Cilt 2, Ekim 2006, İstanbul&lt;br /&gt;Mesut Yeğen, Kürt Sorunu, Türk Devleti, Kürt Sorunu, Resmi İdeoloji Sözlüğü, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Basın Yayın, Mart 2007&lt;br /&gt;Sait Çetinoğlu, İstiklal Mahkemeleri, Resmi İdeoloji Sözlüğü, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Basın Yayın, Mart 2007&lt;br /&gt;Salihê Kevirbirî, Filîtê Quto, Weşanên Pêrî, Stenbol, Gulan 2001&lt;br /&gt;Salihê Kevirbirî, Kürt Halk Türkülerinden Seçmeler, Evrensel Basım Yayın, 2004 Haziran, İstanbul, &lt;br /&gt;Gültekin Oransay, Atatürk ile Küğ; İzmir (1985); s. 94. Yatar Okur'un anılarından.&lt;br /&gt;Çağdaş Türk Edebiyatında Kürtler, Rohat, Fırat Yayınları, 1991, İstanbul.&lt;br /&gt;Ayten Kaplan, Kültürel Müzikoloji, Bağlam Yayınaları, Temmuz 2005, İstanbul&lt;br /&gt;60’lardan 70’lere…, 45’lik Şarkılar, Bgst Yayınları, Şubat 2006, İstanbul&lt;br /&gt;Esmer Dergisi, Cilt 2, Ekim 2006, İstanbul&lt;br /&gt;S. Şenel, 1999/1 “Cumhuriyet Döneminde Türk Halk Müziği Araştırmaları”, Folklor/Edebiyat &lt;br /&gt; Mehmet Bayrak: Kürt Halk Türküleri (Klam û Stranên Kurdî) Öz-Ge Yayınları, Ankara-1991&lt;br /&gt;Çağdaş Türk Edebiyatında Kürtler, Rohat, Fırat Yayınları, 1991, İstanbul.&lt;br /&gt;Şahiya Stranan-1-2 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet Kaynakları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Namık Kemal Dinç, Beyaz Kırım: Asimilasyon, 2008, www.daplatform.com&lt;br /&gt;Vedat Yıldırım, Metropolleşme ve Türkiye’deki Kürtlerin Müziği, 2008, www.daplatform.com&lt;br /&gt;Nebi Güler, Kürt Kültüründe Dengbêjlik ve Tragedya, 2008, www.evinaroj.com&lt;br /&gt;Özgür Serhat, Bir Halkın Geçmişini ve Geleceğini Etkileyen En Temel Moral Değeri Kültür ve Sanattır, ANF, 2008&lt;br /&gt;Celil Demiralp,  ‘Kürt müziği bir kopuşu yaşıyor’/ANF, 2008&lt;br /&gt;İsmail Yıldız, Kürt Müziğinde Sürgün ve Dengbêjlik, DİHA, 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-7804522226903737937?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/7804522226903737937/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/cumhuriyetten-gunumuze-kurt-muzigi2.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7804522226903737937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/7804522226903737937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/cumhuriyetten-gunumuze-kurt-muzigi2.html' title='Cumhuriyet’ten Günümüze Kürt Müziği(2)'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-2450966796795778953</id><published>2010-03-30T11:44:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:46:06.485-07:00</updated><title type='text'>Belir(li/siz) Sınırlar Cumhuriyeti</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hasan Cemal, geçen günkü yazısında, darbe günlüklerinden/girişimlerinden tutun Ergenekon’a, AKP’ye açılan kapatma davasından tutun da Hrant Dink cinayetine kadar bir dizi döküm yaptıktan sonra, daralmış bir ruh haliyle şu soruyu soruyordu: “Ne zaman ses verecek bu ülke? Adaletsizliğe karşı, haksızlığa karşı, hukuk adına, insanlık adına, demokrasi adına ne zaman ses verecek, ayağa kalkacak bu ülke, söyler misiniz?”&lt;br /&gt;Umut ve umutsuzluk arasında ince bir çizgi vardır. Umudunu yitirmek, geleceğin tahayyül edilememesini de beraberinde getirir. Sınır ile sınırsızlık arasında ise çok daha kalın bir duvar vardır. Büyük oranda umut ile umutsuzluk arasındaki çizgiyi belirleyen de sınırlardır. Eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız, ömrünüzün ince/kalın çizgiler arasında gidip geldiğini, çoğunlukla sınırlardan ve bu sınırları oluşturan yasaklardan bıktığınızı, boğulmak üzere olduğunuzu hissetmeniz işten bile değildir. Çünkü sınırlardır, insanları umutlarından, değerlerinden, yaşam tarzlarından, dillerinden koparan. Sınırsızlıklardır, insanı tüm insanî değerlere sahip çıkmaya, yaratıcı olmaya davet eden. “Ömr-ü hayatında seni en çok rahatsız eden, boğan kelime hangisidir?” diye sorulsa hiç tereddüt etmeden “sınır” kelimesini söyleyiverirdim. Çünkü “sınır” korku demek, sınır militarizm demek, sınır ölüm demek, sınır kült demek, sınır zorunlu göç demek, sınır varoş demek, sınır konfeksiyon demek, sınır inşaat demek, sınır inkâr, imha ve asimilasyon demek, sınır dilsizlik ve lâl olmak demek.  Demokraside sınır, eğitimde sınır, sağlıkta sınır, bir şehirden bir şehre geçişte sınır, şarkıda sınır, görüntüde sınır… Düşünceye, kitlelere, kişilere, hayal gücüne uygulanan sınır.&lt;br /&gt;“Sınırı geçemezsin, buradan ötesi yasak” cümlesine verilebilecek en hayati cevap kuşkusuz ki “neden?”dir. Muhtemel karşılıklar arasında ise “kanun bu, haddini bil” olacaktır. Bu cevap üzerine “neden” sorusunu tekrar soramayan insanlar, “neden” çoğu zaman susmayı tercih ederler acaba? Bunun bendeki cevabı, “korkmak” ya da  “onaylamak”tır. Sınır bekçilerinden korkmak veya bizi korudukları için onlara minnettar ve de destek olmak. Böylece bir kısmımız, korkularımızdan veya çıkarlarımızdan dolayı bir kenara çekiliverirken; bir kısmımız da “sınır bekçiliğine” soyunuveriyor, yapılanları haklı kılıyoruz. Sınır bekçiliğine soyunanları, bir diğer ifadeyle devletin insan/birey aleyhine güçlenmesi için çalışanları Baskın Oran, GONGO’lar olarak ifade ediyor. Bunlar, sivil toplum gibi görünmekle birlikte, devlet yönelimli sivil toplumun sınır onaylayıcı yapılarıdır.&lt;br /&gt;Hep derler, sorgulamak ciddi bir iştir diye. Bu doğru bir saptamadır. Sınırı aşmanın bedeli bazen hapse atılmak, bazen öldürülmek, bazen dışlanmak, işkence görmek, aşağılanmaktır. Örneğin AKP’ye açılan dava, kapatılma ile sonuçlanırsa kendisine oy vermiş olan %47’lik GONGO topluluk, sokağa dökülmeyi göze alır mı? Ya da halkın %47’sinin oyunu almış AKP’ye  karşı askeri bir darbe olsa, bu kesimler tankların, topların önüne çıkma cesaretini gösterebilir mi? Bu sorular, ülkenin geleceğine ve kırmızı sınırlarına dair ipuçlarını da içinde taşıyor. Tahmin ettiğiniz üzre cevap “hayır” ise sınırlar da büyük oranda onaylanıyor demektir. AKP’nin kendisi bile sınırları aşmaktan değil, sınırları kendisi için sağlamlaştırmaktan yana ise varın gerisini siz düşünün.&lt;br /&gt;Bu ülke insanı, sınırları aşmak için çoğu zaman gerçek bir mücadele vermiş değil. Çünkü bu ülke, milli mücadele diye anılan süreçte bile önce “sınırlarını” belirlemiş. 1921’den 1950’lere kadar hazır kalıp cümleler ve kanunlar ile dokunulmaz ve tartışılmaz kılmış. İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükûn, İskân Kanunları vb. ile de sağlamlaştırmış. Bugün de her düşünceyi, milli sınırlara yapılmış bir saldırı olarak algılamakta. Çünkü bu ülke, kara tahtalara ve kan damlamış masa başı beyaz kağıtlarına kırmızı tebeşirler, kalemler ve kılıçlarla çizilen sınırları, yeniden ve yine çizenlere karşı gerçek bir demokrasi mücadelesi verebilmiş değil. Otoriteden korkan ya da onu tanrılaştıran, baş tacı yapan [askerden, savcıdan, polisten, vb.] bu ülkenin %85’lik muhafazakâr vatandaş topluluğu, sınırların gittikçe yükselmesine vesile olmuş, bu uğurda hizmet etmeyi, hatta canını vermeyi, tabiri caizse kahramanlık saymış ve sınırları her defasında meşrulaştırmıştır. Sınır ile sınırsızlık arasındaki ince çizgide tercihini çoğu zaman “sınır”dan taraf kullanmıştır. Tercihini sınırsızlıktan yana kullananların “sonunu” gördükçe “duvarlardan” atlamayı, çitleri aşmayı, öbür yola sapmayı, eline bir silgi alıp sınırları silmeyi, karşı tarafı anlamayı ve acılarını paylaşmayı göze alamamıştır. Böylece sınırlar yalnız bırakmış, korku yaratmış, kafa karıştırmış, tecavüz etmiş, öldürmüş, hapislerde çürütmüş, hain ilan etmişken çoğu zaman sessiz kalmayı ve izlemeyi tercih etmiştir. Bunun bir diğer adı ise ortaklaşmaktır.&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti belir(li/siz) isim tamlamasının bende uyandırdığı en önemli hissiyat, “sınır”dır. Özgürlüğe, eşitliğe, adalete, ekonomiye, kültürlere, düşüncelere, dillere uygulanan “kendine göre sınırlar”dır. Kuralları, kanunları, cezaları ile belir(li/siz) bir isim tamlaması olan “sınır devleti”dir. Bu kendine göre sınır devletinin en çarpıcı yanı ise çelişkilerle dolup taşan hukuk sistemidir. Eren Keskin’e açılan soruşturmada aynı mahkemenin iki farklı savcısından biri, beraat kararı verirken, diğerinin on ay hapis cezası vermesi, Türkiye’de sınırların ne kadar keyfiyete dayalı bir biçimde genişletildiğinin ya da yerine göre görmezden gelindiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Adaletin terazisi, [hele ki asker isteyince ya da mevzubahis asker olunca] karşı düşünceyi ya da ötekini yargılama ve mahkûm etme durumunda sınır tanımazken, ülkedeki faili meçhul ve meşhur cinayetlerden tutun da ayyuka çıkmış darbe planlarına, Newroz’da kol kıran polisten tutun da sokak ortasında insanları şakağından vuranlara, panzerlerle sokaklara çıkıp bacılarınızı getirin diye uluyanlara karşı ayarı bozulmuş bir çıngırağa dönüşüvermiştir.&lt;br /&gt;Hiç unutmam, ortaokulda iken otoriter Sosyal Bilgiler dersi öğretmenimiz biz öğrencilerine, hep şunu söylerdi: “Benim özgürlüğüm, başkasının özgürlüğünün başladığı noktada biter.” Hayatımız boyunca, başkasının [ki bu, her zaman otoritenin kendine göre özgürlüğüdür] öldürme, yaralama, hapse atma, aşağılama, yargılama, tecavüz etme, kalem kırma, kelam etme özgürlüğünden sıra nedense bir türlü “ötekilerin” tüm bunlara karşı denemeye değer özgürlüğüne, hayallerine gelemedi. Ötekiler, sıranın/özgürlüğün kendilerine uğramasını bekledikçe de o gelmeyecektir. Çünkü sınırları koyanlar, sonsuz özgürlüklerinin ve iktidarlarının sona ermesini doğal olarak istemeyeceklerdir.&lt;br /&gt;Özgürlük alanlarının ve yaşam koşullarının insanileşmesi sınırların, asayişin, güvenlik tedbirlerinin, güç odaklarının yine ve yeniden sorgulanabilir ve aşılabilir olmasıyla ilintilidir. Suç, günah, ihanet gibi sınırlar aşılabilir de herkes sevdiği rengi giyer, sevdiği şarkıyı kendi dilinde söyler, savunduğu görüşü ifade edebilirse işte o zaman özgürlükten bahsedilebiliriz. Sınır, hayatlarımızın bekçisi ve ezberletilmiş cümleleri ise özgürlük de sınırın ötesinde “bedel” ödemeyi gerektiren ütopistik bir dünyadır. İnsanca bir hayat ve özgür bir toplum için “iç ve dış sınırların” yıkılması talebinde ısrarcı olmadıkça Hasan Cemal’in sorusunu dönüp dönüp kendimize sormaya devam edeceğiz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem Sitesi'nde yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-2450966796795778953?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/2450966796795778953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/belirlisiz-snrlar-cumhuriyeti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2450966796795778953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/2450966796795778953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/belirlisiz-snrlar-cumhuriyeti.html' title='Belir(li/siz) Sınırlar Cumhuriyeti'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-75283051946370468</id><published>2010-03-30T11:43:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:44:55.687-07:00</updated><title type='text'>Tarifi İmkânsız Acılar Yaşatmak Mümkün Ya Birlikte Yaşamak!</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;21 Şubat 2008 günü, ABD’nin onayı ile başlayan kara harekâtının uzun süreceği tahmin edilirken 29 Şubat günü sona ermesi birçok kişinin hevesini kursağında bırakmışa benziyor. Nasıl oluyor da şanı ve şöhreti ile dillere destan TSK, bordo berelilere ve komandolara rağmen itibarına gölge düşürecek şekilde çekiliyordu ya da nasıl oluyor da PKK, bazıları nezdinde ciddi bir prestij kazanıyordu.? Bir gece yarısı ansızın sınır ötesine fırlayan Mehmetçikler nam-ı diğer Milli mücadeleciler, tereyağından kıl çeker gibi [üstelik başbakanın bile haberi olmadan ve taktik icabı!] vatan toprağına doğru nasıl oluyor da bu kadar canhıraş bir şekilde kendilerini atıveriyorlardı?&lt;br /&gt;Emekli generalleri bile  şaşkına çeviren bu geri çekilmenin sebebi neydi? Savaş bilançosundaki ağırlık ile hırçınlaşan Türk generallerinin, medyaya sansür koyması yetmiyormuş gibi neredeyse tüm Kürt sitelerine saldırıda bulunduğu bir esnada zafer sarhoşluğundan tef çalıp oynayanlara karşı şeytansı bir sürprizi olabilir miydi bu? Nasıl oluyor da sadece tıraşsız olmalarıyla, dağda çay demlemeleriyle, ağır yük taşımalarıyla övünülen bordo bereliler-komandolar ikinci bir Sarıkamış faciasından kılpayı kurtularak geri dönmüştü?&lt;br /&gt;Döndüklerinde anlaşıldı ki her şey söylentiden ibaretti; elde ne kampların yerle bir olduğuna dair ne de gerilla cesetlerine dair tek bir fotoğraf karesi vardı. Anladık ki bazen yanlış hesap, Bağdat’tan olmasa bile başka bir yerlerden dönebiliyormuş. Dönsün de nereden olursa olsun. Daha az ölüm, daha az acı demek ne de olsa. Hiç ölüm olmaması ise birlikte yaşamanın anahtarı.&lt;br /&gt;Açıklamalara bakılırsa her iki taraf da “bu savaşı biz kazandık” şeklinde beyanatlar vermekte. ABD destekli PKK tasfiye girişimi, şu an için gerçekleşmiş değil ancak gerçekleşmeyeceğine dair bir ibare de mevcut değil. Nitekim Mahir Kaynak, tasfiye sürecinin farklı alternatifleri olabileceğini dile getirmekte. Her ne kadar harekât bitmiş olsa da Türk ordusu, şansını tekrar deneme  fırsatını elinden kaçırmış da değil. Nitekim ABD ve TSK kaynaklı haberler, bunun bir seçenek olarak masada tutulacağını ifade ettiler. Özellikle TSK, çizilen karizmanın yeniden inşası için elinden geleni ardına koymayacaktır. Yoksa bunlar vaaddedilen tarifi imkânsız acıların bir bölümü mü?&lt;br /&gt;Son harekâttan erken dönülse de TSK’nın askeri donanım ve asker sayısı olarak gerilla ile kıyaslanamayacak bir avantaja sahip olduğu biliniyor. Özellikle ABD kaynaklı istihbarat ile beslenen uçaklar, helikopterler, tanklar, toplar, son teknoloji termal kameralar; Kürdistan’da her köye kurulan karakollar, koruculuk, itirafçılık, ihbarcılık sistemi PKK’nın işinin hiç de kolay olmayacağını göstermekte. Bu yüzden önümüzdeki beş-on yıllık süreçte Kürt hareketi, siyasal alanda halka dayalı geniş bir örgütlülük sağlayamazsa PKK’nın Türk ordusu ile baş etmesi çokta mümkün görünmüyor. &lt;br /&gt;Bana kalırsa harekâtın Kürt hareketi açısında en büyük kazanımı, “neden bitmedi?” sorusunun insanlar tarafından sorulmaya başlanmasıdır. Anayasa tartışmalarının gündeme geleceği önümüzdeki günlerde bu sorunun cevabı doğru verilebilir, militarist çizgi kırılarak  sivil direniş güçlü bir şekilde yaygınlaştırılabilir ve Türkiye toplumundaki ezberci/askeri tutumda yumuşama sağlanabilirse kısmen daha kapsamlı bir demokrasi projesinin önü açılabilir. Burada belirleyici olan ise ABD, AKP ve PKK’nın girişimleri olacaktır. AKP, biraz cesaretli davranıp orduya kaptırdığı inisiyatifi geri alabilirse sorunun çözümü için birtakım adımlar atılabilir.&lt;br /&gt;Bazen ölüm her şeyin sorgulanmasına vesile olurken bazen de her şeyin üstüne kocaman bir örtü çekebiliyor. Giderek artan asker cenazeleri, kısmen de olsa Türk kamuoyunda tepkilerin doğmasına, izlenen politikaların sorgulanmasına vesile oldu. Gittiği yerde ağlamasın diye ağızlarında emziklerle gönderilenler gitmeden ağlıyor, gidenler ölü olarak dönüyordu. Bunda bir terslik vardı. Çoğu kişiye göre, biz ölmeye değil öldürmeye gidiyorduk. İşte bu esnada Bülent Ersoy'un 'çocuğum olsaydı askere göndermezdim' sözleri militarizme vurulmuş en çarpıcı darbelerden biri oldu.&lt;br /&gt; [Temsiliyet anlamında son seçimde yaşadığı oy kayıpları nedeniyle] DTP’nin yakaladığı fırsatlardan biri ise AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımının/inisiyatifsizliğinin deşifre olmasıdır. DTP bu fırsatı iyi değerlendirip yerel seçimlerden güçlü çıkarsa hiç olmazsa bölgenin temsilcisi olduğunu iddia edebilir. Olası bir ABD destekli siyasallaştırma çabalarında kilit bir rol üstlenebilir. &lt;br /&gt;Öte yandan Kuzey Irak Kürtleri de ABD-Türkiye-İsrail ittifakında bulunmanın kendileri açısından ne kadar hayati bir durum olduğunu anlamış oldular. Bu durum, PKK’yı tamamen dışlama çabalarını arttırabilir. ABD’nin Barzani ve Talabani ile hareket edin yönündeki telkinlerine Türkiye kulak verirse PKK’nın işi iyice zorlaşabilir. Kuzey Irak yönetimi, TSK’nın bölgelerindeki üslerini kapatabilirlerse halkın nezdinde kaybettikleri itibarlarını yeniden kazanabilir. Yine burada belirleyici olacak olan ABD’nin tavrı olacaktır. Şahsi görüşüm, bu harekâtta en kârlı tarafın ABD olduğudur. Hem Irak Kürtlerine hem de Türkiye’ye, “bana muhtaçsınız ve ben olmadan hiçbir adım atamazsınız.” mesajını vermiş oldu.&lt;br /&gt;Harekât, büyük oranda enerjisini dağdan/gerilladan alan Kürt muhalefet potansiyelini kısmen açığa çıkardı. Bu potansiyelin nasıl örgütleneceği ve nereye kanalize edileceği ise önümüzdeki dönemde netleşecek. 1999-2004 yıllarına göz atıldığında o dönem daha güçlü olan bu potansiyelin hiç de doğru örgütlenemediği görülecektir. Gerek kültür-sanat kurumlarında, gerek belediyecilik faaliyetlerinde gerekse de halk tabanlı örgütlenmelerde Kürt siyasal hareketi başarısız olmuştu.&lt;br /&gt;Harekât bir kez daha hükümete ve TSK’ya PKK’nın yalnızca dağda değil şehirlerde de yaşadığını [Diyarbakır, Kızıltepe, Adana, Mersin, Nusaybin, Van, Hakkari, Urfa, Doğu Beyazıt vb. birçok ilde ve ilçedeki gösteriler] gösterdi.1  Organize edilen mitingler Taha Akyol gibi yazarların şu soruyu sormasına vesile olması nedeniyle değerlidir: [PKK’nın eleman devşirdiği büyük vatandaş kitlesinin gönlünü nasıl kazanacağız?] Halkın tepkisi şunu gösterdi; “yüzlerce gerillayı öldürsen de onların yerini dolduracak bir o kadar insan var. PKK’nın kökünü kazımak için Kürt halkının kökünü kazımak gerekiyor. Hepsinin kökünü kazıyamayacağımıza göre bir şeyler yapmak gerek.”&lt;br /&gt;Bizler bu satırları yazarken başka bir deyişle; “acaba kimin eli kimin cebinde, kim kimin arkasında, kim kimin düşmanı, kim kimden daha çok öldürdü” derken olan yine halkların bir arada yaşama iradesine oldu. Kimin kiminle ne kadar ve ne şekilde yaşamak istediği yaşanan ölümlerin artmasına veya sona ermesine vesile olacaktır. Ağızlarında emziklerle ağlayarak askere giden insanları gördükçe Rakel Dink’in bir bebekten bir katil yaratan anlayışın sorgulanmasına dair cümleleri kulaklarımızda çınlamalı. Üstelik ölen ve öldürülenden sonra da birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ancak bu birlikteliğin insanlara verdiği acının dozu mutluluktan fazla olmaya başlamışsa umutlar daha da tükenecek, hayallerimiz yerini ölüm ve gözyaşına bırakacaktır. İnsanların onurlarını, kimliklerini ve de canlarını kaybetmeden yaşayabileceği bir ülke umuduyla…&lt;br /&gt;[1] Son harekât aynı zamanda başta İstanbul, İzmir ve Ankara olmak üzere Kürt siyasal örgütlenmesinin yetersizliğini de göstermiştir. Bu illerde hele ki İstanbul’da gerek EMEP, ÖDP, SDP gibi sol partilerle gerekse de harekâttan rahatsız olan aydınlarla ve diğer sivil toplum kuruluşları ile doğru dürüst bir toplumsal barış hareketi veya mitingi organize edilememiştir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem ve &lt;a href="http://www.bgst.org/"&gt;www.bgst.org&lt;/a&gt; sitesinden yayınlanmıştır.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-75283051946370468?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/75283051946370468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/tarifi-imkansz-aclar-yasatmak-mumkun-ya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/75283051946370468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/75283051946370468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/tarifi-imkansz-aclar-yasatmak-mumkun-ya.html' title='Tarifi İmkânsız Acılar Yaşatmak Mümkün Ya Birlikte Yaşamak!'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-8664654567129477850</id><published>2010-03-30T11:41:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:43:18.410-07:00</updated><title type='text'>Ergenekon Dopingi: Sabrın Taştığı Nokta</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ergenekon soruşturması, AKP’nin kapatılması istemi ile açılan dava derken gündemin ancak üçüncü sırasında yer alan Newroz kutlamaları ve kutlamalarda açığa çıkan toplumsal direniş havası, Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın uyarısı ile1  “milli birlik ve beraberlik” yolunda ciddi sıkıntılar yaşayan, uzlaşamayan ülkenin iki güç/iktidar bloğunun imdadına yetişti. Başta İnönü ekolünün “tekçi ve ıslahatçı” çizgisinin yılmaz takipçisi Deniz Baykal ve DTP hariç diğer parti liderleri, sırasıyla Çankaya köşküne davet edilerek “Kürtlerin nasıl yen-il-eceği” üzerine yaptıkları hesaplar gözden geçirildi. Ağızlar sulanırken tablo da netleştirildi; “her şey bir yana, Kürtler öte yana”.&lt;br /&gt;Kürtler açısından son dönem gelişmelerine bağlı olarak tablonun net olduğunu söylemek mümkün. “Anti-ABD’ci, anti-AB’ci ırkçı ve irredentizm yanlısı Ergenekon bloğu” Kürtleri, Türkleştirmeyi veya topyekün imha etmeyi planlarken, ABD’ci, kısmen AB’ci, neo-liberalci blok ise (ki şu ana kadar TSK bu kanattan tam olarak ayrılmış değil) Kürt kimliğini sözde kabul etmekle birlikte zamana yayarak eritmeyi, operasyonlara devam etmeyi ve alışagelmiş paketler sunmayı öneriyor. Her iki bloğun da Kürt sorununu şiddet ile çözme yolunda birbirlerinden çokta ayrışmadıkları, hatta Newroz sonrası tepkilerine bakılırsa ufak nüanslar dışında uzlaştıkları bile söylenebilir.&lt;br /&gt;MHP lideri Bahçeli, Newroz’da ortaya çıkan olayları; “Aziz milletimizin gösterdiği bu metaneti, bir yanlış değerlendirme yaparak boyun eğme zannedenler, sabrın taştığı noktada başlarına gelecek akıbeti Türk tarihine bakarak görebilirler.” şeklinde yorumlarken;  Baykal ise her şeyi bir kenara bırakıp “Newroz”da ortaya çıkan tablonun kabul edilemez olduğunu vurguluyor, bunu “AKP’nin yumuşak” politikalarına bağlıyor ve acilen tedip ve tenkili (yola getirmek, terbiye etmek/korku ve ibret verecek biçimde cezalandırma, ortadan kaldırma) çağrıştıran önlemler alınması gerektiğini muştuluyordu.&lt;br /&gt;Muhtemelen önümüzdeki günlerde, ülkedeki problemlerin çözümü aşamasında hiçbir konuda uzlaşamayan MHP, CHP, DSP, BBP, İP, TKP gibi muhalefet partileri, AKP hükümeti, TSK, ana akım medya, Kürt meselesi üzerinde “mutlak” bir mutabakata varacak, “her yere daha büyük bayraklar” asacak, “hazır giyim söylemlere” yeniden sarılacak, Kürtlerin taktiklerine karşı “ortak stratejilerini” gözden geçirip daha da sertleştireceklerdir. Polisiyle, ordusuyla, sivil! toplum örgütleriyle, siyasi partileriyle sinirli ruh hallerinin acısı Kürtlerden çıkarılmaya çalışılacak, bir nebze de olsa “uzlaşma” bekleyen halkımıza milletin bölünmez bütünlüğünü, gücünü vurgulayan önemli mesajlar verilecek, çözüm bekleyen Kürtlere de hadleri bildirilmeye çalışılacaktır.&lt;br /&gt;Ergenekon soruşturmasında yüksek duvarlara toslayıp, derdine deva arayan AKP hükümeti, Kürt meselesinde ise şerefli bayrağın taşıyıcılığını öncelikle askerlere ve -Newroz’da da belli oldu ki- polislerine de devretti. Böylece asker-polis el ele, Kürtleri terbiye etmeye başladı. Çoluğu çocuğu, kadını erkeği, genci yaşlısı önüne kim gelirse “sel hareketi” ile süpürmeye, coplarını şakırdatmaya, kemikleri kırmaya, Allahü Ekber naraları ve ne mutlu Türküm diyene sesleri arasında kurşunlar atmaya, 38 Dersim olaylarındaki gibi demir kuşlarını uçurmaya, ele geçen kim varsa tutuklamaya; kısacası bir bayramdan bir trajedi yaratmaya başladılar.&lt;br /&gt;Bu arada haber bültenleri, sportmen devletin sportmen bakanı Kürşat Tüzmen’in Hindistan’da çekilmiş görüntülerini, “işte gerçek Nevruz böyle kutlanır.” diye veriyor, sinirli ruh halleri içinde bu sene demir dövmeyi unuttuklarından Ergenekon’dan çıkamayan! devlet büyüklerinin açığını, beyazlara bürünen Bakan Tüzmen’in başından aşağı dökülen kan kızılı sıvı ile bayrağımızın rengine bürünen salakça pozlarıyla kapatıyordu. Devletin Bakanı Tüzmen’in kan kızılına bürünen elbisesinin rengini, Kürt illerinde polis ve asker coplarıyla afyon içmişe dönen Kürtlerin gerçek kan kızılına bürünmüş yüzleri tamamlıyordu. Tablo yine ve yeniden netti: kol kırılır yen içinde kalırdı. Nedense Hakkari'de polisin kameralar önünde şov yaparcasına kolunu kırdığı 15 yaşındaki C.E.’nin haber özelliği taşıyan görüntüleri ve bu yetmiyormuş gibi bir de tutuklanması haber olamıyordu.&lt;br /&gt;İşin gerçeği, Newroz’da yaşanan yasakların neden olduğu şiddet kullanımı, yüzlerce tutuklama ve DTP milletvekillerine dönük Yargıtay kararı önümüzdeki günler için önemli veriler sunmakta. Sabrın taştığı noktada -ki taşması için bahaneler hazır- Kürtlerin başına gelmiş olanları, Türk tarihine baktığımızda rahatlıkla görüyoruz. Rakamlara göre, sadece son Kürt isyanında 4000 köy yakılmış, yirmi bine yakın faili meçhul cinayet işlenmiş, milyonlarca insan zorunlu göçe tabi tutulmuş, 40 bine yakın güvenlik görevlisi, gerilla ve vatandaş hayatını kaybetmiş. Ermeni tehciri, Şeyh Sait, Ağrı, Dersim vb. olaylarda ne tür vahşetler yaşandığını tanıkların ifadelerinden, genelkurmay kaynaklı eserlerden, araştırmacıların kitaplarından ve döneme şahit olmuş devlet yanlısı kişilerin ve isyanların içinde bulunan Nuri Dersimi gibi şahsiyetlerin kitaplarından biliyoruz. Binlerce idam, yüz binlerce ölü ve yaralı, zorunlu iskân, kana bulanan dereler, içindeki insanlarla birlikte yakılan binlerce ev, yükte hafif pahada ağır maddi değerlerin talan edilmesi, askerlerin yiyecek ihtiyacını karşılamak için zorla alıkonan milyonlarca büyük ve küçük baş hayvan vs.&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında hakikaten Kürtlerin, -politikalarını belirlerken- Türk tarihinden çıkarabileceği dersler yok değil. Bu vurguyu Kürtlerin taleplerinden geri adım atması anlamında değil, ortaya çıkardıkları toplumsal enerjiyi/direnişi doğru temeller üzerine oturtup politikalarını da ona  göre şekillendirmeleri açısından dillendiriyoruz. Sınır ötesi operasyon  ve ardından yaşanan Newroz süreciyle birlikte, stratejileri başarısızlığa uğramış gibi görünse de tecrübelerimiz, dünyanın “fikirleri iktidarda kalmaya devam eden tek çetesi İttihat ve Terakki geleneği”nin “ötekini kendi evinde dövme, yeme ve avlama” üslubunu iyi okumamız gerektiğini söylüyor.&lt;br /&gt;Sonuç olarak, PKK’nın ya da DTP’nin siyasal bir muhatap olarak kabul edilmesi şu an için olanaksız görünüyor. Uygulanan strateji, Kürt hareketine enerji taşıyan gençleri tutuklayarak tasfiye etmektir. Müdahaleler öncesinde doping aldıkları her hallerinden belli olan çam yarması besili polisler ve askerler, müdahaleleri haklılaştırmak adına provokasyonlara başvurarak, harekete öncülük ettiğini düşündüğü gençleri kameralara kaydetmekte; mümkünse anında, mümkün değilse sonradan evlerine baskınlar yaparak gözaltına alıp hapishanelere göndermekte, gereğini  ise yüce Türk adaleti hemen yerine getirmektedir. Kürt hareketine yeni bir enerji taşımaya başlayan bu kesimin, bu kadar kolay tutuklanarak tasfiye edilmeye çalışılmasına zemin hazırlayan koşulları yeniden değerlendirmekte fayda var.&lt;br /&gt;[1] Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan özetle şunları söylüyor. “Türkiye'de askeri bir yönetim iktidara gelirse, istikrarlı ve demokratik bir yönetim sağlasalar bile, uluslararası kamuoyu gözünde bu bir askeri yönetim olacaktır. Bir Kürt devletinin kurulması anormal derecede kolaylaşacaktır. Eğer devlet kendi içinde çatışmaya giderse Türkiye'nin bölünmesi ve Kürt devletinin ortaya çıkması 2 yıl sürmez. Şu gidiş ne devletin içinde temizlik, ne AK Parti'nin kapatılması, ne de laik anti laik çatışmasıdır; bu Kürt devletinin kuruluş aşamalarıdır. Türkiye'de çok ciddi bir uluslararası bir operasyon var şu anda. Adım adım Kürt devletine doğru gidiliyor. Nevruz hadiseleri basit bir şey değil. Türkiye'nin artık bunlarla uğraşması lazım.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kütürel Çoğulcu Gündem, Bgst ve Kürdistan Post sitelerinde yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-8664654567129477850?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/8664654567129477850/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/ergenekon-dopingi-sabrn-tastg-nokta.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8664654567129477850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/8664654567129477850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/ergenekon-dopingi-sabrn-tastg-nokta.html' title='Ergenekon Dopingi: Sabrın Taştığı Nokta'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-3498373894292749742</id><published>2010-03-30T11:40:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:41:49.584-07:00</updated><title type='text'>ERGENEKON: Dik Yamaç</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Öncelikle Ergenekon’un kelime anlamı ile başlamakta fayda var. Malum, liselerde okutulan Türk Edebiyatı ders kitaplarına göre “ergene”; dağın doruğu olan yere, dağ kemeri, “kon” ise dik anlamına geliyor. İki kelimenin birleşmesiyle “dik yamaç” anlamı ortaya çıkıyor. İnsan, son dönem Ergenekon Operasyonu ile ilgili her haberi okuduğunda/izlediğinde; acaba derin devletin ardına sığındığı bu “dik yamaç”lar aşılabilecek mi? sorusunu sormadan edemiyor.&lt;br /&gt;Ergenekon’dan beri dört yanın düşmanlar ile çevrili olduğu olgusu hiç değişmedi. Dağların ardına yol düşmez, iz bulunmaz bir yer bulup yurt tutanlar, o gün bugündür sınırlarına kimseyi yaklaştırmadılar, düşman gördüklerine saldırıp tekrar aşılmaz dik yamaçların ardına sığındılar. Onlara göre dışarıdaki herkes, önce Türk’tü. Dünya tarihi Türk’ün tarihi, dünya dili Türk’ün diliydi. Kürtler de dağlarda yaşadıklarına göre "dağ Türkleri"ydi. Sonradan ise ülkedeki tüm etnik yapılar, Türklere hile yaparak kutsal devletlerini yenilgiye uğratmak için türlü planlar yapan hilekârlardı, birliklilerini bozmaya çalışan hainler ve bölücülerdi.&lt;br /&gt;Edebiyat tarihçileri destanları, doğal ve yapay diye ikiye ayırırlar. Çoğu Türk Edebiyatı tarihçisine göre Ergenekon, Türklerin doğal destanlarından en önemlisidir. Fakat bu destan, doğal bir destanın yapaylaştırılmasına önemli bir örnektir. Buna göre; vuruşa vuruşa dik yamaçların ardına çekilenlerin adı Ergenekon, yarattıkları destan ise yapay Ergenekon Destanı oluyordu. Bu destan kan ve göz yaşı, tehdit ve şiddet üzerine kuruluyor; karşı çıkanlar kılıçtan geçiriliyor, tüfek icat edilip mertlik bozulunca silah, bomba, tank, top kullanmaktan çekinilmiyordu. Yollarını bilip de kendilerine ulaşmaya çalışanları, sarp yollarda, izbe sokaklarda yuvarlayıp paramparça ediyor; devletin bekası, toplumun iyiliği için darbeler yapılıyordu. Dik yamacın ardında akarsular, türlü yemişler, çil çil altınlar, her derde deva bitkiler vardı. Dik yamacın öte yanında ise avlar. Kutsal av törenlerinde kımız içip koşuklar söyleniyor, ince hesaplar yapılıyordu.&lt;br /&gt;Aradan yıllar geçtikçe çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyorlardı. O denli ki Ergenekon'a sığamaz oluyorlardı. Çare bulmak için, “dik yamaçların ardından çıkıyor; “kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.” diyorlardı.  Çıkmak için, odun kömürü ateşlenip körükleniyor, demir dağ eritilip akıtılıveriyor, kızgın ateşte kurbanlar yanıyordu. Ağızlar sulanıyor, sulanıyordu.&lt;br /&gt;Sonra nereden çıktığı bilinmeyen gök yeleli bir Bozkurt çıkıyordu. Bozkurt gelip, önlerine dikilip duruyordu. Herkes anlıyordu ki yolu gösterecek. Bozkurt yürüyor; ardından da Ergenekon çetesi yürüyordu. Her Türk asker doğar, ne mutlu Türküm diyene, vatan sana canım feda sesleri arasında ayı postundan postallar deliniyordu. Böylece vatan için kurşun atan şerefli, o kurşunu yiyenler de şerefsiz, gavur, kâfir, sözde vatandaş bazen de dinci, irticacı oluyordu. Çıkışı simgeleyen 21 Mart günü, Ergenekonculara bayram ve helal, başkasına yasak ve haram oluyordu. Ta ki, bütün millet Ergenekoncuların buyruğu altına girene kadar bu böyle gidecekti. Ne var ki kimileri de bunu iyi karşılamıyor, karşı çıkıyordu. Karşı çıkanlarla vatanın kutsallığını, namusunu ve şerefini korumak adına savaşılıyor, kanlar dökülüyordu. Faili belliler ve faili belirsizler işleniyor, toplu linç ayinleri düzenleniyordu.&lt;br /&gt;Ergenekon, merkezi devlet içindeki dik yamaçlara, ucu yargıya, siyasete, üniversitelere, barolara, militarizme, sivil görünümlü faşizan örgütlere, derneklere dayanan geniş bir organizasyondu artık. Baskı, şiddet, şantaj açıktan açığa ifade ediliyor, bazıları güpegündüz sokak ortasında ensesinden vuruluyordu. Devletin bekası için cumhuriyetin bayraktarlığını yapan Cumhuriyet gazetesi, Danıştay gibi kurumlara bile bombalar atılıyor, baskınlar yapılıyor, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi gibi ünlü gazetecilere suikastler gerçekleştiriliyordu. Böylece sistemin tehlikede olduğu halkımıza yutturulmaya çalışılıyor, halktan bölücülere, dincilere, gavurlara tepki göstermeleri isteniyordu.&lt;br /&gt;Bir destanın, bir operasyonla bitmesi mümkün müdür? Bunu süreç gösterecek. Kimine göre bu; “kara operasyonunun zamanlamasından kapatma davasının zamanlamasına giden ve ABD’nin çizdiği bir yol”, kimine göre; “darbeci, statükocu Kemalizmin son çırpınışları”ydı. Kimi de “bu dava kapsamında gözaltına alınanlardan birinin dahi devletin içinden [dik yamaçlarda oturanlardan] bir isim olmadığına” işaret ediyordu. Kimine göre de “gözaltına alınanlar, işi laçkalığa, yüzsüzlüğe vuran gözden çıkarılmış popüler isimlerdi. Dik yamacın arkasında koca bir ordu, yıllarca ülkeyi sömüren CHP ve ülkenin “adaletli” savcı ve yargıçları duruyordu.”&lt;br /&gt;Seyirci kalmak her zaman iyi olmayabilir. Beğenmediğimiz ve eleştirdiğimiz çoğu politikalarına rağmen; bu yapay destandan canı yanan, ruhu daralan, kurşun yiyen, linçe uğrayan, sınırlara hapsedilen, hapis yatan, ötekileştirilen herkesin Ergenekon soruşturmasını desteklemesi gerekiyor. Dik yamaçlarda gizlenenler, bu sefer de kazanırsa “ötekilerin” bu ülkede yaşama şansı bile olmayabilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem Sitesi'nde yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-3498373894292749742?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/3498373894292749742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/ergenekon-dik-yamac.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/3498373894292749742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/3498373894292749742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/ergenekon-dik-yamac.html' title='ERGENEKON: Dik Yamaç'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-6168962120112779971</id><published>2010-03-30T11:38:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:40:06.318-07:00</updated><title type='text'>Sahte Laikçi Türk–İslam Şemsiyesi ve Aleviler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;AKP hükümeti tarafından Alevi açılımı olarak kamuoyuna sızdırılan projenin genel kapsamı merak ediliyor. Basına sızdığı kadarıyla; Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük oluşturulması, Alevi enstitülerinin ve  yeni cem evlerinin açılması, buralardaki dede, zakir ve hizmetlilerin bir kısmının devlet memuru kadrosuna alınması planlanmaktadır. Reha Çamuroğlu ile Alevilere kapılarını açan Erdoğan’ın, muharrem ayında Alevi önde gelenleri ile iftar yemeği  yiyeceği, sorunları/talepleri dinleyeceği, en önemlisi de yeni bir açılım sunacağı haberi, Alevi cephesinde heyecanla karşılandı. Kürt sorunu vardır dediğine bin pişman olan Erdoğan’ın, Alevi sorunu vardır söyleminden sonra bakalım neler yaşanacak?&lt;br /&gt;AKP hükümetinin Aleviliği, gerçek İslam’dan ayrılan “sorunlu bir inanç” olarak algıladığı, Devlet Eski Bakanı Mehmet Aydın'ın, "Şu anda dersem ki, eğer 'Cem evi, evet, ibadethanedir' başıma hukukî bir dert açarım" sözleri, Recep Tayip Erdoğan’ın, isteyenin 'kültür merkezi' olarak Cem evi açabileceğini; fakat ibadet yerinin câmi olduğunu söylemesi, cem evlerini cümbüş evlerine benzetmesi, câmilerde namaz kılındıktan sonra cem evlerinde zikir yapmanın bir sakıncası olmadığını dillendirmesi bilinen gerçekler. Diyanetin -eşittir suniliğin- alt kültürel bir pozisyonuna reva görülmelerine karşın dedelere, Diyanet çatısı altında maaşlı birer devlet memur kadrosu verme girişimi, birçok dedenin yüreğini hoplatmıyor da değil. Kuşkusuz ki Aleviler arasında tam bir birliktelikten, ortak bir anlayıştan söz etmek  yanlış bir yaklaşım olur.&lt;br /&gt;Hubyar Sultan Alevi  Kültür  Derneği, açılım paketine şüphe ile baktığını duyururken,  148 Alevi-Bektaşi kuruluşunu temsil eden Alevi – Bektaşi Federasyonu, TMBB Plan Bütçe Komisyonu Başkanlığı’na yaptığı başvuru ile T.C. Maliye Bakanlığı 2008 Yılı Mali Bütçesinden,  400 Milyon YTL ödenek ayrılmasını talep etmiş bulunuyor. Dünya Ehli Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, Star Gazetesi’ne verdiği mülakat ile, Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı Ali Rıza Uğurlu ise 28 Kasım 2007 tarihli Zaman Gazetesi’ne yazdığı makalede, Alevi açılımı paketini desteklediklerini duyurdular. Ali Rıza Uğurlu, 630 Alevi-Bektaşi-Mevlevi dernek ve vakıfları adına taleplerini şöyle sıralamakta:&lt;br /&gt;Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili düzenlemede Alevilere de yer verilmesi &lt;br /&gt;Genel bütçeden Alevilere pay ayrılması&lt;br /&gt;Din derslerinde Alevi inancının da öğretilmesi&lt;br /&gt;TRT'de Aleviliğe yer verilmesi&lt;br /&gt;Cem evlerinin yapımının sağlanması&lt;br /&gt;İnanç önderlerine okul açılması&lt;br /&gt;“Sazın” okullara tavsiye edilmesi&lt;br /&gt;Yukarıdaki maddelerin tümü, dini yaşayış anlamında dört kapıyı, kırk makamı sonuna kadar devlet müdahalesine açmak, bir başka tabirle sazı devletin eline vermek, kara düzenden çalınmasına razı olmak ve de devletle musahipliğe soyunmak anlamına geliyor. Özellikle Diyanet çatısı altında yer alma isteği, gerçek laiklik tanımı açısından ciddi bir sorun. Laiklik, bilinen tabiriyle “din-devlet işlerinin birbirinden ayrılması, kişilere din ve vicdan hürriyeti sağlayan bir sistem” olarak tanımlanıyor.  Fakat Türkiye’de  din ve vicdan hürriyetinden bahsetmek mümkün değil. Tekke ve zaviyeler, medreseler, dergâhlar  kapatılıp, devletin resmi dini ile ilgili madde anayasadan çıkarılmış olsa da insanlar, devletin çizdiği sınırlar dahilinde dinlerini yaşayabilmiştir. Devlet, dinî inanç ve bu inancın kişilerin yaşantısındaki yerine müdahale etmiş, din ve mezhep ayrımlarında açıkça taraf olmuştur. Daha da ileri gidersek devlet, kul ile Tanrı arasında aracılık yapmış hatta Tanrı’nın kullar üzerindeki gölgesi, çoğu zaman da sopası olmuştur. Bu sopanın geçmişte çokça kullanıldığına tarih tanıklık etmiştir. Kulların sevap ve günahlarının ödülünü ve cezasını devletin kendisi vermeye çalışmıştır.&lt;br /&gt;Atatürk’ün “laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.(1930)” ve “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.(1926)” sözleri, çıkış olarak laikliğin tanımına ters düşmemekle birlikte yapılan düzenlemeler, tabela/isim değişikliğinden ibaret kalmış, bu durum ciddi çelişkiler doğurmuştur.&lt;br /&gt;Din-devlet çelişkisinin kökeninde T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı’nın -dikkat edilirse kurum isminin başında, devletin laik bir yapıda olmadığının somut kanıtı olarak “T.C.” yazmaktadır- 3 Mart 1924’te anayasanın 136. maddesine göre “genel idare içinde Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir” hükmü ile hilafetin kaldırıldığı günde kurulması yatar. Böyle bir ilişki üzerinden devlet, dini kontrol altına alıp organize etti. Maddi yardımlardan aslan payını, devletin gayrı resmi dini sunilik aldı.&lt;br /&gt;Türkiye’de laiklik, devlete ait değil de insanlara ait bir sıfat olunca, karşısında da doğal olarak anti-laikleri görmüştür. Oysaki laiklik, gerçek anlamda devlete ve yönetim biçimine ait bir sıfat olabilseydi, o zaman devlet ve din işlerinin birbirinden tamamen ayrılması gerekirdi. Devlet, bütün dinlere/inançlara aynı mesafede olamadığı içindir ki “öteki” dinî cemaatler ile problemler yaşanmıştır. Ötekiler, Allah’ın sevdiği kullar olsalar bile çoğu zaman devletin sevdiği kullar olamamışlardır. Devlet, dinin eğitimini üstlenmiş, dinî görevlilere maaş bağlamış, insanları hacca göndermiş, câmiler yaptırmış, kursları organize etmiş, din görevlilerini yetiştirmek için okullar açmış, toplu iftar yemekleri düzenlemiş, câmilerde istediği her konuda imamlara vaazlar verdirtmiş, tarikatlar ve liderleri ile yakın ilişkiler kurmuş, belli bir dinî mezhebin maddi ihtiyaçlarını finanse etmiş (2008 yılı bütçesi kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı’na öngörülen ödenek 1 milyar 808 milyon 538 bin YTL’dir), ders kitaplarını düzenleyip bedava dağıtmış, bunu yaparken örneğin, Alevi çocuklarına din dersini zorunlu kılmış; dini siyasete, siyaseti de dine karıştırmayı bizzat organize etmiştir.&lt;br /&gt;Aykan Erdemir, Radikal Gazetesi’ne verdiği röportajda Alevi açılımının şu şekilde gerçekleşmesi gerektiğini ifade ediyor: "Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin kurumsallaşması ve bir mezhebin egemen konumuna son verecek bir hukuksal zemin yaratılması için Diyanet'in kaldırılması, devletin Milli Eğitim eliyle Sünnilik dersi dayatmasına son vermesi, tüm inançların ibadethanelerinin statülerinin aynı olması, nüfus cüzdanlarında nasıl kim Fenerbahçeli kim Galatasaraylı diye yazılamıyorsa, inanç hanesinin de çıkarılması ve bunların isteğe bağlı değil, toplumsal huzur açısından herkes için geçerli olması gerekmektedir.” Dedelere memur olma yolunun açılması ile ilgili de şu tespiti yapıyor. “Diyanet kadrosundan Alevilere kadro ayırmak,  patron-yanaşma ilişkisi kurma anlamına gelecektir.”&lt;br /&gt;Önden gelen Alevi derneklerinin laikliğe ve yeni yaklaşımlara bakışındaki çelişki nedir? sorusunu Haluk Gerger, “Kutsal Devlette Câmi ve Okul” adlı makalesinde şöyle yanıtlıyor: “… O zaman ikiyüzlülüğe gerek olmamalıdır. Hani Alevilik ilericilikti, özgürlükçülüktü, hoşgörüydü... Alevilik de son tahlilde diğerleri gibi pre-kapitalist, pre-modern bir ideolojidir. Daha fazlası değil. Boşuna gelin - güveyi olup, kendini aldatmanın bir âlemi var mı? O halde devletin diyanetinde, camisinde yer edinme aymazlığını bırakıp, dinin her türlüsünün devlet aygıtının dışına çıkarılması için mücadele etmek daha anlamlı değil mi? Sorunların çözümü devletten maaş alan ‘alevi imamlardan’ mı geçiyor? Aleviler de cami kapsamına alınmak istenirken, ağızlarını her açtıklarında ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ diyenlerin kulakları çınlıyor mudur dersiniz?” &lt;br /&gt;Din dersi kitaplarını devletin hazırlaması çelişki noktalarından bir diğeridir. Bireyin Tanrı ile ilişkisini, devletin belirlediği bir müfredat içinde yaşaması/öğrenmesi kadar saçma bir din anlayışı düşünülemez. Dolayısıyla Alevilerin talep etmesi gereken, din derslerinin devlet okulları müfredatından  tamamen kaldırılması ve devletin, vatandaşların ahlâkî duruşundan elini ayağını çekmesi olmalıdır. Çünkü din kültürü ve ahlâk bilgisi, talim ve terbiyenin sınırlarına dahil edilince kimin ne amaçla talime alındığı, ne amaçla terbiye edildiği soru işaretleri yaratmaktadır.&lt;br /&gt;Öte yandan, bir dönem cem ayinlerini ve cem evlerini yasaklayan, dedelerin yerine imamlar atayan, câmilerde imam nezaretinde cenazeleri kaldıran ve vatandaşını kullaştırmaya  kalkışan  anlayış hedeflerine de ulaşmış görünüyor. Gelinen son noktada Alevilerin önemli bir kısmı, sahte-laik bir çizgide Türk-İslam sentezi yoluna girmişlerdir. Türk Tarih Kurumu Başkanı Hallaçoğlu’nun Alevilerin kökenine dair açıklamalarına Aleviler cephesinde ciddi bir tepki gelmemesi, seçimlerden önceki mitinglerde Alevilerin ön kulvarlarda yer alması ve son genel seçimler bunun birer göstergesi. İzzettin Doğan’ın MHP’yle yakınlaşması, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun CHP ve DSP birleşimini desteklemesi, AKP’nin Alevi adaylara kucak açması ve bazı Alevi dernekleri ile dirsek teması içinde olması, Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Vakfı Genel Başkanının MHP’den aday olması en somut örnekler.&lt;br /&gt;Alevilerin Kemalizm ile ilişkisinde cumhuriyet öncesi dışlanmışlıkların, ezilmişliklerin payı vardır, ancak cumhuriyet sonrasında devletin sahiden laik olup olmadığı olgusu Aleviler tarafından çok fazla sorgulanmamıştır. Büyük oranda ritüel bir geleneğin üstüne inşa edilen Alevilik, İslamî kaidelerin ve ritüellerin sentezlendiği melez bir dine dönüştürüldü. Ritüeller+kültürel gelenekler+İslamî kaideler sentezi, hiç kuşku yok ki gerçek laik anlayıştan koparak sahte-laikçi-ılımlı İslamî devlet modeline işaret etmektedir. AKP hükümetinin ılımlı İslam modeli önünde engel olarak gördüğü Alevileri diyanet şemsiyesi altına alma girişiminin bir diğer sebebi de cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki cumhuriyet mitingleri-ciddi bir Alevi katılımı olmuştu- ile tekrar karşılaşmak istememesidir.&lt;br /&gt;1990’dan sonra Kürt sorununun yanı sıra bir de Alevi sorunuyla uğraşmak istemeyen devlet, elini çabuk tuttu. Alevi toplumu üzerinde etkileri olan dedeleri, dernekleri ve bazı Alevi yazarları yanına çekerek, başından beri yanlış işleyen “laiklik ilkesinin ve birçok hükümet tarafından sahiplenilen Türk-İslam şemsiyesinin” ıslatan tarafına Alevileri dahil etti.&lt;br /&gt;Uzun bir süre öteki kalan Alevilik, Türk-İslam çerçevesine sığdırılmış sahte-laikçi yaklaşımlara mesafeli durabilecek mi? Hak yoluna bozkurt postuna bürünmüş devletin vereceği icazetle mi çıkılacak yoksa ülkenin kültürel çoğulcu zenginliğine vurgu yapan gerçek laikçi, dost bir çizgi mi tercih edilecek? Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Yazıcıoğlu’nun, Alevilere biçtiklerini öne sürdüğü yeni elbisenin rengi ve ölçüleri ne olacak? Benim cevaplarım hiçte iç açıcı değil. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem Sitesi'nde yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-6168962120112779971?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/6168962120112779971/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/sahte-laikci-turkislam-semsiyesi-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6168962120112779971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/6168962120112779971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/sahte-laikci-turkislam-semsiyesi-ve.html' title='Sahte Laikçi Türk–İslam Şemsiyesi ve Aleviler'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1784785735568439642</id><published>2010-03-30T11:37:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:38:36.227-07:00</updated><title type='text'>Sizli Bizli Konuşma-lar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Biz, kurt ulumalarının kuzu melemelerine karıştığı günlerde suyu bulandıranlarız. Haddini bildirme nutuklarının fişlenmiş adresleriyiz. Acıları üstün olanların yanında acılarını içine gömenleriz. Ateşler düşerken ocaklara, külleri savrulan fidanlarız. Bazılarımız Türk’üz fakat doğruyuz da. Yasakları kadar umutları da ebedi olanlarız. Zeytin dallarının, güvercin kanatlarının kırılan ruh halleriyiz. Sokak ortasında arkasından vurulanlarız. Gez, göz, arpacığın öteki ucunda olanlarız.&lt;br /&gt;Bu ülkenin öteki yüzüyüz. Varoş çocuğuyuz, esmeriz, bölücüyüz, düşünce suçlusuyuz, mağduruz, göçmeniz, ezileniz. “lavuğuz” kıroyuz” “Ermeni dölüyüz” “gavuruz” “kafiriz” “kuyrukluyuz” “dağlıyız” “vahşiyiz” “mum söndüreniz” “kitapsızız” “hırsız Çingeneleriz” “inşaat işçisiyiz” “konfeksiyon çalışanıyız” “pis Araplarız” “kerkürdüz” “yamyam Afrikalılarız.”  Resmi tarih ve resmi söylemin hipnozları ile uyutulmaya çalışılanlarız, fakat talim ve terbiye yöntemleriyle de yola gelmeyenleriz. Birinci dilleri, cebren ve hile ile öğretilenleriz. Temel, Dursun ve Fadime’lerden başka fıkraları da, kültürleri de olanlarız. Çocuklarına masallarını, ninnilerini, şarkılarını anlatamayan uzun gece dengbêjleriyiz. Gülün dikenlerinden al kana bulanmış arka bahçenin bülbülleriz.&lt;br /&gt;Toplumun hastalıklı ve operasyona ihtiyacı olan, kanayan yanıyız. Bir türlü dikiş tutmayan yarasıyız. Önce “sinir”leri, sonra da “ötesi” alınacaklarız. Haber bültenlerinde geçen ölü ve yaralı yürekleriz. Etraftaki mikroplarız. Hijyenik ortam için temizlenecekleriz. Sessizlik için ses tellerine hücum edilenleriz. Askeri güvenlik bölgeleri ile karantinaya alınanlarız. Düşünce hastasıyız. Ağızlarına bant, kapılarına kırmızı işaret yapıştırılanlarız. Gizli ajandalarda ismi geçen gözaltı insanlarıyız. Karakollarda, mahpuslarda elektrik verilerek falakaya yatırılanlarız. Tankla, topla, helikopterle, uçakla ezilecek olanlarız. İstikbal göklerdeyken biz yerden ufacık görünenleriz.&lt;br /&gt;Kara Murat onlarsa Bizans biziz. Müslüman onlarsa kafir biziz. Ampul ve ışık onlarsa karanlık biziz. Ne ağaçtan, ne boz kurttan, ne yerden ne de gökten yaratılanlarız. Üçerli iki koldan önümüze ne gelirse yok etmeyenleriz. Onlar Büyük Hun ise biz Çin’iz. Değil kutsal “Yada” taşına, bir çakıl taşına bile layık görülmeyenleriz. Cetvel ile kafatası ölçülemeyen kalın kafalılarız.&lt;br /&gt;Bir ve pir; dere ve tepe düz gelmeyenleriz. Bir var olup bir yok olan masalsı gerçekleriz. Sorun olmaktan kurtulamayanlarız. Yuvarlak masa toplantılarının ana gündem maddeleriyiz. Haritalara kırmızı çizgilerle çizilenleriz. Hepimiz birer “sorun”uz. Tarih kitaplarının milli varlığa düşman halkları ve cemiyetleriyiz.  Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel mi güzel bir ülkede birlikte yaşadığımız, hatırlanması ve varlığı istenmeyen kara ülke çocuklarıyız.&lt;br /&gt;Üniformalı ve üniformasız siviller onlarsa şalvar giyen biziz. Günümüz faşist koşullarında ne mutlu Türk’üm diyemeyen vicdan sahibi Türkleriz. Dağına taşına “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazılan Kürtleriz. Barışa susamış çöl ortasındaki Bedevileriz. Sustukça sıranın bize geleceğini bilenleriz. Vatan, millet, Sakarya edebiyatını reddeden, evlatları tabutlarla gelirken vatan sağ olsun diyemeyen anne ve babalarız. Bizi de alın askere demeyen  kadınlarız. Sual eden olursa “barış” ve “kardeşliktir” son dileğimiz...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Not: Bu yazı Kültürel Çoğulcu Gündem Sitesi'nde yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7417004831720011482-1784785735568439642?l=nezanncelebi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/feeds/1784785735568439642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/sizli-bizli-konusma-lar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1784785735568439642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7417004831720011482/posts/default/1784785735568439642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nezanncelebi.blogspot.com/2010/03/sizli-bizli-konusma-lar.html' title='Sizli Bizli Konuşma-lar'/><author><name>Nezan N. Çelebi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11939442123007876403</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_7adrjX_Q_L0/S7EH2RmkYuI/AAAAAAAAAAM/6S3JtGG74Z8/S220/insan%2520haklar%25C4%25B11.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7417004831720011482.post-1173830239156023587</id><published>2010-03-30T11:35:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T11:37:10.773-07:00</updated><title type='text'>Yeni Anayasa ve Kürt Sorunu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bilindiği gibi Türkiye kamuoyu, bir süreden beri yeni anayasa üzerine oldukça heyecanlı tartışmalara tanık olmakta. Bu anayasanın toplumsal uzlaşma ile hazırlanması, aceleye getirilmemesi, her kesimin görüş ve isteklerinin güvence altına alınması gerektiğinden bahsedilmekte. Bu derleme yazıdaki amacımız; cumhuriyetin kuruluşundan bugüne değin çözülememiş yegâne problemlerden Kürt sorunu ile ilgili "talepleri ve yaklaşımları" yüzeysel de olsa toparlamaktır. Kürt hareketinin silahlı kanadı, Kürtlerin "olmazsa olmaz beş şart"ını şu şekilde ifade etmiş bulunuyor:&lt;br /&gt;Kürt kimliğinin tanınması ve anayasal güvence altına alınması&lt;br /&gt;Kürtçe anadilde eğitimin yapılması&lt;br /&gt;Kürtlere kendi kimlikleriyle örgütlenme ve siyaset yapma hakkının tanınması&lt;br /&gt;Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi&lt;br /&gt;Kürt kültürünün özgür gelişimi önündeki yasal engellerin kaldırılması ve kültürel gelişmenin desteklenmesi&lt;br /&gt;Yukarıda maddeler halinde verilen önerilere İmralı'dan da özetle şu ekleme yapıldı: "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder." Öcalan, yaptığı görüşmelerde bu veya buna benzer yaklaşımlar olmadığı sürece oyunun "anayasaya hayır" olacağını ifade etti. Halkın demokratik cumhuriyet taleplerinin anayasada yer bulması gerektiğini, anayasa süreçlerine katkı yapmak amacıyla her kesimden sivil toplum örgütlerinin, aydınların ve muhalif partilerin katıldığı geniş kapsamlı bir toplantının Ankara'da, Kürt halkının taleplerine dönük olarak da Diyarbakır'da özellikle halktan delegelerin katıldığı bir toplantı organizasyonu önerdi.&lt;br /&gt;DTP ise uzunca bir bocalamadan sonra ve henüz anayasaya dair önerilerini kamuoyu ile paylaşmamakla birlikte Öcalan'ın yaptığı saptamanın bir fırsat olduğunu, bu süreçte barışı geliştirmek adına üzerine düşen rolü oynamaya hazır olduğunu duyurdu.&lt;br /&gt;Öcalan ve DTP kaynaklı mücadeleyi daha çok "teslimiyet ve devletle danışıklı dövüş" olarak niteleyen Hakpar, Rizgarî vb. yapılar ise yukarıdaki taleplerden ve demokratik cumhuriyet tezlerinden ziyade "Kürtlerin de her halk gibi kendi kaderini kendisinin tayin etmesi gerektiğini" dillendirmektedir.&lt;br /&gt;Öte yandan muhalif Kürt kamuoyu, yeni anayasada beklentilerinin karşılanması bir yana AKP'nin "Kürdü esir vererek, türbanı kurtarma stratejisiyle askeri vesayet rejimi kuvvetlerine yeniden 'barış' elini uzatmaya çalıştığını" dile getirmekte. Bunun hiçte yabana atılmayacak belirtileri ise şunlar:&lt;br /&gt;Anayasa tartışmaları döneminde bölgede operasyonların artması&lt;br /&gt;Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra bölgeye gidip özellikle askeri birlikleri denetlemesi&lt;br /&gt;Seçimden sonra Öcalan üzerindeki tecrit dozunun -hücre cezaları- arttırılması&lt;br /&gt;Orgeneral Başbuğ'un Kuzey Irak'ta devletleşmeye doğru giden yapıya dair sözleri&lt;br /&gt;Milletvekili dokunmazlığına rağmen DTP'li milletvekillerinin yargılanması&lt;br /&gt;Gündem gazetesini ve Roj TV'yi kapatma girişimleri&lt;br /&gt;PKK'yı terör örgütü olarak kabul ettirme çabaları, kabul etmiyorsanız siz de dağa çıkın söylemleri&lt;br /&gt;Bölgede çok sayıda tutuklamanın yapılması&lt;br /&gt;Özellikle Irak ve İran ile Kürt hareketini tasfiye amaçlı görüşmelerin ve anlaşmaların yapılması&lt;br /&gt;Öte yandan AKP'nin, "türbanı öne çıkararak Kürt sorununu gölgelemeye çalıştığı, Kürt'e giydirilecek yeni kefen olan anayasa ile de türbanı dayattığını, süreci de bilinçli olarak türban tartışmaları üzerinden yürüterek türban yasak olsun mu, olmasın mı?'" sorusuna indirgemek istediği, türban yasaklanmasın eğiliminde olan muhafazakar kesimlerin büyük oranda anayasaya evet diyeceğini ve istenilen sonuca bu şekilde ulaşmayı planladığı düşünülmekte. Kürtlerin de özellikle "Türban yasaklanmasın" söylemiyle uyutulmaya çalışılacağı, referandumda halka sorulacak olan asıl gizlenmiş sorunun 'Kürt kimliğini, dilini, o kimlik ve dilde Kürtlerin örgütlenme ve düşünce özgürlüğüne evet mi, hayır mı?' olduğu fikri kabul görmüşe benziyor.&lt;br /&gt;Hasan Cemal, "(…)Güneydoğu'da 22 Temmuz sonuçlarının AKP yönetiminde resmi görüşü ana çizgileriyle güçlendirdiği söylenebilir.(…) Anlaşılan o ki 22 Temmuz'la birlikte DTP'nin altındaki siyasal zeminin kaydığını gören AKP kurmayları, yerel seçim ile ikinci bir hesaplaşmayı ve başta Diyarbakır olmak üzere büyük belediyeleri de ele geçirmeyi planlıyorlar. Aş ve iş konusuna, toplumsal programlara ağırlık tanıyan böyle bir sürecin DTP'yi cazibe merkezi olmaktan iyice çıkaracağı, PKK'yı tecrit edeceği, ayrılıkçılığı zayıflatacağı AKP yönetiminde düşünülüyor. (…) Kürt meselesiyle yakından ilgili AKP'li bir kaynak geçenlerde şöyle dedi:"22 Temmuz, Güneydoğu'nun Türkiye'ye daha çok entegre olması bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. AKP'nin bölgede DTP'yi yenilgiye uğratması, hiç şüpheniz olmasın, PKK'nın tecrit edilmesi ve hedef küçültülmesi açısından önemli bir gelişmedir. Kürtler Erbil'e de, Brüksel'e de dönüp bakmasınlar. Bakmayacaklar da. Kuzey Irak'takinden daha iyi bir hayat standardı yakalayan, kimlikleriyle ilgili fazla bir sorunları kalmayan Kürtler, Türkiye'den niçin ayrılmak istesinler ki?.." Şöyle devam etti: "Ayrıca eve dönüş konusu, yani dağdakileri indirmek de tek boyutlu bir çaba olamaz. Bunun için bir yandan sosyal ve ekonomik bir programın uygulanması, diğer yandan operasyonel baskının arttırılması lazım. 2002-2003'deki eve dönüş yasası konusunda bu iki boyut eksikti. Hedefi adım adım küçültmek gerekiyor." Kısacası, AKP hükümetinin önümüzdeki dönemde Güneydoğu'ya ilişkin tasavvurlarını kabaca yukarıdaki çerçeveye oturtmak mümkün. AKP kurmayları, öyle anlaşılıyor ki, PKK'yı kolay lokma olarak görmek eğilimindeler. PKK'nın 'kitle desteği'ni kurutmanın pek güç olmadığını düşünüyorlar. İkinci noktaya gelince: Kimlik sorunları, kültürel haklar sanki arka plana itiliyor ya da bu konuda daha önceki vurgular hafifliyor. (…)&lt;br /&gt;Fuat Keyman'a göre; "Yeni anayasa, kurucu işlevi temelinde, yeterince demokratik, yeterince "haklar-özgürlükler-sorumluluklar dili"ni yaşama geçirecek ve farklılıklar arası "ortak dil" yaratacak demokratik norm ve ilkeleri içermiyor. Bunun da temel nedeni, sivil anayasanın kurucu işlevini, diğer bir deyişle, bir toplumsal sözleşme olarak üreteceği ortak dili, hâlâ kimlik, hâlâ nereye kadar siyasi nereye kadar etnik temelde hareket ettiği belli olmayan bir "Türklük" kavramı içinde düşünmesi ve anayasal vatandaşlık anlayışına yeterince sahip olmaması."dır.&lt;br /&gt;Ertuğrul Kürkçü, Orgeneral Başbuğ'un "Atatürk'ün ulus devlet anlayışı dinsel ve etnik temellere bağlı değildir ve bağlanmaya da çalışılmamalıdır. O'nun devrimi ümmet toplumundan laik ulus devlete dönüşümdür. Bu nedenle laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Ne gariptir ki, dün olduğu gibi bugün de, laiklik karşıtı hareketlerin ve etnik milliyetçilerin öncelikli ve ortak bir hedefi vardı. O da ulus devlet yapısıdır." söyleminden hareketle; Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi, serinkanlılıkla şu "gerçeği" açıklıyor aslında "kamuoyuna": "Kürt Sorunu yakın bir gelecekte asla çözülmeyecektir!"&lt;br /&gt;Hakkari Bağımsız Milletvekili Hamit Geylani; Anayasa'nın 66. maddesine (Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.) göndermede bulunarak; "Kürtlerin de örgütlenerek kendilerini kimlikleriyle özgürce ifade edebilme, kültürlerini geliştirebilme, anadillerini konuşma ve geliştirme, eğitim yapma, görsel, yazınsal ve işitsel medya hakkını kullanma, Kürtçe isim, coğrafi isim vs. hakları vardır. Bu haklar ancak anayasal vatandaşlık anlayışıyla güvence altına alınabilir." demekte.&lt;br /&gt;Veysi Sarısözen özetle; "ya demokratik özerklik ya da yeni aidiyet modeli" diyerek anayasa sürecinin her açıdan bir dönüm noktası olacağına vurgu yapıyor.&lt;br /&gt;DEP eski Milletvekili Leyla Zana ise Öcalan'ın ve Kürt silahlı kanadının söylemlerine daha yakın görünüyor. Seçim ve anayasa süreçlerindeki görüşleri şöyle; "Kürt sorununun çözümü için, Kürdistan Eyaleti kurulmalıdır" Bu söylem, Öcalan'ın demokratik özerklik ve silahlı kanadın yerel yönetimlerin güçlendirilmesi talepleriyle uyumlu görünmekte.&lt;br /&gt;Yücel Sayman, AKP'nin hazırlattığı taslağın daha ilk maddesinden itibaren insanı, demokrasiyi ve özgürlükleri sınırladığına dikkat çekerek kendi önerisini şöyle ifade diyor:"Bence insanı temel alan bir anayasanın birinci maddesi şöyle olabilirdi; Türkiye devleti, vatandaşlık bağı ile ait oldukları ülke sınırları içindeki toplumu belirleyen ve oluşturan, her dilden, dinden ve ırktan, etnik kökenden, cinsiyetten bireylerin egemenliklerini, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep, bedensel ve cinsel benzeri farklılıklarını koruyarak birl
